Murat Arısoy

Şiddetin Farklı Unsurları

Murat Arısoy

Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta okullara yönelik saldırıların ardından bir kez daha “Biz nerede hata yaptık, yapıyoruz” diye sorma vaktimizin geldiğini gördük. Gençlerimiz, bir girdabın içinde sürüklenip gidiyor. Aileler bu sorunlu gidişe müdahale etmek istese de yetersiz kalıyor. Genel bir acizlik durumu ile karşı karşıyayız. Sanki gençlerimizi kendi kalpleri ve akılları değil de bir üst mecra yönetiyormuş gibi bir izlenim oluştu. Bu izlenim görece doğru… İnternet, akıllı telefonlar ve tabletler üzerinden yayılan, yeni bir türde bağımlılığa neden olan, ayrıca gençlere görev verilerek daha üst sıralara çıkmasına “yardımcı” olan oyunlar görüyoruz. Gençler arasında şiddetin yayılmasındaki bir unsuru böyle tarif edebiliriz. 

Ancak şiddetin tek boyutu yok. Gençlerimizin ailelerden kopukluğu kesif bir yalnızlık duygusunu besliyor.  Burada anne-babaların da sorunlu bir yaklaşıma sahip olduğunu söylemek gerekir. “Biz anne-babamızdan gördüğümüz kısıtlamaları çocuklarımıza uygulamayacağız” tavrı, “sonsuz özgürlük” sunmuyor aslında. Aksine gençlerimizin başka yollara girmesine neden oluyor. 

Evet, ergenlik döneminde gençler farklı duygularla daha asi, daha isyankâr olabilir; belki bunun belirtileri de görülüyordur. Fakat yaşadığımız şiddet olayları ergenlik çıkışı olarak geçiştirilemeyecek kadar büyük. 

Sadece son iki olaydan bahsetmek de bu konunun önemini yeteri kadar bize anlatmayacaktır. 14-15 yaşında pırıl pırıl bir gencin, İstanbul’un merkezi bir semtinde, gündüz vakti akranları tarafından şiddete maruz kalmasını unutmamak gerekir. Şiddetin meydana gelmesi için gece-gündüz, merkez-ücra fark etmiyor.

Burada da “sokak” olgusu karşımıza çıkıyor. Sokaklar ne kadar güvenli? Özellikle zararlı madde bağımlılığı sokakları tehdit ediyor. Bununla birlikte sokakların “münferit” olarak değil, “organize” olarak incelenmesi gerekiyor. 

Şiddeti oluşturan unsurların çok farklı disiplinler tarafından aynı anda incelenmesi zorunlu hâle geldi.

Fakat toplumun genelinin ilk kez bazı başlıklarda benzer cümleleri kurduğunu hatırlatmak icap ediyor:

Hükümete destek verenler de hükümete muhalif olanlar da gençleri ve esas olarak Türk Aile yapısını televizyonun bozduğu noktasında birleşiyorlar. Şiddet eğilimli diziler, malum: Kendine göre haksızlığa uğrayan herkes, eline silahı alıp “racon” kesiyor. Bunu da “Siz hepiniz tek” nidalarıyla yapıyor. Devlet kanalımız dahil dizilerde canı sıkılan, karşısındakine tabanca gösteriyor, şakaklarda namlular uçuşuyor. Senaryolarda güvenlik güçleri ya hiç görünmüyor, ya da mutlaka “mafyacı” kişilerin güvenlik güçleri içinde “adamları” oluyor. Böylece topluma “cezanı kendin kes” mesajının yanı sıra “zaten güvenlik güçleri de bu işi çözemez” mesajı veriliyor. Bu dizilerin temel özelliği, bireysel ve organize suçların adli vaka olarak cezasız ve “sabıkasız” kalması. 

Burada şunu da belirtemeden edemeyeceğim: Bir mafya dizisine çok saygın bir partinin genel başkanı “tebrik” gönderdiğinde ve bunu kamuoyuna açıkladığında, “gençlere kim kötü örnek oluyor” diye sorma ihtimalimiz kalmıyor. 

Yine kültürden sorumlu bir Bakan’ın, bir mafya dizisinde oynayan oyuncuyu “örnek insan” gibi göstermesiyle gençlerin neyi algıladığını ölçemiyoruz. Bakan tarafından makamda kabul edilen oyuncu, İsrail’e kafa tutan açıklamalar yaptı, güzel; ancak gençlerin gözünün önünde bu beyefendinin “Kadir” rolüyle yaptığı saldırılar, kara para operasyonları geliyor. 

Bununla sınırlı mı? 2013’e dönelim… Gezi Olayları başladıktan sonra sanatçılar adına Necati Şaşmaz, hükümetle göstericilerin arasını bulma görevini üstlenmişti. Böyle deyince anımsamayabiliriz: Kurtlar Vadisi’nin Polat Alemdar’ı… “Sanırım bize nazar değdi” cümlesi, çok konuşulmuştu. 

Kurtlar Vadisi’nde derin devletin adamı Aslan Akbey rolünü oynayan Selçuk Yöntem, Gazeteci Özlem Gürses’’in Youtube kanalına konuk olmuş ve Kurtlar Vadisi’nin gençleri kötü etkilediğini söylemişti.

Yeni Şafak Yazarı İsmail Kılıçarslan ise TVNET’te yayınlanan Siyaseten programında ise sosyal uyumsuzluk yaşandığını, gençlerin kendilerini hiçbir yere ait olarak görmediklerini kaydetti. Kılıçarslan “gündüz kuşağı” programlarının sosyal uyumsuzluk olgusuyla bağlantısı olduğuna şöyle dikkat çekti:

“Hiçbir dizi bence gündüz kuşağı programlarının aileleri aidiyetsiz bırakan ve çocuklarına da aidiyet taşıyamamalarına neden olan zararı vermemiştir. Hiçbir dizi bunu yapmamıştır. Çünkü dizilerin kurgu olduğunu düşünüyoruz ister istemez. Ama gündüz kuşağı programları doğrudan bize gerçek olarak lanse edilen ve insanın gerçeğinin bu olabileceğine dair bir önerme bulunduran programlar. Ne zaman yayından kalkacak, ne zaman tarihe karışacak, ne zaman Allah'ın belası bir çöplüğe atılacak bu programlar? Onu bilmiyorum. Ama Türkiye'de aidiyet kavramlarını ortadan kaldıran asıl sorunun gündüz programları olduğunu tespit etmek lazım.”

Haber

ŞU SİYAH KURDELE MESELESİ…

Birkaç yıl önce, Kocatepe Gazetesi’nde Saltuk Durualp’in köşe yazısında okumuştum: Siyah kurdele, bir Yahudi geleneği.

Bunun altını çizerek söylemek gerekir. Acı günümüzde, taziyelerimizde, bir konuyu protestomuzda ekranlarımızda siyah kurdele paylaşmak, yakalarımıza siyah kurdele rozetleri yapıştırmak bizim geleneğimizde yok. Dünya bir mücadele sahnesi, mücadele ise ancak farkında olarak kazanılır.

Bir taraftan İsrail’in katliamlarını lanetlerken bir taraftan İsrail’in en belirgin geleneği ile hareket etmek, bizi mücadelede geri düşürür.

Bugünlerde siyah kurdele imgesi yayınlayan Google’un yapay zeka modelinde kısa bir araştırma yaptığınızda siyah kurdelenin nasıl kültürel bir “silah” olduğunu görüyorsunuz. 

Şiddetin Farklı Unsurları

Yazarın Diğer Yazıları