Nevzat Algan

Türkiye'ye Karşı Gayrinizami Harp Halkın Beynini Yıkamak Mümkün Mü?

Nevzat Algan

Evet. Ama Filmlerdeki Gibi Değil.

Bu ülkede yıllardır büyük bir yalan dolaşıyor:

“Bizim halk saf değil, kimse kimsenin beynini yıkayamaz.”

Keşke öyle olsaydı. Çünkü beyin yıkama, filmlerdeki gibi insanları sandalyeye bağlayıp hipnoz etmek değildir. 

Beyin yıkama, yıllara yayılan, sabırlı, sistemli ve ustaca yapılan bir algı saldırısıdır. Bilimsel olarak beyin yıkama kavramı, anlaşılmaz, karşı konulmaz, akıl almaz ve hatta büyüsel yöntemler kullanmak suretiyle insan aklını kontrol altına almak veya insanların zihninde düşünsel ve ideolojik bir dönüşüm yaratmak amacıyla yapılır. Beyin yıkama, doğrudan veya dolaylı olarak yapılan her türlü sistemli telkin, yönlendirme ve baskıyı içeren bir uygulama ya da bir propaganda tekniğini ifade eder. 

Beyin yıkama yalnızca bir kişi veya bir gruba değil, milyonları etki altına alacak şekilde kitlesel olarak uygulanabilen gayrinizami bir savaş tekniğidir aynı zamanda. Bahsettiğim bu savaş yöntemi ile ülkemize İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sistematik ve kesintisiz olarak saldırılmıştır.

Halkı kutuplaştırarak sağcı-solcu diye bölmek, korkular üstünden kanalize etmek, taraf tutmaya zorlamak gibi birçok yöntem uygulandı 1950’lerden itibaren. Topluma sürekli şu sorular soruldu:

Sağcı mısın, solcu mu? 

Faşist misin, komünist mi?

Dindar mısın, laik mi?

Milliyetçi misin, bölücü mü?

Bizden misin, onlardan mı?

Sokaklarda insanların yolunu kesip hangi partiden olduğunu soran fanatiklerin hangi partiden olduklarını anlayamayıp dayaktan kurtulmak için benim partim yok diyen vatandaşa; “Olmaz mutlaka bir tercihin olmalı” dendiği, “Ben ekmeğimin peşindeyim olsa olsa ekmek partisinden olurum” deyince de başımıza yeni bir parti çıkarma denerek yine dayak yediği zamanları görmüş Ülkemiz.

Dikkat edin: Halk düşünmeye sevk edilmedi. Herkese sadece tarafını seçmesi söylendi. Taraf olmaya zorlandı. “Taraf olmayan bertaraf olur” sözü zihinlere nakşedildi. Bu bir tesadüf değildi. Toplumu, düşünen bireylerden oluşan bir halk değil, birbirinden nefret eden kitleler haline getirmek hedeflendi. Çünkü bölünmüş bir toplum kolay yönetilirdi.

Kullanılan Liderler ve Kullanışlı Figürler 

Bu süreçte sahneye bazı “liderler” çıktı. Kimisi siyasetçi, kimisi kanaat önderi, kimisi din adamı, kimisi gazeteci, kimisi akademisyen… Hepsi aynı dili konuşuyordu:

“Tehlike çok büyük”

“Düşman kapıda”

“Bize inanmazsan yok olursun”

Bu kişiler halkı düşündürmedi, korkuttu.

Korku, beyin yıkamanın en güçlü silahıdır. Önce Gazete, Sonra Televizyon, Şimdi Sosyal Medya

Önce gazeteler vardı. Sonra dergiler, kitaplar, dernekler, cemaatler…

Ardından televizyon geldi.

Aynı yüzler, aynı cümleler, aynı düşmanlar…

Her akşam, tüm haber bültenleriyle tekrar tekrar aynı bilgiler, haberler dayatıldı halka.

Sonra internet çıktı, sosyal medya geldi. 

Artık propaganda cebimize girdi.

Bugün insanlar sadece kendi fikrini destekleyen TV kanallarını ve sosyal medya aktörlerini takip ediyorlar. Algoritmalar benzer videoları karşılarına çıkarıyor. Sadece ait olduklarını düşündükleri partinin, cemaatin, grubun doğrularını görüyorlar. 

İşin korkutucu kısmı da şu ki; İnsanlar beyinlerinin yıkandığını fark etmiyor.

Kendi doğrularını evrensel olarak kabul ediyorlar. Karşı görüşü dinlemeye bile lüzum görmüyorlar. Mecbur kalırlarsa dinlermiş gibi rol yapıyorlar. Kendisine uyarı amacıyla söylenen her söze bir cevapları oluyor. Duydukları ve gördükleri üzerine düşünmek yerine, “benim gibi düşünmüyorsa mutlak yanlıştır” önkoşulu ile algılayıp kontra cevap vermeye çalışıyorlar.  Velhasıl kendisi gibi düşünmeyen herkesi  “ihanet”le suçluyor ve buna özgür düşünce diyorlar.

En Tehlikelisi ise İnsanlar Gönüllü Olduğunu Sanıyor

Kendilerine öğretilen düşünceleri: “Ben böyle düşünüyorum” “Bu benim fikrim” “Ben araştırdım” zannediyorlar. Oysa ki yıllarca gerçeklikten uzak, doğrularla süslenmiş YALAN cümleleri, kimisi doçent kimisi prof olan sözde hocalardan, siyasetçilerden, sanatçılardan duyarak, okuması kolay kısa yazılara ve videolara maruz kalarak mutlak doğru olarak kabulleniyorlar. Yalanlarla saptırılmış doğruları ise hiç araştırmadan topyekün inkar etmekten geri durmadan bu günlere geldiler. 

Bir zamanlar savundukları fikirlerin tam tersini bugün canı pahasına savunuyorlar.

Makamı, mevkisi, mesleği ve eğitim durumu ne olursa olsun fark etmiyor. Bunun sağı-solu da yok beyni yıkanmışların tamamı bunu inanarak normal ve zaruret kabul ederek yapıyorlar. Beyni yıkanmış insanların neler yapabileceğine en çarpıcı örneklerden biri kuşkusuz 18 Kasım 1978 günü Venezüella’nın sınır komşusu Guyana'da Halkın Tapınağı isimli harekete mensup 900'den fazla üyenin topluca intihar etmesidir. Durumun ne kadar ciddi olduğunu siz değerlendirin. 

Bu durum Ülkemizi uzun yıllardır tehdit eden ve artık kopma noktasına gelen bir Milli Güvenlik Meselesidir. 

Bu günlerde ortaya çıkan tablo şudur:

Yöneticilerin ve halkın büyük bir bölümü gerçeklerden kopmuş durumdadır.

Lider ne derse doğru kabul ediliyor. 

Halk doğru bilgiye ulaşamıyor ve düşünme melekesini kullanamıyor.

Ülkenin geleceğine zarar verecek kararlar bile ayakta alkışlanıyor.

Bu, bir milletin adeta toplu halde intihar etmesidir. Bu, silahsız ama çok daha yıkıcı bir saldırıdır. Tankla topla değil, mermiyle değil, algı girdabıyla yapılan bir savaştır.

Bu girdaptan çıkış var mı? Var ama kolay değil.

Bu iş faturayı halka kesip “Halkın kararı”, “halk cahil”  diyerek çözülemez.

İnsanları zorla “aydınlatmaya” çalışarak ta çözülmez.

Çözüm için beyni henüz tam olarak yıkanamayan ancak uzun yıllardır devam eden gayrinizami harp nedeniyle yeterli Milli bilinç kazanamayan insanlara ulaşmak gerekir. Onlara Samsun Havza yolunda gördüğü çiftçiyi düşmana karşı savaşmaya davet eden Mustafa Kemal Paşa’ya;  içinde olduğu zor durumu anlatıp, “Şimdi, benim vatanım da, yurdum da nah şu tarlanın ucu. Düşman oraya gelinceye dek benden hayır yok” diyen köylünün kısa süre sonra düşmanı tarlanın ucunda görmek zorunda kaldığını anlatmak lazım.

Çocuklara gençlere ezber yapmayı değil sorgulamayı öğretmek,

Liderlere koşulsuz itaatten vazgeçirmek,

“Biz ve onlar” dilini reddetmeyi öğretmek,

Ve en önemlisi de halka kendi fikri sandığı şeylerin kaynağını sorgulatmak gerekir.

Çünkü bir insan düşünmeyi bırakıp körü körüne sadakati seçtiğinde, artık kimsenin onun beynini yıkamasına gerek kalmaz. 

Yeri gelmişken söylemesem olmaz. Efendiler; Düşman artık nah! Şu tarlanın ucunda. 

Yazarın Diğer Yazıları