Yeni Büyükşehirlerin oluşmasıyla birlikte Türkiye’nin eyalet sistemine doğru yöneldiği tartışmaları alevlendi.
Uzun zamandır ABD ve AB’nin Türkiye’deki merkeziyetçi sistemin yetkilerini bölgelere devretmesi için baskı yaptığı, Türkiye’nin geleceğini buna göre şekillendirmesi gerektiğini aşılamaya çalıştığı biliniyor.
“Başkanlık sistemine geçelim” deniliyor. “Valileri bile halk seçsin” deniliyor. Dünyanın önemli ülkelerinde valileri halk seçiyormuş… Eyalet sistemi ile yönetilen ABD son derece başarılı imiş… Bizim de eyaletlere bölünmemiz sıkıntı yaratmaz, fayda getirirmiş…
Sohbetlerde bu cümleler sarf ediliyor artık.
1900’ün başlarında Türk Milleti’nin kontrolü altındaki toprakların büyüklüğü 7 milyon kilometrekare civarında iken, o günlerde de bugünküne benzer tartışmalar yaşanıyordu. Meselâ Balkan devletleri bugün PKK’nın istediklerini Osmanlı’dan istiyorlardı.
Valilerimizi biz seçelim diyorlardı, topladığımız vergiler bizde kalsın diyorlardı, ana dilde eğitim yapalım diyorlardı.
Belli bir kesim “Kızıl Sultan” dedikleri Abdülhamit gidince her şey güllük gülistanlık olacak, Osmanlı Devleti Balkanlar’dan Yemen’e kadar bütün halklarla kardeşçe yaşamaya devam edecek sanıyorlardı. Osmanlı Meşrutiyet’e geçince Avrupa bizi “Bu Türkler ne kadar da demokratik, ne kadar da insan haklarına saygılı” diye pohpohlayacak diye umuyorlardı.
Bu zanna kapılanların hepsi de hain değildi. İçinde son derece vatansever, dinini, milletini düşünen insanlar da vardı.
Meselâ Ermeni komitacıların Padişah’a karşı gerçekleştirdiği suikast başarılı olamayınca Tevfik Fikret hüzünlü şiirler yazıyordu. Hepimizin vatanseverliklerinden, dini ve milli hizmetlerinden şüphesiz olduğumuz Nâmık Kemal, Mehmet Akif gibi önemli isimler Abdülhamit düşmanlığı konusunda hem fikirdiler.
Geçmişten uzanıp, bir de bugüne bakalım. O zaman Abdülhamit düşmanlığında birleşenler bugün Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığında bir araya gelmiyorlar mı? Düşmanlıklarını hainlikten sürdürenler olduğu gibi, millete hizmet, dine bağlılık uğruna yaptığını sananlar da yok mu? Körü körüne, gafilce yapılanları inkar edenlere ne demeli?
Ülkemizde merkezi bir yönetim var zannederken bile, Hükümet’e “Hassittir” çekenler varken, devletin polisine, kaymakamına etmedik eziyet bırakmayanlar varken, bir de yetkiler tamamen o bölgelere devredildiğinde okullarda Türkçe eğitim verilebilir mi? Bugün bile elektrik paralarını biz öderken, yarın oralardan vergi toplanabilir mi? Polis, asker bugün bile toplumsal olaylarda çaresiz kalırken, yarın yetki oradaki kolluk kuvvetlerine geçtiğinde insanların önüne nasıl geçilebilir?
Bugün bile egemenlik tartışmalı halde iken, yarın yetkileri de devrettiğimizde egemenlikten nasıl söz edebiliriz ki?
Belli bir kesim bugün yurdumuzun bazı bölgelerini Türkiye’nin bir parçası olarak değil “Kürdistan”, Türkiye Cumhuriyeti’ni de Afganistan’daki ABD, Gazze’deki İsrail gibi “işgalci” olarak görüyor.
Bunu açık ve yüksek sesle söyleyenlere hepimiz tanığız. Partilerine mensup bir İl Genel Meclisi üyesinin KCK’lı olduğu iddiasıyla gözaltına alınması üzerine BDP Van milletvekili Özdal Üçer’in söylediği şu sözleri unuttunuz mu?
“Haddinizi bilin, hâkim de olsanız, savcı da olsanız, buradan net olarak sesleniyorum. Eğer biz kendi ülkemizde, kendi ilimizde, kendi köyümüzde rahat dolaşamıyorsak, burada dolaşmayı valiye de yasaklarız, savcıya da yasaklarız, başbakana da yasaklarız. Meşru müdafa hakkı vardır. Valiye sesleniyorum. Vali haddini bil. Yoksa bu halkla birlikte sana haddini bildiririz!”
Şimdi biz yetkileri mahalli meclislere devredeceğiz, eğitimden güvenliğe her alandaki devlet otoritesini yerel yöneticilere bırakacağız. Hatta ilerleyen zamanda Valileri bile halka seçtireceğiz…
Allah sonumuzu hayr eylesin…