26 Ağustos 1922 Cumartesi… 25- Ağustos’u 26 Ağustos’a bağlayan gece saat 2.30… Hilâl şeklindeki ayın şavkı Kocatepe sırtlarına vurmuş.. “Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. Ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır…../ Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi, okşayarak gülümseyen bıyığını, seyrediyordu Kocatepe’den dünyanın en yıldızlı karanlığını…” İşte bu gecenin ilk saatlerinde Şuhut’u sarmalayan dağlar, kayalar arasından, yol iz bulunmayan sarp arazi üzerinden yürüyen tek yürek olmuş muharip birliklerimiz büyük bir gizlilik ve disiplin içinde yerlerini aldılar… Burası Kocatepe… Ebedi ve kutsal bir zafer dağı olarak geçecek tarih sayfalarına birkaç saat sonra… Vatanseverlik duyguları doruk noktasında… Askerlerimiz tarifsiz heyecanlar içinde.. Dik ve yalçın kayalarla çevrili Kocatepe’nin azametli görüntüsü kurtuluşun habercisi gibiydi sanki… Gâfil düşman, birkaç saat sonra perişan olacağından habersiz derin bir uykuda..
Tan yeri henüz ağarmamışken, elinde feneri olan bir kılavuzun öncülüğünde, Mustafa Kemal Paşa, Fevzi ve İsmet Paşalar önde, karargâh arkada ulaştılar Kocatepe’ye.. Türk Ulusu’nun tarihine yön verecek, bir ölüm kalım savaşına sahne olacaktı burası.
“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu/ Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki/ Şayak kalpaklı adam, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu/ Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü/ Paşalar onun arkasındaydılar, O saati sordu./ Paşalar “üç“ dediler. Sarışın bir kurda benziyordu./ Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı./ Yürüdü uçurumun başına kadar, durdu/ Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak/ Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak/ Kocatepe’den Afyon ovasın atlayacaktı” (Nazım Hikmet)
Gün ağarırken başladı topçu ateşi… İşte bu andan itibaren bütün bataryalar, ölüm püskürtmeye başlamıştı düşmana. Topçularımız öyle düzenli ve etkili ateş ediyorlardı ki yüzden fazla batarya olduğu halde ortada yalnız bir top, bütün dehşetiyle gürleyen bir tek top varmış gibi bir ateş sistemi, karşı tepeleri ve kayaları berhava ediyordu… Topların tarrakaları Sincanlı ovasından ta Afyon Kalesi’ne, Akarçay sularına, Güzelim dağlarına kadar uzanan bölgede yankılanmaya başladı.. Tarif edilmesi imkansız bir manzara…
23. Tümenimiz Belentepe’ye hücum ederken yanan çalılıkların içine atıldılar hiç duraksamadan. Bu harekete bizzat katılan Tümen Kurmay başkanı Fahri Belen’in (general) naklettiğine göre birçok askerimiz yanarak şehit oldu.. Ve topçu piyadelerinin hücumu… Yunan ordusunun bir yıldır çektiği tel örgüler sağlam siperler, yerle bir oldu, düşman savunması dört beş saat sonra yarıldı…
Saat 9.00’da Belentepe’nin zaptı üzerine Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’den Ankara’ya Büyük Millet Meclisine, vekâletlere ve diğer cephelere şu telgrafı çekti:
Bugün 26 Ağustos 1338 (1922) saat 10.00’dan itibaren tekmil cephede taarruza başlanmıştır. Muvaffakiyet Allah’tandır”
Ve 27 Ağustos 1922 günü 189. Alay, saat 17 30’da bir yıldırım gibi girdi Afyonkarahisar’a.. Halk askerlere sarılarak sevinç gözyaşları döküyordu… “Secde-i Şükran”da bulundu Afyon halkı… Bu heyecanlı manzarayı tarife kelimeler yeterli olamıyor…
Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri Salih Bey: “Belediye önüne geldiğimizde kadın erkek, genç ihtiyar sokağa dökülen ahâlinin otomobile öyle bir hücumu karşısında bulunduk ki sevinçten ağlaşan, nihayetsiz göz yaşı döken vatandaşların içinden kurtulmak imkanı yoktu… Herkes Paşa Hazretlerine sarılıyor, yüzünü gözünü öpüyordu… Bu heyecanlı sahneye dayanma imkanı yoktu..” diye anlatıyor o tarihi günü ve saati..
O günün kahramanlarından Hasan Hüsnü, Afyonkarahisar’ın kurtuluşunu şu şekilde tasvir etmektedir: ”Semâya yükselen kızıl ateş henüz sükûn bulmayan asâbımızı yeniden germişti… Ziya Bey müfrezesi Hark üstünden (Afyon halkı ark üstü der buraya), mütebâki kuvvetle de ben Örenbağ yoluyla kasabaya doğru ilerlemeye başladık. O sırada süvari ve hücum taburumuz, diğer alaylar muntazaman Süğlün, Deper istikamet-i umumiyesinde ilerliyorlardı. Aygırhane üzerindeydim. Halk, bendi yıkılmış dolgun bir sel gibi kadın erkek çoluk çocuk önde sancak, meserret yaşları dökerek askerleri kucaklayıp sarılıyorlar ayran ve şerbet dağıtıyorlar.. Hıçkırıklar arasında düşmanın zulüm ve işkencelerini sayıp döküyorlar.. Biz de ağlıyoruz.. Zorlukla coşkunluğu durduruyoruz. Halk arkamdan koşuyor… Yunan kaçaklarının yolları üzerinde yedi sekiz yaşlarındaki yavrular bile benimle ilerliyor.. Mecdiye Mahallesine yaklaştık Muzaffer birliklerimiz Taşlıdere’de tutunmak isteyen düşmanı temizleyerek ateşe verilen evlerin dumanları ve yanık kokuları arasında şehre girerler..
27 Ağustos gecesi geç saatlerde Afyon’a giren Süleyman Hilmi Bey şöyle anlatıyor o efsâne saatleri: “Gece yarısına doğru Afyonkarahisar’a yaklaşıyoruz.. Her arkadaşın kalbi merak ve heyecanla çarpıyor.. “Acaba Afyonkarahisar’a ne oldu. Onu nasıl bulacağız? İşte Kızılburun’u dolaşıyoruz. İşte Hastane, duman ve yanık kokuları.. sağımızda yanık evler, eyvah diyoruz, düşman şehri yakmış olmalı. Bereket versin bu gördüğümüz Hamidiye Mahallesi ile istasyon civarları ve çarşıda bir kısım yanmış. Kahraman askerimiz yetişip yangını bastırmış..”
Babalık Gazetesi yazarı Sâmizâde Süreyya Bey İşgalden kurtulan Afyonkarahisar hakkında şunları yazıyor: “Afyonkarahisar’a geldiğim zaman şehrin bazı yerleri hâlâ yanıyordu. Afyon’da ancak bir saat kalabildim. Çünkü karargâh (Dumlupınar’a) hareket ediyordu.. Bu bir saat içinde edindiğim bilgilere göre, düşman işgal sırasında halka tasavvurun dışında zulm ve işkence yapmıştır… Halide Hanımefendi (Adıvar) kadınlarla konuşurken orada bulundum. Bunlardan anlaşıldığına göre işgâl zamanında hiçbir genç kadın veya kız sokakta gezme imkânı bulamazmış. Mecburen çıkacaklar ise ihtiyar kadın kılığına girer, iki büklüm olarak ancak bu suretle bir evden diğer eve geçebilirmiş..”
YARABBİ! BİZLERE BU KARA GÜNLERE BENZER GÜNLER GÖSTERME. BU KARA GÜNLERDEN BİZLERİ KURTARAN BAŞTA GÂZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA VE SİLAH ARKADAŞLARINA, BU TOPRAKLAR İÇİN CANLARINI FEDÂ EDEN BÜTÜN KAHRAMANLARIMIZA CENNET YOLLARINI AÇ!..
Bilindiği üzere cumartesi ve pazar günleri Avrupa’da her yer tatildir… Haberleşme ve basın yayın organları da henüz daha emekleme çağındadır. Düşmanın yarılması ve Dumlupınar’a doğru kaçması haberini ancak 31 Ağustos salı günü duyabilmiştir Avrupa… “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir”… Yani her şey planlı programlı ve başarıyla icra edilmiştir…
İş burada bitmiyordu elbette… Esas ve büyük hesap 30 Ağustos günü Dumlupınar’da kesilecekti… İstiklal Savaşı tarihimizin fevkalade önemli dönemeçlerinden, ulusumuzun kaderini belirleyen en şerefli ve en ahlaklı bir mücadele süreci ve binbir kahramanlık destanına sahnesine olacak Dumlupınar’da…