“Dağlarda tek tek/ateşler yanıyordu./
Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki/
şayak kalpaklı adam/nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu/
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,/
birden bire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar./O, saati sordu./Paşalar `üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu./Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,/eğildi durdu.
Bıraksalar/ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…” (Nazım Hikmet)
Yukarıdaki dizeler Nazım Hikmet’in “Kuvay-ı Milliye Destanı “adlı şiirin ilk dizeleridir… Bu dizeler, 26 Ağustos 1922 günkü “Büyük Taarruz”’un ilk saatlerini tarih sayfalarına kazıyan satırlardır ki burada, “Gülen bıyıklarıyla mavzerinin yanında durup nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel,rahat günlere inanan şayak kalpaklı adamın gözüyle anlatılmıştır Mustafa Kemal Atatürk…
“Büyük Taarruz” günü olması nedeniyle kaleme aldığım Yazının önemli bir bölümü Nilüfer Erdem tarafından hazırlanan YUNAN
TARİHÇİLERİNİN GÖZÜYLE ANADOLU HAREKÂTI 1919-1923 ” ADLI DOKTORA TEZİNDEN ALINMIŞTIR :
“ Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa 6 Ağustos 1922’de ordulara gizli olarak taarruz etmek üzere hazırlanmaları emrini vermiş, Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı paşalar da Ankara’ya dönmüşlerdir. Ancak 13 Ağustos 1922’de Genelkurmay Başkanı yeniden cepheye gitmiştir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa da bundan birkaç gün sonra hareket etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’dan ayrılısını gizlemek amacıyla, kendisinin Çankaya’da davet verdiğinin gazetelerde yayımlanmasına karar verilmiştir. Mustafa Kemal Pasa arabayla Konya’ya gitmiş ve buraya varır varmaz telgrafhaneyi denetim altına aldırarak Konya’da bulunduğunun hiçbir yere bildirilmemesini sağlamıştır. 20 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal Pasa Akşehir’de bulunmaktadır ve kısa bir görüşmenin ardından 26 Ağustos’ta taarruzun başlaması emrini vermiştir. 24 Ağustos 1922’de karargâhlar Akşehir’den saldırı cephesi gerisindeki Şuhut Kasabası’na getirilmiş ve 25 Ağustos 1922 sabahı Şuhut’tan savasın yönetildiği Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha gidilmiştir. Başkomutan Mustafa Kemal Pasa 26 Ağustos sabahı Kocatepe’dedir.
Yunan kuvvetlerinin 10 kilometre uzağında olan Kocatepe’yi Haciantoniyu, “Saat 03:00’dan itibaren Mustafa Kemal Pasa ve beraberindeki Türk komutanlar, Kocatepe’den savası izlemekteydiler… [Kocatepe] müthiş bir gözlem imkanı sunmaktaydı. Dürbünle Afyon şehri ve Balmahmut dahi seyredilebilmekteydi” sözleriyle tarif etmiştir.
26 Ağustos şafakla beraber taarruz, topçu ateşiyle başlamış, bir taraftan da piyade ileri harekete geçmiştir. Taarruzun ilk günü Yunan cephesi yarılamamış, ancak bazı önemli tepeler zapt edilmiş ve Türk Süvari Kolordusu Yunan Ordusu’nun gerilerine sarkmıştır. Haciantoniyu kitabında, 26 Ağustos (13 Ağustos) sabahı doğan günesin her zamankinden kırmızı doğduğundan ve Afyon’un ağır seslerle uyandığından söz etmektedir. O günkü top atışlarıyla ilgili Haciantoniyu, “Yunan askeri 1919’dan başlayarak böyle şiddetli bir bombardımana maruz kalmış değildi.
Yunan topçuları ve müfrezeleri dağılmış ve cephe boyunca savunma yapma olanağı bulamamışlardır. Ovada bulunan toplar uygun bir hareket alanı bulamadıklarından, Türklere karşı koyacak şekilde hareket edememişlerdir. Skodalar sayesinde Türk topçuları aralıksız ateş etmişlerdir. Yunan topları mermi sıkıntısı da çekmiştir.
Bombardıman Türk piyadelerinin işini kolaylaştırmıştır” notunu düşmüştür. Nitekim İsmet Pasa da anılarında, birkaç saatlik muharebenin ardından Yunan toplarının sustuklarına değinmiştir. O günü Vasilikos günlüğüne su sözlerle aktarmıştır:
“26 Ağustos (13 Ağustos) 1922: Kesin gözüyle bakılan Türk taarruzunu beklerken bütün gece uykusuz kaldık… ilk düşman dalgaları geri püskürtülüyor, ama hemen daha yoğun, daha saldırgan ve kararlı taarruzlar geliyor… Birkaç saat sonra ölecek olan Astsubay Aggelopulos soğukkanlı ve ilgisiz bir şekilde, ‘Vasilikos, olayları nasıl görüyorsun? Türkler çok kızgın görünmüyorlar mı?’ diye sorduğu sırada kursunlar ötüyor ve başımızı kaldırmaya fırsat vermiyorlardı. İlk umudun yerini, umutsuzluk aldı. İlk andan itibaren durum kritik ve ciddi bir sekil aldı… Mücadele azgın bir şekilde cereyan ediyor. Ağızlarında ‘Allah Allah’ sesleriyle ile yoğun dalgalar halinde saldırıyor ve verdikleri ciddi kayıplara rağmen durmayı bilmiyorlar. Ağır [Türk] bombardımanı ciddi kayıplara sebep oluyor. Aynı zamanda Afyon şehri de bombalanıyor… Güneş Kalecik’teki mücadeleden daha feci bir manzarayı aydınlatmamıştır. Her yerde gömülmemiş cesetler var.
Ağır yaralıların inlemeleri duyuluyor ve onların taşınması pek çok tehlikeyi içerdiğinden dolayı yavaş gerçekleşiyor… Bu dehşetli manzaraya, bombardıman ateşinin sebep olduğu kuru otların yanması da eklendi… Bütün gün boyunca durum kritikliğini korudu.
Türkler birbiri ardı sıra devam eden hücumlarıyla gediği büyütmek istediler. Tüm saldırılarımıza inat ve kararlılıkla karşı koyuyorlar…
Sürekli büyük kayıplar veriyoruz. Ağustos 1922, Anadolu Harekatı’nın trajik sonunun başlangıcıdır”.
Türk Ordusu’nun asıl neticeyi almak için 27 Ağustos’u beklemesi gerekmiştir. Taarruzun ikinci günü Yunanlılar bozguna uğratılmış ve Afyon kurtarılmıştır. Planın ilk evresindeki başarının akabinde muharebeler tüm cephelerde Türklerin lehine gelişme göstermiş ve geceli gündüzlü üç dört günlük muharebeden sonra Türk kuvvetleri için istenilen noktaya gelinmiştir. Vasilikos 28 Ağustos (15 Ağustos) 1922’yi de günlüğüne taşımıştır:
“28 Ağustos (15 Ağustos) 1922: … [Türkler] gece çevredeki tüm tepeleri aldılar ve bizi sığınağa hapsettiler. Neredeyse tamamen çevrilmiş durumdayız. Dağınık olarak, tek çıkış durumundaki kuzeye çekiliyoruz. Sığınağın ağzındaki ilk geçide geldiğimizde, karşı tepeyi almış az sayıdaki, ancak çoğunluğu köylülerden oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz. [Türkler] ayakta ateş ediyorlardı ve panik düzenimizi bozdu. Sığınaktan çıkmak için herkes koşuyordu. Aynı anda taşımacılar yüklerini atıp, atlı olarak panikle dört nala kaçıyorlardı. İç burkan, umutsuz bir durum…. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek çok top ve makineli tüfek, yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti… Birçoğu yaralandı, bir o kadarı hayatını kaybetti… Zavallı yaralılar, iç burkarcasına yalvararak arkadaşlarının yardım etmesini istiyorlardı. Hiç kimse yardım eli uzatmıyor, herkes kaçarak kurtulmak istiyor… Hiç kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Hiç kimse, hiç kimseye emretme ve emredilme yetkisi vermiyor. Başsız, lidersiz, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu ve ne olacağını bilmeyen ayak takımına dönüştük. Gece yarısı, Türk köyüne varıldığında, üşümekte olan askerleri ısıtması için köy yakılmıştır. Askerlerin bir örtüsü ve battaniyesi yoktu… Ateşin yanında koyunlar gibi, biri diğerine yaşlanmış gecelediler. Açlık bizi kırıp geçiriyor. Tek battaniyeyi yayıyor ve Manoli İlyaki’yle birlikte dinleniyoruz”.
Vasilikos’un bu satırları, Yunan Ordusu’ndaki bozgunun Başkomutan Meydan Savaşı’ndan önce başladığını ortaya koymaktadır. 29 Ağustos (16 Ağustos) 1922’de İslamköy’de bulunan Gonatas, az sayıdaki süvarilerin görünmesinin dahi taburların dağılmasına sebep olduğunu, Yunan askerinin atlara binmek için topları ve cephaneleri, hatta daha hızlı koşabilmek için silahlarını attığını kaydetmek zorunda kalmıştır.
30 Ağustos’ta Çalköy – Adatepe – Aslıhanlar Bölgesi’nde yapılan imha muharebesiyle Yunan Orduları her taraftan sarılarak hezimete uğratılmıstır.(Dumlupınar Meydan Savaşı)
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın yönettiği bu muharebeye, Batı Cephesi Komutanlığı’nca 3 Eylül 1922 günü, “Başkomutan Meydan Savası” adı verilmiştir…
Başkomutan Meydan Savası Yunan literatüründe, “Ali Veran Savaşı” olarak anılmaktadır.