“11 Haziran’da başlayan 2026 Dünya Kupası maçları bütün hızı ve heyecanıyla sürüyor; hemen herkesin, “Garanti yeneriz” diye baktığı Avustralya maçını 2-0 kaybetmemiz büyük üzüntü yarattı ülke çapında… Maçtan sonra özellikle Montella topa tutuldu… Paraguay ve Amerika maçlarından en az 4 puan almamız lazım; aksi halde dönüş biletlerini alırız.
Öteki maçlarda da sürpriz sayılacak sonuçlar çıkıyor ortaya… Banko görülen maçlarda hayal kırıklıkları yaşanıyor… Beraberliklerle biten sonuçlar bizim aleyhimize olacak gibi…”
Yukarıdaki paragrafla başlıyordu bir önceki köşe yazım… Bugün milli takımımızın galibiyetle biten Paraguay maçını yazmak istiyordum; ancak 2026 Dünya Kupası’na büyük umutlarla gelen A Milli Futbol Takımımız Paraguay’a 1-0 yenilince turnuva erken bitti bizim için.
Maça gelince; topa daha fazla sahip olmasına rağmen rakip kalede etkili olmakta zorlanan millilerimiz, oyunun büyük bölümünde üretkenlikten uzak bir görüntü sergiledi.
Topa sahip olmakla oyuna sahip olmak aynı şey olmuyor pratikte... Yüzde 78’lik oran, sahada oyunun bizim takım tarafından yönlendirildiğini düşündürebilir. Fakat tek başına bu veri, maçı anlatmaya yetmiyor. Hatta yanıltıcı bile olabiliyor… Çünkü topa sahip olduğumuz süre, ne Avustralya’yı ne de Paraguay’ı gerçekten geri koşturan, savunma çizgisini bozan, ceza sahasında panik yaratan bir süreye dönüştü.
İki maçta toplam 62 şut çekip gol bulamamak, ilk bakışta şanssızlık gibi sunulabilir. “Top girmedi”, “kaleci iyi günündeydi”, “bir tane atsak maç açılacaktı” denilebilir. Fakat istatistiği biraz kazıyınca bakıldığında değişiyor. Şut başına beklenen gol değerinin çok düşük kalması, Türkiye’nin kaleye çok yaklaşamadığını gösteriyor. Ceza sahası dışından gelen denemeler, bloklanan şutlar, kalabalık savunmanın önünde sıkışan ataklar… “Sıfıra sıfır elde var sıfır” bunlar üretkenliğin işareti olmaktan çok uzak göründü...
Bir takım 30’un üzerinde şut çekip rakip için tehlike hissi yaratamıyorsa, sorun bitiricilikten önce pozisyon kalitesindedir. Avustralya maçında da Paraguay maçında da takımımızın hücumları benzer bir yere saplandı. Top kenara gitti, geri döndü, yeniden dolaştı, sonra sabırsız bir şutla atak bitti. Rakip savunma her seferinde yeniden yerleşti.
Fiziksel yönden de yetersiz kaldık… Bu turnuvada oyunumuzu bozan etkenlerden biri de fiziksel temaslar problem oldu. Arda Güler’in yeteneği tartışılacak bir konu değil. Topla ilişkisi, görüş açısı, pas kalitesi, oyunun hızını sezme becerisi bu takımın en kıymetli parçalarından biri. Fakat Dünya Kupası düzeyinde yetenek, temas altında ayakta kalabildiği ölçüde etkisini büyütür. Arda, Paraguay karşısında sık sık rakibin sertliğine maruz kaldı ve bu sertliği oyunun doğal parçası hâline getiremedi.
Benzer bir durum Yunus Akgün ve Kerem Aktürkoğlu için de geçerliydi. İkisi de hareketli, çabuk, dar alanda yön değiştirme becerisi olan oyuncular. Ama bu seviyede, temas geldiğinde topu saklama, omuz omuza mücadelede pozisyonu koruma, yere sağlam basarak pas açısı yaratma gücü eksik kaldığında hızın etkisi azalıyor. Türkiye’nin hücum hattı bu yüzden çok kırılgan göründü. Rakip savunmacılar temasla ritmi bozdu, Türkiye’nin teknik oyuncuları dengeli biçimde topla buluşmakta zorlandı.
Çalım olmazsa olmaz… Kalabalık ve sert savunma ve uzun boylu futbolculardan oluşan çizgilerini çalım ve etkili diriplingler, ver/kaçlarla delmek mümkündür… Penaltı yaratmak da bir taktiktir… Etkili çalımlar atan futbolcular yetiştirmek için bile “yarın çok geç “olabilir…
Bu tip maçlarda santrforun görevi rakibin arkasına koşmakla bitmez. Duvar olmak, stoperleri üzerine çekmek, orta sahadan gelen oyuncuya boşluk hazırlamak, kenar ortalarında doğru pozisyon almak, ikinci topları canlı tutmak gerekir. Türkiye iki maçta da bu merkez ağırlığını kuramadı. Bu yüzden ataklar geniş alanda başladı, dar alanda boğuldu.
Ülkemiz futbolunun 2026 Dünya Kupası maçları üzerine spor yazarları kadar, siyasetçiler, ekonomistler hemen her meslekten kişiler yazılar yazdı demeçler verdi yorumlar yaptı ve hemen herkes sözbirliği etmişçesine Teknik Direktör Montrallanın yerine “yerli bir teknik adamın” gelmesi gerektiğinde birleştiler; ben de katılıyorum onlara...
Ülkemizde deneyimli, bilgili aklı başında bir teknik adamın liderliğinde yeteri kadar antrenörden oluşan bir “teknik heyet” (TÜFAD GENEL BAŞKANLIĞININ değerlendirmeleri de alınırsa) getirilmelidir milli takımımızın başına…
“2026 Dünya Kupası” maçlarında Afrika kökenli futbolcular, Latin Amerika futbolu ile uzak doğu ülkelerinin takımları göz dolduruyorlar…
Gelecek yazılarımızda bakacağız bunlara…