Sevgili Hocam, eğer kişi yaşantısında kendi tanrılığını, yani ilahlık hissiyatını fark etmediyse öldükten sonra kurtulma ihtimali nasıl; bu şekilde ölen birinin yeri cehennem midir?
“Tanrıların mekânı cehennem” dedik. Cehennem tanrıların yaşadığı mekândır.
CEHENNEM; La ilahe, CENNET; İlla Allah! Bu yüzden cennete tanrı giremez; illa Allah ortamına La ilahe kapsamı giremez. Çünkü cennet mevhumunun içinde tanrı yoktur, oraya tanrı giremez, hiçbir şirk oradan giremez! Şirk olan bir mana, şirk olan bir bakış açısı, bir hayat, şirk olan bir iddia cennet hali değildir. CENNET HALİ; İlla Allah! CEHENNEM HALİ; İlah! İlan edilmiş ilahların tümü bu kapsamdadır.
Yakaladığımız yeni mana budur: La ilahe (tanrı giremez) illa Allah. Bu durumda çok kıymetli okurlarımızın ilahlık ilanı halini dünyadayken çok iyi fark etmeleri ve çok önemsemeleri gerekiyor ki, ilan edilen ilah kapsamından kurtulabilme çalışmalarına başlayabilelim. Eğer kişi kendisinin tanrı hissiyatıyla yaşıyor oluşunu fark edilmezse, ilmihal bilgilerini ilan ettiği kendi ilahlığına öğretir, İslamiyet’i ilan ettiği ilahlığına yaşatmaya çalışır. Ama ilahın yaptığı işlerin bir önemi yok! Bu yüzden lütfen “La ilahe illa Allah”ın manasını “Ben Allah’tan başka tanrı kabul etmiyorum” diye düşünmekten kurtulmalıyız, öyle düşünmemek lazım. Kast edilen mana “dışarıdaki edilen ilahlar, tanrılar” değil kendimizde “ilan edilen tanrılık”tır, “ilan edilen ilahlık”tır! La ilahe:
Tanrılık ilan etmiş halin yok, cennete işte o giremez!
Furkan-17, 18: “O gün onları ve dûnillah (Allah’ın dışında var sanıp da yöneldikleri) taptıkları şeyleri toplar ve “bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” der. Onlar: “(Hâşâ) Sübhanallah! Seni bırakıp başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onlara ve babalarına nimetler verdin de sonunda Seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir millet oldular” derler.” Demek ki, yeri geldiğinde EDİNİLEN İLAHLAR “Biz öyle bir iddiada bulunmadık” diyecekler ama İLAHLIĞINI İLAN EDEN kurtulamayacaktır!
Peki Yılmaz hocam, bu idrakla yaşamak çok mu zor? Veya yolu yöntemi hakkında bir ip ucu, bir örnek verebilir miyiz?
Elbette. Hem de hiç zor değil. Allah kullarından zor bir şey ister mi hiç? Hz. Ebu Bekir es-Sıddıyk radıyallahu anh’ı hatırlayın; o “Ben neye bakarsam önce Allah’ı sonra baktığım şeyi görürüm” diyor. Demek ki o “La ilahe illallah” hakikatini öyle yaşıyor ki, herhangi bir şeye baktığında önce o hakikati daha sonra baktığı şeyin bir zan olarak kendisini ne sandığını veya bizim onu ne sandığımızı görüyor. Bir insana baktığında önce onun hakikatini sonra onun kendini ne sandığını görüyor, “O kendisini Ayşe sanıyor” diyor. Bir çiçeğe bakıyor, ondaki hakikati görüyor, sonra onu ne sandığımızı (çiçek sanışımızı) görüyor. Önce hakikati görmek, sonra ne sandığımızı görmek çok önemlidir! Bu sıralama neden önemlidir? Genellikle tersini yaptığımız için! Önce “onun kendini ne sandığını veya bizim onu ne sandığımızı” görürüz. Sonra tefekkür eder; “biz ona çiçek diyoruz, bu arkadaşa Ali diyoruz ama aslında onun hakikatinde bu var” deriz. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh’ın bakışına dikkat edecek olursak sıralama farklı! İnsan onun bu bakışını duyunca “Ben de öyle yapıyorum” gibi düşünebilir ama değil! Sendeki mekanizma ters! Hz. Ebu Bekir baktığı zaman önce hakikati, sonra gördüğünün kendisini ne sandığını, onu çevrenin ne sandığını görüyor.
Yılmaz Hocam, peki bu nasıl oluyor? Onu basit bir örnekle açalım: Beni tanıyanlar üzerinden örneklendireyim; siz beni bir süredir tanıyorsunuz. Ben Biyokimya hocasıyım ama diyelim ki benim farklı bir işim daha var, bir tiyatroda gösteri de yapıyorum. Zaman zaman karşılaştığımız için de bir oyun olunca size davetiye verdim, siz de geldiniz. Ben sahneye bir fakir rolünde çıkacağım. Ben sahnede görününce beni mi, yoksa rolümü mü önce görürsünüz? Tanıdığınız beni görürsünüz önce değil mi? Sonra da rolümü konuşursunuz; “Yılmaz hoca sahnede fakir rolünde” dersiniz. Hiç tersi olur mu, mümkün mü? Veya eskilerden bir artist düşünelim, filim izliyorsunuz, Ayhan Işık bir kahraman rolünde çıkmış olsun, onu uzun süre seyredip seyredip, filmin sonuna doğru “aa, bu Ayhan Işık’mış” der miyiz? Daha o sahneye çıkar çıkmaz “Ayhan Işık çıktı” deriz. Hz. Ebu Bekir’in söylediği bundan farklı değil ki! Bu, bizim hayatta yapabileceğimiz değil zaten yaptığımız bir şey. Ama dikkat edin; biz Allah söz konusu olunca tersini yapıyoruz. Neden? Çünkü bir normal yaşantı bir de Allah var gibi davrandığımız için Allah’ı normal yaşantımızın dışında tutuyoruz! Bazı insanların zaman zaman efkârlanmak istemesi gibi biz de dindar olmak istediğimizde “Allah var” diyoruz. Bir aktör bile söz konusu olduğunda bu mekanizmayı düzgün çalıştırıp önce kişiyi sonra da rolünü görüyorsun ya, işte Hz. Ebu Bekir de aynısını yapıyor, ama Allah için, Allah yolunda! Önce onun hakikatini görüyor, sonra da “o dünyada şu rolde” diyor.
O mübarek neyi fark etmiş acaba?
Şunu fark etmiş. Çok dikkat edelim lütfen; iki şey var. Birisi ROLÜN, diğeri o rolün gücünden yararlanarak KENDİNİ NE SANDIĞIN! Çok önemli! O mübarek bu ikisinin farkını yaşıyor. Hakikat açısından role “B” hakikati yani yaratılan diyebiliriz, o hal ahseni takviymdir, kişinin rolüdür; bunu kitaplarımızda detaylıca anlattık. Yaratılan Hakk olan bu role, bu yapıya kişi sahip çıkıp “Ben varım, bedenim ve tüm özelliklerim bana ait, benim” demesi ise kişinin kendini müstakilen var ve muhtar sanmasıdır, kendini ilah sanmaktır, kendini tanrı ilan etmendir. O yüzden ona “La ilahe” denir. Sevgili hocam, elhamdülillah, örnekler konuyu kavramamız açısından çok güzel oluyor. Örneğin sahnedeki rolü polis olan bir oyuncunun normal yaşantıda kendini polis sanması ne kadar saçmaysa, bizim de Rabbimizin varlığına, emrine, gücüne sahip çıkıp kendimizi müstakilen var sanmamız yani ilah hissetmemiz o kadar saçma. Bütün bu anlatılanları kısaca bir özetleyebilir miyiz acaba? Özetler ve tekrarlar pekiştirme için çok değerli geliyor bana.
Gerçekle tanışmamız şöyle başladı: Önce duyduk ki; tanrı yok illa Allah. Sonra tanrı kelimesinin açılımlarını yaşadıkça gördük ki; tanrı yalnızca ötemizde berimizde tapmak için edindiğimiz şeyler değilmiş. Oysa ilk duyduğumuzda “hayatımızda öyle şeyler yok” diye rahattık. Tanrının ne olduğunu araştırmaya, fark etmeye başlayınca gördük ki, Şirk-i Hafi denilen çok önemli bir şey var. Şirk-i Hafi’nin ne olduğunu ve onun hayatımızdaki yerini araştırınca da gördük ki; o bizim halimizmiş. ŞİRK-İ HAFİ; “La ilahe (tanrı yok)” derken bahsedilen tanrının kendimizde ilan ettiğimiz halidir. TANRI denilen, var olan Esma’ül Hüsna kompozisyonuna ve oradaki Rab gücüne sahip çıkandır. İLAHLIK; “Ben varım ve bu güç benimdir” demektir. Bu idrakla birlikte Kelime-i Tevhid’in manasına aynı pencereden bakmaya başlamış oluyoruz. Eğer okurlarımız da bu idrak seyahatinde bize katılıyorsa artık üzerinde anlaştığımız, hemfikir olduğumuz bir Allah inanışı var demektir ki biz ona Billahi Anlamda İman diyoruz. Bu imanın bir de Kader Anlayışı vardır ki iman ve kader birbirinden ayrılamaz. Bu iman ve bu kader anlayışı olmadığı zaman bu cümlelerin anlatılabilmesi de anlaşılabilmesi de kolay ve mümkün olmuyor.
Yılmaz Hocam, Kelime-i Tevhid anlattığımız şekilde anlaşılamazsa ne gibi bir mahsuru olur?
O zaman her şey farklı olur; duanız, salatınız... Tanrılığını ilan etmiş kişinin işleri farklıdır, Billahi Anlamda imanlıların işleri tümüyle farklıdır. Mesela, ilahlık hissiyatlı birisinin işleri yolunda gittiği sürece Allah hiç aklına gelmez, dua etmek de gelmez. Yok mu böyleleri? Ömrünün tamamı böyle olmasa da uzun süre böyle yaşayanlar yok mu? Aklına Allah gelmiyor, dua etmek, yönelmek gelmiyor! Çünkü ilan ettiği tanrının gücüyle işleri yürütüyor. Ne zaman ilan ettiği tanrının gücüyle yapamayacağı bir işle karşılaştı, o zaman bir üst tanrı olarak Allah’a müracaat ediyor!
Yaşadığı yerde o üst tanrının ismi Allah’sa, Allah’a müracaat ediyor: “Ey Allahım, yani ey üst tanrım, ey üst makamım, şu noktadan itibaren gücüm yetmedi, bu işi sen yap” diye tarif eder, bir sipariş verir. Tanrılığını ilan etti, gücünün yetmediği işleri üst tanrıya sipariş etti, bu işe de DUA diyor!
Peki, onların duaları kabul olur mu hocam?
Yanlış bir yaklaşım olmasına rağmen onun duası/istekleri kabul olur yani olabilir. İsteklerin kabul olması ayrı şeydir! Bizim anlatmaya ve fark etmeye çalıştığımız o değil! Bir kere sistem içerisinde böyle bir dua yoktur, yani İslam’da dua bu değildir! Onun isteklerinin kabul olmasının bir değeri de yoktur.
Neden dua o değil acaba, duayı nasıl görmeliyiz?
Dua, Allah’a doğru Allah idrakıyla yöneliştir. Siz “La ilahe illallah” Kelime-i Tevhidi’ne mana olarak “tanrı giremez, illa Allah” idrakıyla yaklaşıyorsanız, yani o kapıdan tanrı giremiyorsa Allah hakkındaki algısı, imanı yanlış bir kişinin dünyaya ait tüm istedikleri olsa ne olur ki!
Hedefiniz o kapıdan geçmek olduğu halde idrakınız yanlış olduğu için geçemiyorsanız diğer istediklerinizin olmasının ne önemi var ki?
Cennetin güvenlik alanına tanrı giremiyor! O kapıda sana; “seni çok beğenip takdir ediyorlardı, aferin diyorlardı ama sen tanrısın, giremezsin!” denilecekse senin dünyaya ait çoluk çocuk, mal mülk, eş aş, kariyer itibar gibi taleplerinin veriliyor olmasının ne önemi var!
Peki, Allah indinde Hakk dua eden bir kul yani “ONLARIN DUALARI OLMASA NEYE YARARLAR” diye tarif edilen kul olabilmemiz için nasıl bir idrakla yönelişte olmalıyız bu durumda?
Bunun için de diğer kulluklarımız için de “La ilahe” yani “Tanrı giremez” hükmü hep gündemimizde olması gerekiyor; “La ilahe”nin bu manası çok önemli çünkü; “La ilahe; tanrı giremez, tanrıya kapalı, tanrıysan giremezsin! İlla Allah!” Dünyadayken ama özellikle ölümle birlikte bu hitapla karşılaşmamak için tedbiri şimdi almak gerekiyor! Kişi bu tedbiri çok önceden almışsa ona ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMÜŞ derler.
Ölmeden önce ölmek bu demek ki?
Onun birçok manası ve hali vardır yaşanan. Bu yaklaşım da onun manalarından birisidir, bu bakışta olan kullar da o halin bir manasını dünyadayken yaşıyor demektir. Bir kişi “tanrı giremez illa Allah” mevhumunu bu dünyada yaşamaya başlarsa ölmeden önce onu başarmış demektir. Çünkü ölümle birlikte artık “tanrılık” kriterine göre muamele başlar! Tanrıların isimleri, güçleri bu dünyada farklı olabilir, onlara farklı isimler veriyor olabiliriz, ama ölümü tatmakla birlikte genel muamele başlar.
Yılmaz Hocam, bu muamele ile ölümden sonraki hayatımızda ne değişiyor acaba?
Tanrılık kriterine göre muamele yapılanlar tanrılar sınıfına girer, oraya ayrılırlar.
Tanrılar sınıfına yapılan muamele çok korkunç! O muamelenin ismi CEHENNEM’dir.
Tanrıysan cehennem! Çünkü tanrıların yaşadığı mekânın ismi cehennem!
Bizlere tanrılığın, ilahlık hissiyatının ne demek olduğunu, ondan kurtulmanın yolunu, Rasulullah (SAV) Efendimizle öğretilen doğru inanış olan Billahi Anlamda İmanı, kelime-i tevhidin manasını bize merhametiyle öğreten Allahım lütfen biz kullarını sahte ilahlıktan kurtarıver ve daim muhafaza buyur lütfen (amin).