Hasan Özpınar

Bir Yunan Askerinin Kaleminden Bozgunun İtirafı

Hasan Özpınar

Küstah Bir Başlangıç ve Yunan Ordusunun Sahip Olduğu Yanıltıcı Özgüven

Tarihsel süreçte her büyük çatışmanın ve kırılma noktasının gerisinde, tarafların psikolojik durumlarını yansıtan öznel anlatılar yer alır.Yunanitsna’da yayınlanan  NİKİ Dergisi’nin 20 Ekim 1921 tarihli sayısında yayımlanan ve Mitros Karafotias adlı bir Yunan askerinin Zaharoula isimli kadına yazdığı mektup, bu psikolojinin en çarpıcı ve ham örneklerinden biridir. Resmi devlet dilinden ve diplomatik nezaketten tamamen uzak, argo, alaycı ve son derece küçümser bir üslupla kaleme alınan bu metin, Yunan ordusunun Anadolu harekâtının başlarında ne denli büyük bir kibir ve böbürlenme içinde olduğunu gözler önüne serer. 

Sakarya Savaşı sonrası bozguna uğrayan ve Afyonkarahisar’a geri çekilen Yunan ordusu Susuz Güzelim Dağı sırtlarında kendisini takip eden Türk ordusu ile büyük bir mücadeleye girişir. Mektup o günlerde bir asker tarafından Yunanistan’da yaşayan bir kadına yazılmıştır.

Gelin bu mektuba bir göz atalım.

Afyon Cephesi, Eylül 1921

Zaharoula'm, ciğerim;

"Merhaba ve elveda! Yine başladı o gürültü patırtı, sorma gitsin. Domuz burunlular (Türkler) bizi gafil avlayacaklarını sandılar. Ama ne oldu? Bedelini ödediler, patates gibi dağıldılar! Yetmezmiş gibi, babamın yediği o dayakları unutup tekrar burnumuzun dibine kadar geldiler. İlk başta 'Geri çekil Şeytan, arkamızda durma' dedik ama dinlemediler."

Yine panayır başladı, ne gürültü ne kıyamet sorma! Bizim şu 'domuz burunlular' (Türkleri kastediyor) yine horozlanmaya kalktılar. Ama sert kayaya çarptılar, ellerine verdik! Yediği dayağa doymamış olacaklar ki yine burnumuzun dibine kadar geldiler. Kendi kendimize 'Defol git Şeytan, arkamızda dur' dedik ama nafile."

"Gözlerimle gördüm Zaharoula'm, o akılsızlar, o çapulcular kudurmuş gibiydiler. Beş altı koldan üstümüze geldiler. Ama biz de az değiliz; kim gelirse gelsin dersini veriyoruz. Onlar bize kurşun yağdırırken, biz de onlara 'hediye' niyetine top mermileri gönderdik. Bu imansızların içine şeytan kaçmış. Bize saldırdılar, bizi beş altı parça edeceklerini sandılar. Be hey Zaharoula! İnsanın nasırına basarsan, o da döner senin feleğini şaşırtır, sille tokat dalar! Biz de öyle coştuk. Onları adamakıllı bir benzetmeye karar verdik. Ve beklenen o büyük olay Afyon Karahisar yakınlarında gerçekleşti"

"Afyon Karahisar'ın yakınlarındaki o tepelerde mevzilenmişlerdi. Tepelerin arasından bize bakıp gülüyorlardı. Ama sıra bize gelince, tüfeklerimize sarıldık ve üstlerine atıldık. Onlar bizi keseceklerini, kutsanacaklarını sanıyorlardı; sanki kenevir yemişler gibi bağırıyorlardı. Ama biz o tepelere bir çıktık ki, görmeliydin; kalpleri küt küt atıyordu. Türkler tepelerden aşağı, kayadan kayaya karpuz gibi yuvarlanıyorlardı."

"Ah Zaharoula'm, ne şenlikti! Vurulmadan, düşmeden onları nasıl da haşladık. Anlıyor musun, barut ve ateş bizi nasıl besledi? Türkler öfkeden kuduruyor, fasulye gibi tencerede kaynıyorlardı. Üç saat boyunca vuruştuk. Ne su içtik ne ekmek yedik, barut ve ateş bizi doyurdu. Ama biz kararımızı vermiştik bir kere: Ya hep ya hiç! Onları öyle bir hırpaladık ki, teke gibi meleyip kaplumbağa gibi kabuklarına çekildiler. Kaçışlarını görsen gülmekten göbeğin çatlardı. Çapulcular kanat takmış uçuyorlardı, Öyle bir kaçtılar ki sanki dünya başlarına yıkılmıştı. Bir daha burnunu çıkarmaya cüret edenin sonu böyle olur. Burunlarını çıkardıkları her yerde sopayı yediler."

"Onları öyle bir kovaladık ki, bu hızla dünyanın öbür ucuna kadar durmazlar! Ama Kemal (Mustafa Kemal) hala uslanmıyor Zaharoula'm. Kafasında hiç mi beyin yok? Delirdi mi, sersemledi mi nedir? Be hey herif, otursana oturduğun yerde! Kendi yumurtalarının üstüne oturacağına ne diye buralarda dolanıp duruyor? Nerede kuruyup kalacak bilmiyorum. Atasözü ne der: 'Çok zıplayan kuş, bir gün takılır...' İyi bak Kemal, iyi bak! Nereye gideceksin? Seni yakalayıp pataklayacağız; seni ne sarı Validen, ne de Fatma'nın şalvarı kurtaracak."

"Duyuyor musun?" "Duyuyorum de."

"Ben söyledim ve günah bitti... Amin!.."

Sana hayran olan, Senin Mitros Karafotias'ın

 

Görüldüğü gibi mektubun ilk satırlarında yazar, Türk milletini ve ordusunu hor gören ifadeler kullanarak kendi birliklerinin üstünlüğüne olan inancını, adeta karşı tarafı küçük düşürerek pekiştirmeye çalışır. Yunan askerleri, Anadolu topraklarında kendilerinin mutlak bir üstünlük kuracaklarını, Türk direnişinin ise geçici bir rahatsızlıktan ibaret olduğunu düşünmektedir. Bu sözde üstünlük psikolojisi, aslında ordunun içinde bulunduğu sahte bir güven duygusunun ve yaklaşmakta olan büyük felaketin habercisidir. Yazarın Türk askerlerine yönelik kullandığı aşağılayıcı tabirler, Türk direniş ruhunu ve kapasitesini tamamen yanlış okuduklarının en açık kanıtıdır. 

Afyonkarahisar Önlerinde "Sert Kaya" ve Şaşkınlığa Dönen Böbürlenme

Mektubun ilerleyen bölümlerinde, Yunan tarafının sahip olduğu bu sahte özgüvenin Afyonkarahisar cephesinde nasıl darmadağın olduğu çarpıcı bir dille itiraf edilir. Afyonkarahisar yakınlarındaki tepelerde mevzilenen Yunan askerleri, Türk birliklerinin hareketliliğini başlangıçta hafife almış, hatta onlarla alay etmiştir. Ancak Türk ordusunun hazırladığı büyük taarruz hamlesi, düşman cephesinde adeta şok etkisi yaratmıştır. 

Yazarın kendi ifadelerinde, Türk askerlerinin ani ve kararlı taarruzu karşısında uğradıkları şaşkınlık ve panik açıkça okunmaktadır. Türk birliklerinin beş altı koldan ve kudurmuşçasına bir azimle üstlerine geldiğini belirten Karafotias, kendi birliklerinin başlangıçtaki alaycı gülüşlerinin yerini korkuya bıraktığını, Türk askerlerinin tepelerden aşağıya "karpuz gibi yuvarlandıklarını" sandıkları o anlarda aslında kendilerinin büyük bir bozguna uğradığını istemeyerek de olsa kayda geçirmiştir. Afyonkarahisar'ın kurtuluşuna giden bu kritik yolda Türk ordusunun gösterdiği inanç, disiplin ve ateş gücü, Yunan askerlerinin "barut ve ateş bizi doyurdu" diyecek kadar büyük bir hayatta kalma mücadelesine ve paniğine sürüklenmesine neden olmuştur. 

Mektubun üzerinden çok değil 1 yıl bşle geçmeden bir zamanlar tepelerden Türk askerlerine bakıp küçümseyenler, Büyük Taarruz'un ardından tabiri caizse teke gibi meleyerek ve arkalarına bakmadan kaçan birer firari haline gelmişlerdir. 

Büyük Taarruz ve sonrasında Başkomutan meydan savaşı, Yunan ordusunun yaşadığı felaketin ve hezimetin boyutlarını gözler önüne seren en net tablodur. İzmir’de denize dökülen askerlerinin dünyaları başlarına yıkılmışçasına kaçtığını, bu kaçışın komik ama bir o kadar da acıklı olduğunu şayet hayatta kaldıysa bu mektubu yazan kişi itiraf etmiş midir acaba.. 

Ancak hezimetin acısı yalnızca sahadaki bozgunla sınırlı kalmamıştır; yazarın kelimelerine yansıyan en büyük endişe ve öfke odağı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Yunan askeri, her şeyin bittiğini anladığı bu noktada bile Mustafa Kemal’in durdurulamayan iradesini, stratejik dehasını ve Türk milletini arkasından sürükleyen liderliğini şaşkınlıkla ve bir o kadar da çaresizlikle izlemektedir. "Delirdi mi, sersemledi mi nedir? Be hey herif, otursana oturduğun yerde!" sözleriyle Mustafa Kemal’e duyduğu öfkeyi ve ne yapacağını bilemez haldeki psikolojisini dile getiren yazar, Türk milletinin lideri karşısındaki çaresizliklerini tescillemiştir. 

Sonuç olarak bu mektup, sadece kişisel bir haberleşme metni değil; Türk ordusunun Büyük Taarruz ile yazdığı destanın, Afyonkarahisar'ın kurtuluşunun ve düşmanın o kibirli böbürlenmesinin nasıl tarihin en büyük hezimetlerinden birine dönüştüğünün düşman kaleminden çıkmış tarihî bir belgesidir

Yazarın Diğer Yazıları