Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin üzerinden henüz altı ay geçmemişken, yönetimin dış politikası hem ülke içinde hem de uluslararası alanda geniş çaplı bir hayal kırıklığı ve kafa karışıklığı yarattı. Müttefiklere ve rakiplere karşı uygulanan tarifeler; Kanada, Grönland ve Panama’yı ilhak etme tehditleri ve Washington’un en yakın ortaklarına yönelik alışılmadık derecede sert eleştiriler, özellikle ABD liderliğindeki uluslararası düzeni yönetmeye hayatlarını adamış politika yapıcılar açısından hem keyfî hem de yıkıcı görünüyor. Bu kişiler, karmaşık ulusötesi sorunlarla dolu bir dünyada düzen inşa etmenin; ittifaklar, güvenilirlik ve yumuşak güç gerektirdiğine inanmaktadır ki Trump yönetimi tam da bu unsurları yok etmeye kararlı görünmektedir.
Trump’ın uygulamakta olduğu Politikaların bazı yönlerini anlamak zor olsa da yönetimin ulusal güvenlik stratejisinin özünde bir mantık bulunuyor. Trump yönetimi; daha önce ABD’nin benimsediği ve küresel düzenin inşa edilip sürdürülmesini hedefleyen stratejiyi yanlış bir yaklaşım olarak değerlendiriyor ve Amerikan gücünü tüketen yanlış yönlendirilmiş bir çaba olarak görüyor. Washington’un yumuşak güç oluşturmaya yönelik adımlarını gereksiz müdahalelere ve aşırı yüklenmeye neden olan birer unsur olarak değerlendiriyor; Amerika’nın yüksek güvenlik garantilerinin ise müttefiklerin savunma çabalarını azaltıp ABD’nin korumasına bel bağlamalarına yol açtığını savunuyor.
Trump yönetimi artık düzen kurmaya çalışmak yerine daha odaklanmış bir strateji izliyor gibi görünmektedir. Çünkü ABD’nin kaynakları sınırlıdır ve Çin en büyük jeopolitik tehdididir; bu nedenle Washington, dünyanın dört bir yanındaki inatçı müttefikleri kendi bölgelerini yönetmek için harekete geçirmeli, böylece Amerika Birleşik Devletleri’ni Asya’ya odaklanmak üzere serbest bırakmalıdır.
Uygulamada, Trump yönetiminin Avrupa’ya ilişkin birçok eylemini açıklığa kavuşturmaktadır. NATO müttefiklerine yönelik sert söylemler, onları artık Washington’a güvenemeyeceklerine ve kendileri için daha fazlasını yapmaları gerektiğine ikna etmeyi amaçlamaktadır. Ukrayna’daki savaşı hızlıca sona erdirmek ve kıtaya barışı getirmek, Amerika Birleşik Devletleri’nin oradaki askerî varlığını azaltmasına ve kaynaklarını Asya’ya odaklamasına olanak tanıyacaktır. Rusya ile Ukrayna arasındaki bir anlaşmanın koşulları konusunda ABD ile Avrupa arasındaki ayrılıklar vardır. Avrupalı liderler, ABD’yi Avrupa’da tutmak istedikleri için ABD askerî gücünün bir barış anlaşmasını izleyerek önemli bir rol oynaması konusunda ısrar ediyorlar; Trump yönetimi ise bu sorumlulukların Avrupalıların omuzlarında olmasını istiyor, çünkü buradan çekilmek istiyor.
Barack Obama’dan bu yana her ABD Başkanı güvenlik odağını Avrupa’dan Asya’ya “kaydırmaya“ çalışmıştır. Çünkü hepsi, Amerika Birleşik Devletleri için daha büyük tehdidin Asya’da yattığını ve Avrupalı müttefiklerin kendilerini savunma konusunda daha fazla kapasiteye sahip olduğunu anlamışlardır. Eğer Trump’ın ekibi bu devasa değişimi gerçekleştirebilir yani ABD kuvvetlerini Avrupa’dan çekip ABD askerî gücünü Asya’da yoğunlaştırabilir ise gelecek başkanların bu rotadan geri dönmeleri pek mümkün olmayacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri, 1940’ların sonlarında yükselen bir başka büyük rakibi olan Sovyetler Birliği ile karşılaştığında, tehdide karşı “çevreleme“ olarak bilinen bir strateji benimsemişti. Bu strateji başlangıçta kusurluydu ancak zamanla geliştirildi.
Çin’in Doğu Asya’ya hakimiyetini engellemek için tasarlanmış olsa da Trump yönetiminin bazı politikaları bu hedefe ulaşma yolunda gereksiz tehlikeler barındırabilir. Politika yapıcılar artık yeni ABD stratejisindeki bu gerilimleri aşmak zorunda kalacaklardır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana otuz yılı aşkın bir süredir Amerika Birleşik Devletleri, liberal bir uluslararası düzeni oluşturma, genişletme ve yönlendirmek gibi oldukça iddialı bir hedef peşinde koşmuştur. Ancak Trump yönetimi için bu düzen bir hayalden ibaret. Küresel siyaseti dönüştürme çabaları Amerikan gücünü tüketmiş ve Birleşik Devletler’i neredeyse sürekli savaşlar, aşırı yayılmış bir ordu ve bedavacı müttefiklerle baş başa bırakmıştır. Serbest ticaret ve sığınma hakkı gibi liberal ilkeler teoride cazip olsa da Birleşik Devletler’i yerel endüstriyel gücünü koruma ve sınırlarını kontrol etme yeteneğinden mahrum bırakmıştır. Öncelikleri belirleyenlere göre uluslararası düzeni sürdürmenin, Amerika Birleşik Devletleri’ni ikinci plana atmak anlamına geldiğini savunmaktadırlar.
ABD ulusal güvenlik politikasını Birleşik Devletleri’nin güvenliği, refahı ve sosyal uyumuna odaklanarak yeniden çerçevelendirmektedir. Ancak öncelikleri belirleyenler, yalnızca vatan savunmasına yoğunlaşmak isteyen yenilikçiler değildir. Aksine, bu strateji, ile Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun süredir devam eden küresel liderlik stratejisi arasında orta bir konum sunmaktadır. ABD dış politikasının hedeflerini, ülkenin en acil tehdidine - rakip bir küresel güç olan Çin’in yükselişine- odaklanacak şekilde daraltmakta ve böylece Birleşik Devletler’in sınırlı kaynaklarını aşırı kullanmaktan kaçınmayı amaçlamaktadır
ABD’nin öncülüğünün sona ermesiyle ilgili hesaplaşma stratejideki bu değişimi yönlendiren temel unsurlardan biri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Amerika Birleşik Devletleri süper güç rakipleriyle karşılaşmamış ve bu nedenle eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın “vazgeçilmez ulus“ olarak adlandırdığı, çatışmaları çözecek ve dünya genelindeki çok taraflı çabalara liderlik edecek ülke olarak hareket edebilmiştir. Bu günler geride kalmıştır. Öncelik belirleyiciler, bu tür küresel aktivizmi; Colby’nin “gerçek güç veya ihtiyatla desteklenmeyen, ittifakların ‘kutsallığına’ dair bulanık bir kavrayışa dayalı, aşırı iddialı hedefler“ peşinde “aşırı yayılma“ olarak tanımladığı durumu ürettiği için kınamaktadır.
Mali kısıtlamalar, ABD dış politikasında daha fazla disiplin çağrısını pekiştirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasına kabaca eşit olan 29 trilyon dolarlık bir kamu borcu biriktirmiştir. Daha da kötüsü, federal bütçe açığı, son yüzyılda (savaş veya ciddi ekonomik gerileme dönemleri hariç) herhangi bir zamandan daha yüksek olup, ulusal borcu daha da artırmaktadır. Ve ABD nüfusu yaşlandıkça, federal hükûmetin Medicare ve Sosyal Güvenlik harcamaları da artacaktır. Amerikalılar artan borçlar, daha yüksek vergiler ve sosyal güvenlik reformu arasında zorlu tercihlerle karşı karşıya kalırken, küresel liderlik stratejisinin gerektirdiği türden bir orduyu finanse etmek daha da zorlaşacaktır.
Bu stratejiye göre, Çin günümüzde Sovyetler Birliği’nin asla olamadığı kadar güçlü bir rakip hâline gelmiştir. Çin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik bir eşdeğeri olmanın yanı sıra, birçok kritik teknolojide lider konumdadır. Pekin, bir zamanlar zayıf olduğu alanlar olan konvansiyonel askerî kapasitelerini ve nükleer cephaneliğini hızla geliştirmektedir. Bu bağlamda, Çin ile rekabet etmek, ABD’nin odaklanmış dikkatini gerektirecek ve Washington’a dünyayı yönetmek için çok az zaman ve kaynak bırakacaktır.