GÖREVLENDİRİLDİM
1 Mart 1976 Tarihinde emekliye ayrılmış ve aynı tarihte, Ankara’da münteşir Gündem gazetesiyle sözleşme yaparak, fiilen gazeteciliğe başlamıştım. Gündem, Türk-İş’e bağlı Basın-İş Sendikası’nın yayımorganı idi ve Pazar günleri hariç, haftada 6 gün yayınlanırdı. Yazı İşleri sorumlu yönetmeni ise, hemşehrim diyebileceğim dostum Ali Tekin Çağlav’dı ve onun tavsiyesiyle kadroya alınmıştım.
Öte yandan 1955 Yılından itibaren, Afyonkarahisar’da münteşir gazetelere de çeşitli konuları içeren yazılar ve haberler gönderiyordum. Bir gün Dr.M.Saadettin Aygen, Almanya’da çalışan Afyonkarahisarlı işçilerin kurmuş oldukları Afyon Santaş adlı şirketten söz etmişti. Doktorun söylediğine göre, şirketin ortağı olan işçi hemşehrilerimizin arasında ihtilaf vardı ve bu ihtilafın acilen giderilmesi gerekiyordu. Bana, Almanya’ya giderek, bu konuyu halletmeye çalışmamı önermiş, ben de hemen kabul etmiştim. Yani görevlendirilmiştim…
Gerekli tüm bilgileri almış, hazırlıklarımı yapmış, valizimi hazırlayıp, yola çıkmıştım. Kıbrıs’ı saymazsak, bu benim ilk yurt dışı seyahatimdi…
Beni Almanya’ya götürecek olan Lufthansa (Alman Hava yolları) uçağı 14 Mart 1977 tarihinde, saat 16.20’de Esenboğa’dan havalanmıştı. Kalkıştan yaklaşık 2,5 saat sonra Münih hava alanına inmiştik…
Stutgart
Münih’te başka bir uçağa aktarma olup, Stutgart’a gidecektim. Uçağa binerken, elime içi erzak dolu bir torba vermişler; uçakta da salt kahve ikram etmişlerdi…Kısa bir uçuştan sonra Stutgart’a indiğimizde gördüm ki, bu alan da muhteşemdi. Alandaki her yerin temizliği ise, göz kamaştırıcıydı…Alandan çıkınca 12 Km. ötedeki kent merkezine gidecek olan otobüse binmiştim. Ancak, rezervasyonsuz otel bulabilmem kolay olmamıştı. Üstelik, yatak fiyatları da yüksekti. Bir süre cadde ve sokaklarda dolaştıktan sonra, yolda karşılaştığım bir Türk’ün tavsiyesi ile Hotel Tübinger Hof’ta, kahvaltı dahil 25 DM bir oda kiralamıştım. Otelin sahibi İran-Tahranlı idi ve kendisiyle biraz Türkçe, biraz Acemce, biraz Arapça anlaşabiliyorduk. Bu şahısla hem sohbet etmiş, hem de birlikte bir televizyon filmini izlemiştik.
Stutgart etrafı tepelerle çevrili bir şehirdi. Bir vadinin içindeydi ve bu vadi içinde, Alman mimari tarzında inşa edilen meskenler görülüyordu. Aynı tip evler, tepelerde de vardı. Ama kentin ortasında bulunan binalar, çimento yığınları halindeydi. Ama bunlar da bakımlı ve temiz yapılardı. Caddelerde trafik sıkışıklığı yoktu. Otolar sel gibi akıp gidiyorlardı. Alt, üst geçitler vardı ve insanlar, trafik kurallarına riayet ediyorlardı. Metro ise, trafiğin yükünü büyük ölçüde azaltıyordu.
Vitrinlarde yer yer şark halıları görülüyordu. Çin-Pekin, İran-Tahran, Afgan ve hatta Türk halıları satılıyordu. Manavların sattığı meyveler İtalya’dan gelmişti. “Neden Türk meyvesi satılmaz?” diye üzülürken; pazarlama konusundaki zayıflığımıza hayıflanmıştım. Her yerde Türkler’le karşılaşıyordum ve soyumun insanlarını her hallerinden anlamam mümkündü.Stutgart tren istasyonu ve hemen arkasındaki şehirlerarası otobüs işletmeleri, muntazam seferler yapıyorlardı. Esasen iletişim araçları, belirlenen saatlerde hareket edip, hedeflenen saatte menziline erişiyordu.Taksi şoförlerinin bir kısmının kadın olması da beni şaşırtmıştı. Almanya’da dolmuş sistemi yoktu. Tek ya da iki katlı otobüsler, iletişimi sağlıyorlardı. Şoför, hem bilet satıyor; hem de otobüsü kullanıyordu. Tüm kamu çalışanları gibi, otobüs şoförleri de vatandaşına karşı nazik davranıyorlardı. Otobüste şoförün yanıbaşında bir mikrofon vardı ve şoför, hangi durağa vardı ise, bu durağın adını söylüyordu…Tüm yollarda silinmez beyaz çizgiler ve trafik işaretleri bulunuyordu… Her köşe başında jetonla çalışan telefon kabinleri vardı ve buralardan, Almanya’nın her yeri ile telefon iletişimi kurmak mümkündü…Şehrin her yerindeki ilan panoları ile, kent içindeki kültür ve sanat olayları duyuruluyordu.
Sindelfingen
Stutgart’tan saat 13.50’de hareket eden otobüsle (3,50 DM ödeyerek) Sindelfingen’e hareket etmiş; bu kente ulaşınca bir taksiye atlayıp, verdiğim adrese ulaştırılmamı talep etmiştim. Meğer taksinin şoförü de Türk imiş ve 16 yıldır burada çalıştığını söylemişti. İstanbullu olduğunu söyleyen şoför üç kez evlenmiş olmasına rağmen halinden memnun değildi. Saati çalıştırmamış ve benden 6,40 DM talep etmişti!…Para biriktiremediğinden yakınan şoför, bunu başarabilenlerin, insanca yaşamaktan uzak olduklarını söylemişti. Oysa Anadolu’nun kurak ve kıraç topraklarında kötü koşullar altında yaşayan yurttaşlarımızın, burada her türlü olanaklara kavuşmuş ve mutlu olduklarını sanıyordum. Hemen hemen tümü, karı-koca çalışıyorlar ve kazançlarından bir kısmını da biriktiriyorlardı. Ama lüks bir yaşam sürmüyor; kazançlarını da çarçur etmiyorlardı.
Sindelfingen düzenli, temiz, bakımlı bir kentti. Meskenler, yüzlerce insanın barınabileceği biçimde inşa edilmişti. Kent, sığ bir ormanın hemen yanıbaşında kurulmuştu. Yollarda çok miktarda bisiklet ve motosiklet vardı ve birçok insan, kent içi ulaşımını bunlarla sağlıyorlardı. Kuşkusuz herkesin otomobili de vardı ama, bunu uzun mesafelerde kullanıyorlardı.
O geceyi, Mükremin Tuncer’in evinde geçirmiş, ertesi sabah da erken kalkmıştım. Evden erken çıkıp, Mercedes fabrikasının lojmanında ikamet eden Ali Akman’ı ziyaret etmiştik. Onu da yanımıza alarak Ehningen kentine giderek, İbrahim Kavi ve Necmettin Çetinbaş’la buluşmuştuk. Bu buluşmalarda, tabii ki, Afyon Santaş ile ilgili fikir alış verişinde bulunmuştuk. Zira benim geliş amacım bu idi ve görüştüğüm kişiler de, Afyon Santaş’ın ortaklarıydı.
Bilahare Necmettin’in eniştesi İbrahim Yönet’le birlikte Böblingen kentine geçip, bir süre gezip dolaşmıştık. Akşama doğru Ehningen’e dönmüş ve buradaki olimpik yüzme havuzunu ve tren istasyonunu görmüştük. Ehningen, küçük bir yerleşim birimiydi ve galiba köy statüsünde idi; ama büyük kentlerde ne varsa, burada da vardı. Örneğin PTT, spor sahası, kapalı spor salonu, yüzme havuzu, eczanesi, bankası vb. bulunuyordu. Almanya’nın her yerine de otobüs ve tren seferleri yapılıyordu. Böblingen ise dev süpermarketleri, alt-üst geçitleri ve tüm olanakları olan büyük bir kentti. Gerek bu kentte, gerekse Ehningen ve Sindelfingen’de çok sayıda Türk vatandaşı (işçilerimiz) yaşıyordu. O tarihte tüm Almanya’da, 1,5 Milyon insanımızın yaşamakta olduğu söyleniyordu. Böblingen’e puan kazandıran yapılar vardı, ki bunların ikisi tren istasyonu ile otogardı.
Ehningen’deki evler villa tipi ve bahçeliydi. Bu bahçelerde yaşlı kadınların bir şeylerle meşgul olmaları; bu insanlardaki yaşama sevincinin somut göstergesiydi. Bunlar ayrıca, bisiklete binerek sağa sola giderlerken, spor da yapmış oluyorlardı.
Almanya’daki ilk izlenimlerime göre, bu ülkeye büyük umutlarla giden işçilerimiz çoğunlukla zor durumda idiler. Kazandıkları parayı Türk lirasına çevirdiğiniz zaman, önemli miktarda para kazanmış oldukları anlaşılıyordu ama, bu para ile insanca bir yaşama düzeni kurmaya kalkarlarsa biriktirilen para önemli bir meblağ olmamaktadır. O nedenle karı-koca çalışmak zorunda kalıyorlardı. Bu ise aile mutluluğunu engelleyici olmaktaydı. Çünkü eşlerden birisi işe gidiyor, öteki evde kalıyordu. Diğeri işten çıkınca eve geliyor; bu kez evdeki işe gidiyordu. Böylelikle eşler yorgun oluyorlar ve bir araya gelmekte zorlanıyorlardı…Ayrıca bir odada 4-5 kişinin yatmak zorunda oldukları aileler vardı. Öte yandan biriktirdikleri parayı Türkiye’ye getirerek yatırım yapanlar, özellikle mesken alanlar veya yapanlar oluyordu. Bir de büyük umutlarla gelip de iş bulamayanlar veya işten çıkarılanlar vardı. Almanya’da 1 Milyon işsiz insanın olduğu söyleniyordu ve bunların çoğu Türk’tü. Nitekim her yerde avare gezen Türkler görmüştüm. Ne yazık ki bu insanlar, Almanya gibi uygar bir ülkede, olumsuz Türk imajı yaratıyorlardı. Tüm bunlara rağmen, az da olsa, gönüllerince yaşayabilen soydaşlarımız vardı. Bunlar arasında Necmettin Çetinbaş, Mükremin Tuncer ve İbrahim Kavi gibi, aydın işçi hemşehrilerimiz bulunuyordu.
O geceyi Mükremin Tuncer’in Ehningen’deki evinde geçirmiştim. Ertesi gün de İbrahim Kavi ile Sututgart’a gitmiş, bu şehri gezerken, Almanya’nın olumsuz yönlerine de tanık olmuştum. Örneğin her yerde sex shoplar, genel ev, sex filmlerinin gösterildiği mekanlar vardı. Akşama doğru Ehningen’e dönmüş ve bir süre şehir içerisinde dolaşmıştık. O arada bedava dağıtılan, daha çok reklam amaçlı gazeteler görmüştüm. Bunların arasında 32 sayfa yayınlananlar da bulunuyordu. “Wochenblatt” adlı gazete, reklamların yanı sıra, sosyal ve kültürel konulara da geniş yer veriyordu. Bu gazetelerin tirajları, yüz binlerle ifade ediliyordu.
Almanlar, akşam olunca evlerine çekiliyorlar, sokaklar ıssız ve sessiz oluyordu. Ben ertesi akşamı Necmettin’in evinde geçirmiştim. Gece TV seyrederken, Almanya’da yaşayan Türkler’le ilgili belgesel bir film seyretmiştik. Filmde 1968 yılında Siemens fabrikasında çalışmaya başlayan bir karı-koca ile, ailenin kızı ve oğlu konu ediliyordu. Ne yazık ki bu film bütünüyle Türkiye ve Türk insanını aşağılıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri ise faşistlikle suçlanıyor; yer yer ülkemize ve milletimize hakaretler ediliyordu!…
Ertesi sabah Mükremin ile İbrahim gelip beni almışlar ve saat 10.30’da Daimler’deki Mercedes fabrikasına gitmiştik. Burada bize, önce bir film izletmişler, sonra da özel bir arabayla fabrikayı gezdirmişlerdi. Burası muhteşem bir fabrikaydı ve otomatik makinelerle ve çok basit ameliyelerden sonra dünyanın en meşhur otomobili olan Mercedes’i üretiyorlardı. Yetkili bir şahıs, fabrikada 32 bin kişinin çalıştığını, kısa bir süre sonra, bin işçi daha alacaklarını söylemişti. Bekar işçiler, fabrikaya ait “heim (lojman)”larda kalıyorlardı. Ben bunları da görmüştüm ve diyebilirim ki, bu yerler, 3 yıldızlı bir otel kadar temizdi ve kışın sıcak, yazın serin oluyordu. . Kuşkusuz işçiler, burada konaklayabilmek için, cüz’i bir miktar ödeme yapıyorlardı.
Öğleden sonra Böblingen’e giderek, SANTAŞ’ın bankadaki hesabını öğrenmiş; sonra da ünlü “Hertie” mağazası ile sebze halini gezmiştik. Sebze halinde İsrail, İspanya, İtalya gibi ülkelerden gelen sebze ve meyvalar satılıyordu Ne yazık ki benim ülkemden gelen bir şey yoktu!…
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04