Tüm insanlığın arzusu ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı UNESCO örgütünün kararı ile 1995, “Dünya Hoşgörü Yılı” ilân edildi. Bu son derece isabetli bir karardı. Çünkü otuz yıl önce, dünyanın her yanında büyük sorunlar yaşanıyor, çeşitli nedenlerle insanlar birbirlerini katlediyorlardı. Örneğin Bosna-Hersek, Azerbaycan, Çeçenistan, Kıbrıs, Filistin ve Cammu-Keşmir’de Müslümanlara karşı, örgütlü saldırılar vardı; islâm ülkesi olan Irak ve Libya, uzun zaman ambargoya maruz kalmışlardı. Birçok bölge adeta barut fıçısı gibi, patlamaya hazır vaziyette idi. Öyle bir durumda İslâmabad’da toplanan uluslararası konferansın anlamı da önemi de büyüktü. Pakistan gibi, dünya barışının, işbirliğinin, dostluğunun yaratılmasından yana olan Türkiye’de de yıl boyunca hoşgörü konulu bilimsel toplantılar ve yayınlar yapılmıştı.
Hoşgörü ile, ülkeler ve uluslar arasındaki sorunların üstesinden gelebilmek mümkündü. Çünkü günümüz dünyasında insanlığın en çok muhtaç olduğu şey hoşgörü idi.
Ne yazık ki, aradan geçen yıllarda sorunların çözümü bir yana, insanlık adına katliamlar, soykırımlar artmıştı.
Hoşgörü denilince Türk Milletinin söyleyeceği çok sözü, insanlık tarihine sunabileceği büyük insanları vardır.
Bunların başında Hoca Ahmet Yesevi gelmektedir. Yesevi, XII. Yüzyılda yaşamış, mutasavvıf bir Türk şairidir. O Türkistan’ın batısındaki Sayram kentinde doğmuştur. Mezarı Kazakistan sınırları içindeki Türkistan kentinde, kendi adını taşıyan külliyenin içindedir.
Başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkililerinin almış oldukları ortak bir kararla 1993 yılı “Doğumunun 900.Yıldönümü Münasebetiyle Ahmet Yesevi Yılı” olarak ilan edilmişti. Amaç Türk hoşgörüsünün önce bütün Türk Dünyasına sonra da bütün insanlığa tanıtılmasıdır. Bilindiği üzere 1991 yılı da UNOSCO kararı ile “Yunus Emre Sevgi Yılı” ilân edilmişti. Böylelikle dünya Türk hoşgörüsü ile belki de ilk kez tanışıyordu?...
Zamanın Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Yunus Emre Divanını 14 dile tercüme ettirerek yayımlatmış ve büyük şairimiz, adeta dünya vatandaşı olmuştu.
Hoca Ahmet Yesevi’yi yetiştiren Türkistan fikir ortamı, ondan önce de Farabi, İbn-i Sina, Ebu Reyhan el Biruni, Mahmut Kaşkari, Yusuf Has Hacib gibi büyük âlimlerini yetiştirmişti.
Yesevi’den sonra gelenler ise büyük dehalar yaratmışlardır. İlhamını Hoca Ahmet Yesevi’den alan Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celalettin Rumi, Ahi Evran Veli, Nasreddin Hoca, Yunus Emre ‘den günümüze kadar yüzlerce büyük dâhiler Türk Milletinin içinden çıkmıştır.
Yunus Emre
Yunus Emre, Anadolu’da doğmuş ve yaşamış olan bir Türkmen’dir. Bu büyük şair 750 yıl önce yazdığı mısralarda şunları söylemiştir:
“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil!...”
***
Yunus Emre
“Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize…”
Ama Yunus Emre’nin en güzel, en anlamlı, en çarpıcı mısraları, şimdi Paris’teki UNESCO merkezinin kapısında asılı olan şu dörtlüktür:
“Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz”
Dünyanın hiç kimseye kalmadığı ve de kalmayacağı bilindiği halde, neden insanlar birbirlerini öldürme yarışı içindedirler? İşte düşünen beyinler bu sorunun cevabını bulmalı ve gereğini yapmalıdır…
Hacı Bektaş Veli
Türk hoşgörüsünün sembol isimlerinden birisi de Hacı Bektaş Veli’dir. XIII. Yüzyılda Anadolu’nun ortasında Kırşehir yakınlarında yaşamış ve buradan dünyaya ışık saçmıştır.
Hacı Bektaş Veli
Onun ortaya koyduğu ilkeler, müritleri tarafından Balkanlar’a kadar taşınmıştır. Hacı Bektaş hoşgörüsünün temelinde insan sevgisi, her türlü inanca saygı ve eşitlik vardır. O bir deyişinde şöyle demektedir:
“Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevkle gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Arslanlar, ceylanlar dosttur kucağımızda…”
Onun şu mısraları ise hoşgörü duygularının yanısıra, geleneksel Türk konukseverliğinin de somut örneğidir.
“Sevgi, saygı üstüne kurulmuştur yapımız
Ta ezelden ebede açık durur kapımız
Soframızda yenilen lokmalar hep helâldir
Yiyenlere nur olur ekmeğimiz aşımız…”
VE ATATÜRK
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, işte bu 1000 yıllık kültür ile büyüyen, beslenen bir Türk insanıdır. İşgal edilen Anadolu topraklarını, büyük bir zaferle kurtardıktan sonra, mağlup ettiği düşman komutanına saygı göstermiş; yıllarca savaşılan Yunanistan ile, savaştan hemen sonra barış sağlamış; giderek Balkan antlaşmasını gerçekleştirerek Balkanlar’a barışı getirmiş, bütün dünya ile Türkiye arasında dostluk ilişkileri kurmuştur. Çünkü onun temel felsefesi; “yurtta sulh, dünyada sulh” tur.
Bu düşünce bugün de Türk dış politikasının temel ilkesidir. Bu düşünce ile Türkiye, Ortadoğu ve Avrupa arasında köprü olmuş, bir yandan Avrupa’ya yaklaşırken, öte yandan doğu ve Ortadoğu ile ilişkilerini güçlendirmiştir. İlke ve inkılaplarıyla bütün mazlum milletlere önder olmuş, T.C.’nin kurulmasından sonra pek çok esir milletler, onun izini sürerek, bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Milli bir mücadele veren Atatürk’ün en büyük destekçisi kardeş Pakistan halkı olmuştur. Bu aziz halkın unutulmaz şairi Allame Muhammed İkbal’in Atatürk için yazdığı şiir, milletimizin yüreğinde silinmez iz bırakmıştır. İkbal “Doğudan Mesaj” adı kitabında yer verdiği “Mustafa Kemal Paşaya Sesleniş” şiirinin bir yerinde; “Koş Mustafa Kemal koş, atın çatlayana dek…” derken hiç kuşku yok ki, bütün Pakistan halkının hislerine tercüman olmuştur.
Ve Milletimiz bugün Atatürk’ün izinde, O’nun barışçı, hoşgörülü, her millet için dostluk duyguları taşıyan ilke ve inkılaplarının bekçisidir.