İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ALMANYA-1

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

RAİFFEİSEN KOOPERATİFLERİ
AFYON-SANTAŞ sorununu halledip, Afyonkarahisar’a dönmüş, o arada Ankara’daki Almanya Federal Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği’ni ziyaret etmiş, o tarihte Büyükelçilik Basın Müsteşarı Dr.J.Sartorius ile da tanışmıştım.
Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşında yenik düşen Almanya, iki süper güç Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında paylaşılmış idi. ABD’nin egemen olduğu devletin resmi adı Almanya Federal Cumhuriyeti, SSCB’nin egemenliği altındaki cumhuriyetin adı ise, Demokratik Alman Cumhuriyeti olmuştu. Almanya’nın tarihi başkenti Berlin de Doğu Berlin ve Batı Berlin şeklinde ikiye bölünmüş ve iki Berlin’in ortasına da bir utanç duvarı yapılmıştı.
Köprülerin altında sular akmış, dünya siyaseti yeniden düzenlenmiş ve bir gün, iki Almanya birleşerek, eskisi gibi yine tek Almanya kurulmuştur.
Almanya Basın Müsteşarı ile, gazeteci olarak kurduğum ilişki, benim birkaç kez daha Almanya’ya gidebilmeme olanak sağladı. O arada Türk-Alman Dostluk Derneği Başkanlığı’na, Afyonkarahisar’ın yetiştirdiği müstesna şahsiyetlerden birisi olan Rıza Çerçel seçilmişti. Merhum Çerçel benim sosyal ve kültürel faaliyetlerimi öğrenince, “gel derneği beraber yönetelim” dedi ve ilk Genel Kurul toplantısında benim Yönetim Kurulu’na girmemi sağladı ve ilk görev bölümünde de Genel sekreterlik görevini üstlendim. Rıza Beyin vefatından sonra uzun süre Türk-Alman Dostluk Derneği’nin başkanlığını da uzun yıllar ben yaptım.
İlk Almanya seyahatinden dönüşte, kimi gazete ve dergilerde bir dizi yazılar yayımlamış, bunları da Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği Basın Müsteşarı Dr.J.Sartorius’a iletmiştim. Bunun üzerine Sartorius, tam bir yıl sonra, bu kez Alman hükümeti tarafından davet edilmemi sağlamıştı.
Seyahatim 18 Eylül 1978’de başlayacaktı, fakat Lufthansa’nın, hareket saatinden, neredeyse bir saat önce kapılarını kapatıp havalanması nedeniyle, uçağı kaçırmıştım. Bu nedenle 19 Eylül 1978 günü saat 18.00’de Esenboğa’dan havalanan Lufthansa Alman Hava Yolları uçağı, 2 Saat 55 Dakikalık uçuştan sonra Münih hava alanına inmiş; saatimi de 2 saat geriye alarak, Almanya saatine göre ayarlamıştım.
STUTGART
Kısa bir süre Münih alanında bekledikten sonra, tekrar havalanmış ve yarım saatlik uçuştan sonra da Stutgart alanına inmiştim. Benim Münih’ten Stutgart’a trenle geleceğimi zannederek, karşılanmamıştım. Alanın dışındaki bir otobüsle kent merkezine gitmiş, tren istasyonunda inip, hemen oradaki Hotel Am Schlossgarten’e geçmiştim. Rehberim Levent beni otelde bekliyordu. Odama yerleşmiş, sonra Levent’le birlikte otelin restoranında yemek yemiştik. Yemek esnasında Levent’ten, “Almanya’dan Türkiye’nin görünümü hakkında” ilginç bilgiler edinmiştim. Bu bilgiler arasında, kimi Türkler’in Almanya’daki rezaletleri de vardı…
Almanlar, davet ettikleri konuğu mükemmel ağırlıyorlardı. Konuğu, devlet adına ağırlayan İnter Nationes örgütünün hazırladığı program da eksiksiz ve aksamadan uygulanıyordu.
Ben o tarihlerde, Türk Kooperatifçilik Kurumu’nun yönetim kurulu üyesi ve bu kurumun yayımladığı Karınca Dergisinin de hem yazarı, hem de teknik yönetmeniydim. Bu nedenle, Almanya’da uygulanmakta olan kooperatif sistemini esaslı bir şekilde öğrenmek ve birkaç kooperatifi de görmek istemiştim.
Ertesi sabah, Levent’le buluşup kahvaltı yaptıktan sonra, otele gelen (Dünyanın en büyük ve en ünlü kooperatif teşkilatı olan) Raiffeisen temsilcisi ile birlikte Ludwigsburg’daki Raiffeisen’in Stutgart şubesine gitmiş, burada gerekli bilgileri aldıktan sonra da Asperg’deki ilginç Adler restoranında öğle yemeği yemiştik. Almanlar her yeri çiçek bahçesi haline getirmişlerdi ve resmi kurumlarla özel kuruluşlar bu konuda adeta yarışıyorlardı. Yemekten sonra Mödlingen’deki küçük bir kooperatifi görmüş; bilahare Markoröningen’de bulunan bir çiftlikte incelemeler yapmıştık.
Stutgart’a dönünce Levent’le kentin içinde bir süre dolaşmış; restore edilen eski evlerdeki çalışmaları görmüştük. Almanlar’ın geçmişlerine olan bağlılıklarına hayran olmuş, biraz da kıskanmıştım. Zira biz böylesi mekanları yıkarken, bunlar eski biçimleriyle ayakta tutmaya çalışıyorlardı…Stutgart’ta, cumartesi günleri kurulan sebze pazarı, sebze hali ve bir Türk’ün işlettiği, genellikle de Tükler’in oturdukları kahvehane gördüğüm mekanlar arasındaydı. Haldeki birkaç Türk ile de sohbet ederken, Türkiye’den getirilen sebze ve meyveleri görerek sevinmiştim. Raiffeisen’in tüketim kooperatifinde de Paşabahçe damgalı gaz lambasını görünce şaşırmış, ama memnun olmuştum.
Ludwingsburg kentindeki Raiffeisen kompleksinde bir silo, geniş ambarlar (patates vs.için), traktör ve oto garajı-parkı, bir satış mağazası ve motor atelyesiyle, yedek parça deposu vardı. Buradan kooperatif ortaklarıyla birlikte, diğer vatandaşlar da istifade edebiliyorlardı. Ancak kuşkusuz, ortaklar yıllık alışverişleri oranında risturn alıyorlardı.
Tüketim kooperatifi diyebileceğimiz satış mağazasında, kooperatif ve kooperatifçiler için gerekli olan başka şeyler de satılıyordu. Ayrıca çiçek, çim vb.gibi zevke dayalı maddelerle; kedi, köpek, kuş vb.gibi hayvanlar için yem de bulunuyordu. Bundan başka, iki katlı mağazanın üst katında işçi tulumu gibi, daha çok tarım alanında çalışanların giyebilecekleri, eşyalar da satılan şeyler arasındaydı. Kuşkusuz satılan her şeyin fiyatı, piyasa fiyatına göre daha ucuz idi.
Kooperatif ortakları, önceleri traktör ve otoların tamirini dışarıda yaptırırlarken, artık oluşturulan atelyelerde kendileri yapıyorlardı. Kimi yedek parçalar da stok ediliyor; toptan alındığı için, daha ucuza mal oluyordu. Hatta kooperatif, her kompleksin yanına bir de akaryakıt istasyonu açarak, ortaklarına benzin ve mazotu daha düşük fiyattan veriyordu. Böylelikle hem ortaklar, hem de kooperatif kârlı oluyordu.
Almanya’da 100 Yıl önce kooperatifçilik, bir yardımlaşma örgütüydü. Yoksul olana varsılların destek olması demekti. Ama artık kooperatifler birer ticari kuruluş idiler; bütçeleri, blançoları, hesapları-kitapları vardı. Artık tüm köylerin ve çiftçilerin her türlü gereksinimleri karşılanıyordu. Çünkü “Grup Köyler” kurulmuştu. Bunun için gerektiğinde göçler olmuştu. Dağınık köyler birleştirilmiş ve merkezi telekomünikasyon, yol vb gibi yatırımlarla, kentte ne varsa, köye de o götürülmüştü. O arada Raiffeisen birkaç köy için anlatılan ve benim de bir örneğini gördüğüm kompleksleri kurmuştu. Burada yem de dahil, tohum, gübre vb. gibi gereksinimlerden de öte, teknik bilgileri de edinebilmek mümkündü. Halen Stutgart’ın merkez olduğu eyalette yaklaşık 100 tane böylesi kompleks vardı. Kuşkusuz bunlar, ihtiyaca göre irili ufaklı oluşan komplekslerdi.
Almanlar’da şöyle bir atasözü vardı: “Ölmek için fazla can, yaşamak için az can, en kötüdür.” Bu atasözünden kaynaklanan köylerin birleştirilmesi eylemi başarılı olmuştu. Ben böylesi başarıyı daha sonra gittiğim bir çiftlikte görmüştüm. Söz konusu komplekslerin en küçüğü 7 köye, en büyüğü ise 45 köye hizmet götürüyordu. Bir de bölgesel depolar vardı; ki bunlar üreticinin ürünlerini satın alıp, pazarlıyorlardı. Ama ürün karşılığı köylüye salt para verilmiyor, ona ihtiyaç duyduğu ürünler temin ediliyordu.
Bölgedeki tüm kooperatifler Raiffeisen’in Stutgart’taki uzmanları tarafından en az yılda bir kez denetleniyordu. Ama Alman kooperatifleri, kendi kendilerini denetleme sistemi de kurmuşlardı.
Bugün dünyaca ünlü Raiffeisen kooperatiflerinin kurucusu olan Raiffeisen, 19.Yüzyılda yaşamıştı. Subay iken, gözlerinin bozukluğu nedeniyle ordudan tardedilmiş, sonra Aifel belediye başkanı olmuştu. Kıtlık yıllarında, halka yardımcı olabilmek için yardımlaşma örgütü kurmuş ve bu örgüt giderek, kooperatif hareketin nüvesini oluşturmuştu. O günlere değin köylüler ve halk tefeciler yüzünden büyük geçim sıkıntısı yaşamıştı.
Almanya’da iş yerleri, genellikle 06.00-17.00 saatleri arasında faaliyet gösteriyordu. Çalışma süresi 8 saatti. O nedenle çalışanlar belirtilen saatler arasında, başlama ve bitiş saatlerini kendileri saptıyorlar; 15.30-17.00 arasında mola verebiliyorlardı. Haftalık çalışma süresi 40 saat idi ve bundan bir dakika dahi eksik çalışanın, ücretinde kesinti yapılıyordu. Fakat fazla çalışana da ek ücret yoktu. Almanlar buna “kayan zaman usulü çalışma sistemi” diyorlardı.
NÜRNBERG
Stutgart seyahatimi tamamladıktan sonra, Levent beni tren istasyonuna getirip, Nürnberg’e götürecek olan trenin birinci mevkiindeki yerime oturmuştu. Tren tarifesine uygun olarak saat 20.32’de Nürnberg garına girmişti. Burada, benim için Bonn’dan gelen rehberim Mediha Güler bekliyordu. Birlikte bir taksiye atlayıp, Hotel Burg’a gelmiş ve ben odama yerleşmiştim. Burası mütevazi, ama tüm gereksinmelere yanıt verebilen bir oteldi. Mediha hanımla Historicha Bierkella adlı restorana giderek yemek yedikten sonra, çıkıp, bir süre cadde ve sokaklarda dolaşmıştık. Çok sayıdaki cafelerde kızlı oğlanlı gençler eğleniyorlardı.
Nürnberg kiliseler, eski yapılar, dar sokaklarla tarih dolu bir kentti. Almanlar bu kenti, tabii dokusuyla korumaya özen gösteriyorlardı.
Ertesi sabah uyandığımda, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmakta olduğunu görmüştüm. Esasen, Almanya’ya ayak bastığım andan itibaren hava hep kapalı ya da soğuk ve yağışlıydı.
Nürnberg’e geliş amacım, buradaki İş ve İşçi Bulma Kurumu yetkilileri ile görüşme yaparak bilgi almaktı. Dolayısıyla ilk olarak bu Kurumu ziyaret etmiştim. Sonra otomobille kent içerisinde bir gezinti yaparak, panoramik de olsa, bu tarihi yerleşim birimini temaşa eylemiştim. Hemen tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, Nürnberg’de de şehrin eski ve yeni bölümü vardrı. Orta çağdan kalan Kaleye çıkarak kenti seyrederken, eskinin ne kadar mükemmel korunduğuna tanık olmuştum. Bir sanat şaheseri olan tarihi çeşme, kalın zincirlerle çevrili bir alan üzerinde duruyordu. Çeşmenin tam karşısındaki kilisenin cümle kapısının üzerindeki İsa’nın havarileri, her gün saat tam 12.00’de dışarı çıkıp giriyorlardı!…
Nürnberg sebze pazarı da çeşme, belediye ve kilisenin yanında kuruluyordu. Orada bir de seçim kürsüsü vardı ve burada konserler de düzenleniyordu. O günlerde festival hazırlıkları görülüyordu; ama ne yazık ki ben bu festivali izleyemeyecektim.
Aynı gün, Berlin’e gidecektim ve Mediha hanımla hava alanında yemek yedikten sonra vedalaşmış ve Berlin’e uçmuştuk.
Federal Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu
Almanya’daki İş ve İşçi Bulma Kurumu, özerk bir kuruluş olarak, özel yasayla kurulmuştu. Yasaya göre bir de yönetmelik hazırlanmış ve bu yönetmelik, Çalışma Bakanı tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti. Yasa ve yönetmelik esaslarına göre oluşturulan yönetim kurulu vardı ve çalışma esaslarını bu kurul belirliyordu. Nürnberg’de ben bu kuruluşun genel merkezine gitmiştim. Federasyona bağlı eyaletlerde de şubeler vardı ve bunlar da eyaletin şartlarına göre çalışma yöntemi belirliyorlardı. Tüm ülkede 146 tane şube vardı.
İkinci Dünya Savaşından sonra yaralarını sarmaya çalışan Federal Almanya, başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerden işçi talebinde bulunmuştu. Şartların iyi oluşu nedeniyle, çok sayıda işçinin bu ülkeye gitmesi üzerine 1973’te işçi alımı durdurulmuş, sadece İtalya’dan gelenler alınmıştı.
Benim bu kurumdan aldığım bilgeler, günlüğümde sayfalar doldurmaktaydı; fakat aradan geçen yıllar içerisinde edindiğim bilgiler ve rakamlar eskimiş olduğundan, bunlara değinmeyi gereksiz buluyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki; bana o tarihte bildirilen Türk işçi sayısı, üçe dörde katlanmış olup, halen bu ülkelerde 3 Milyondan fazla insanımız yaşamaktadır. Ayrıca bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olan, artık fabrikatör konumunda bulunan soydaşlarımız bulunmaktadır.

Yazarın Diğer Yazıları