İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ALMANYA-2

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

BERLİN
O tarihlerde Berlin’e, sadece PAN-AM (Amerikan) hava yolları uçuyordu. Nürnberg’den 13.45’te havalanan uçak, 14.25’te Berlin’e inmişti. Berlin iki ayrı devlet gibiydi! Batıda ABD egemenliğindeki Batı Berlin, öte tarafta ise, SSCB kontrolundaki Doğu Berlin vardı.
Alanda beni Serap Jahner karşılamıştı. Serap hanım benim Berlin rehberimdi. O tarihte bir Almanla evli olan bu güzel Türk kadını, sonraki yıllarda Alman kocadan boşanıp, bir Türkle evlenmişti. Onun kullandığı otomobille Hotel Schweizerhof’a gelmiş ve ben 243 No.lu odaya yerleşmiştim. Serap hanım, “biraz dinlenin ben akşam gelir sizi alırım” deyip gitmişti ama, ben çıkıp, Berlin cadde ve sokaklarını adımlamaya başlamıştım. İkinci Dünya Savaşında Berlin’in önemli bir kısmı harabeye dönmüştü. Ama Federal Almanya, yıkılan yerleri yeniden yapmış veya restore etmiş; âdeta yeni bir Berlin yaratmıştı. Tarihi bir kilise ise, savaşta gördüğü hasarla birlikte korunmuş ve böylelikle felaketle sonuçlanan savaşın anımsanmasına olanak sağlanmıştı.
Berlin’de 1978 yılında 2 Milyon dolayında insan yaşıyordu ve bunun 100 Bini Türk’tü. Bizimkiler kendilerine özgü bir mahalle oluşturmuşlardı. Keza öteki yabancılar da belirli mahallerde ikamet ediyorlardı. Ama bu durum, yabancıların Almanlar’la bütünleşmelerine mani oluyordu.
Serap hanım akşam saatlerinde gelmiş ve Journalisten Club Berlin (Berlin Gazeteciler Kulübü)’ne giderek, hem akşam yemeği yemiş; hem de çeşitli bilgiler edinmiştim. O gün aldığım bilgileri, tarihe not düşmek adına, burada özetlemek isterim…
Gazeteciler Kulübü
Berlin Gazeteciler Kulübü, 1975’te kurulmuştu ve 800’den fazla üyesi vardı. Üyelerden yılda 3-4 DM aidat alıyorlardı ama, asıl finans kaynağı, devletin yaptığı desteklerdi. Nitekim bu destekle, Berlin’in en işlek caddesinde, konforlu bir lokal oluşturmuşlardı. Gerek yazılı, gerek görsel basından üyeleri vardı, ama kamu görevlileri de üye olabiliyorlardı. Söylediklerine göre; Washington’daki gibi kapitalist, sermaye sınıfının uydusu ya da Moskova’daki gibi, hükümetin direktifiyle faaliyet gösteren bir örgüt değillerdi. Bunların ikisinin arasında özgür ve özerk, ayrıca hükümetin desteğine muhtaç bir kuruluş idiler. O arada şu soruyu yöneltmiştim: “Klübün tutumu ve durumu hükümete ters düşer de hükümet desteğini çekerse ne olacak?…” Bana şu cevabı vermişlerdi: “Almanya’da siyasi partilerin temel politikaları aynıdır. Sadece ayrıntılarda fikir ayrılıkları olabilir. O nedenle hangi parti iktidara gelirse gelsin, bizim durumumuz değişmez. Zaten bizim de anayasaya aykırı bir tutumumuz olamaz. Bizde partiler arasındaki rekabet, halkı daha rahat yaşatabilmeye yöneliktir. Partiler ve meclisler dostluk ilişkileri içindedir. Halk önünde tartışmalar yapılır, ama uygarlık ilişkileri dışına çıkılmaz.
Berlin’de başka basın kuruluşu yoktu ve hangi görüşte olurlarsa olsunlar, tüm gazeteciler anılan kulübe üye oluyorlardı. Gazeteciler arasında, siyasi bir çekişme de görülmüyordu.
Berlin’de 5 ciddi gazete yayımlanıyordu. Ancak gazeteler varlıklı kişilerin ellerinde bulunuyordu. Öte yandan Berlin’e hem Almanya’nın çeşitli yerlerinde yayımlanan gazeteler, hem de çeşitli dillerde yayımlanan ünlü gazeteler geliyordu. Bizim tröst basının Almanya baskıları da Berlin’deki kimi bayilerde görülüyordu.
İşçi Türklerin sorunları
Berlin’de adım başında bir ya da birkaç Türkle karşılaşıyordum. Zira onlar da benim gibi, kent merkezinde dolaşıyorlardı! Özellikle gençlerin sorunları vardı ve bunu her fırsatta dile getiriyorlardı. Örneğin şu hususları da SPD, FDP, CDU gibi siyasi partilere iletmişlerdi:
*Yerel yönetimler işçileri kira soyguncularından kurtarmak, gettoların kalkınmasını sağlamak amacıyla, sosyal evlerden eşit şekilde yararlanmasını gözetecek, yabancılar için resmi ev bulma daireleri oluşturmalıdır.
*Adli makamlar kira tefeciliğine karşı mücadele etmelidir.
*Sıhhi olmayan evlerde oturan aileler ilgili resmi makamlarca derhal uygun konutlara yerleştirilmelidir.
*Yabancı işçiler, derhal sosyal hayat ilişkilerini kısıtlayıcı durumdan kurtarılmalıdır.
*Ev bulma daireleri haftada en az bir defa Türkiyeli bir görevli bulundurmalıdır.
*Gevag ve Wohnungsamt (Ev Dairesi)’ın evleri yabancıların oranına göre Almanlar ve yabancılar arasında eşit paylaştırılmalıdır.
*Ailesini Almanya’ya getirmek isteyen Türklere ihtiyacı olan konut, işçinin kendisi tarafından bulmak zorunda bırakılmamalı; yerel yönetim ve firmalar tarafından sağlanmalıdır.
Esasen Almanlar, yabancı işçilerin, Alman toplumu ile entegrasyonunu sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma yapıyorlardı. Almanlar artık yabancı işçi almıyorlardı. Buna rağmen Türkiye’den bir yolunu bulup Almanya’ya giderek çalışma olanağı bulanlar vardı. Özellikle Kürt ve Süryani vatandaşlarımız, Türkiye’de hayati tehlikelerinin olduğu yalanıyla, iltica hakkı talep ediyorlar ve genellikle bu talepleri kabul ediliyordu.
Berlin’le ilgili notlar
ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB 1945’te, II.Dünya Savaşını kazandıktan sonra, Berlin’i silahtan arındırıp, Nazilerden temizledikten sonra, bu kenti özel bir statüye bağlamışlardı. SSCB, Berlin’in bütünüyle Doğu Almanya’ya bağlı olması gerektiğini savunmuş, ama batılılar buna şiddetle karşı çıktıkları için Avrupa’nın bu önemli başkenti ikiye bölünmüştü. Oysa Doğu Almanya’nın, 1949’da kabul ettiği anayasaya göre Berlin, bu ülkenin başkenti olacaktı! Almanlar, batılı ülkelerin önerisini benimsemişlerdi ve “nasıl olsa, bir gün hepsi de çekilip giderler de Berlin yine bizim olur” diye düşünüyorlardı. Böylelikle Berlin’in batısı müttefiklerin yönetimine bırakılmış; doğuya ise SSCB hakim olmuştu.
Federal Almanya, doğudaki soydaşları için her türlü fedakarlığı göze alıyordu. Doğudan batıya kaçanlara sosyal haklar veriliyor, geçimleri sağlanıyordu. 1970 yılına kadar iki Almanya’nın hükümetleri arasında soğuk rüzgarlar esiyordu. 1971’de Batı Berlin, Federal Almanya’nın ekonomik ve sosyal seviyesine çıkarılmıştı. Ne var ki, Doğu Berlin’de yaşayanların yoksul ve hatta sefil olmaları, SSCB’ni rahatsız ediyor, Almanlar’ın batıdaki yatırımlarına karşı çıkıyorlardı. O arada doğudan batıya geçerken kurşunlanıp öldürülen Almanlar da oluyordu!…
Yağmurlu bir Berlin sabahı
O gün bir hayli yorulmuş ve akşam yemeğinden sonra Hotel Schweizerhof’taki odama çekilmek üzere iken, koridorda Türkçe konuşan kadınlar görmüştüm. Bunlar benim güzel dilimin, tatlı şiveleriyle konuşuyorlar, şakalaşıyorlardı. Meğer bunlar, otelde işçi olarak çalışan kadınlardı. Örneğin Kars’ın bir köyünden gelen bacım, büyük bir rahatlık içre, çalışmaktaydı. Yanlarında bir de Boşnak kadın vardı…
Ertesi sabah yağmurlu, kötü bir havaya uyanmıştım. Kahvaltıdan sonra gelen rehberim Serap hanımla birlikte, kısaca BFA denilen Bundesversicherungsanstalt für Angestelite, yani özel sektörde memur statüsünde çalışanların sosyal güvenlik kurumuna gitmiştik. Burada Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Winfried Harms’dan 2 saat süreyle bilgiler almıştık. Oradan koşar adımlarla çıkmış; Volksbank Denetleme Kurulu Başkanı Wolfgang Liebchen’in bana vereceği öğle yemeği için, otelin restoranına gitmiştik. Yemekte bu bankanın Yönetim Kurulu Başkanı Dipl.Volkswirt Heinz-Dieter Prüske de vardı. Yemekte uzun bir söyleşide bulunmuş; aldığım bilgilerin ışığında, bankanın faaliyetlerini bir de yerinde görmüştüm. Tüm çalışmaların az sayıda personel ve elektronik araçlarla yapılmasına şaşırıp kalmıştım. Zira Türkiye’de henüz böylesi çalışmalar yoktu. Ziyaret esnasında Harms, bana Berlin’in simgesi olan bir ayı heykelciği; Prüske ise elektronik cep hesap makinası hediye etmişlerdi. Bu armağanlar beni son derece memnun etmişti ve ayı heykelciliği hâlâ evimdeki nadide biblolardan birisi olarak, muhafaza edilmektedir.
İkindi saatlerinde otelde bir süre dinlendikten sonra, Serap’la tekrar buluşup, bir süre yürümüş; sonra Knesebeckstr.77’deki İstanbul Lokantasına giderek, hem Türk mutfağına özgü yemek yemiş, hem de Türk müziği dinlemiştik. Lokanta müşterilerinin çoğu, Berlin’de yaşayan Türkler’di.
Doğu Berlin
Batı Berlin’den Doğu Berlin’e geçiş, âdeta bir ülkeden, başka bir ülkeye geçiş gibiydi. Ama duvarın hemen ötesinde bulunan Doğu Berlin’i de görmeliydim. Bu nedenle 23 Eylül 1978 Sabahı saat 10.30’da Serap Hanımın “Berliner Stadtrundfakrt” turizm bürosunun Doğu’ya düzenlediği tur için aldığı bir biletle, otobüs ile öteki Berlin’e geçmiştim.
O turda 2,5 Saat süreyle Doğu Berlin’in içerisinde dolaşırken, asıl Berlin’in, bu yakada olduğunu müşahade etmiştim. Zira, katedraller, kiliseler, sayısız anıt-heykeller vb.gibi tarihi mekanların çoğu bu taraftaydı. Savaşta hasar gören yapılar da restore edilmişti, ama kimi binalardaki bomba ve mermi izleri duruyordu!…Öte yandan, eski binaların yanında, yenileri de dikilmişti. Kentin ortasından geçen ırmak, köprüler, TV kulesi Doğu Berlin’in onur yapılarıydı.
Doğu Berlin insanının, batıya nazaran mütevazi bir yaşam sürdürdüğü muhakkaktı. Zira gelir düzeyleri, batıya oranla, zayıftı!
Doğu Almanya o gün bayram yapıyordu. Çünkü SSCB’nin uzaya gönderdiği uzay aracında, DDR (Alman Demokratik Cumhuriyeti) vatandaşı bir kadın kozmonot da bulunuyordu ve kozmonotların o gün dünyaya dönüşleri, bayram sevinciyle kutlanmaktaydı. Bu nedenle tüm Doğu Berlin, bayraklar ve kozmonotların renkli posterleri ile donatılmıştı.
Batıda kitle iletişim araçları modern ve yeniydi; ama Doğuda hâlâ, ikinci savaştan önce de kullanılan otobüs ve tramvaylar bulunuyordu. Berlin’in tarihi demiryolu ağı da Doğuda kalmıştı.
Kentin merkezi bir yerinde Lenin’in dev bir heykeli vardı! Ayrıca SSCB politbüro üyeleriyle, DDR liderinin büyük boy portreleri de kentin her yerinde görülüyordu. Kimi yerlerde de DDR bayraklarının yanında SSCB bayrakları da asılmıştı.
Doğu Berlin’de yeşil saha çoktu. Bunlardan birisi de, bir tepenin etrafındaki parktı. Bu parkın ortasında birkaç tane devrim anıtı bulunuyordu. Bir de SSCB’ne adanan ve büyük paralarla düzenlendiği anlaşılan parkın ortasında bir heykel ve anıt mezarlar konulmuştu. Doğu Berlin’e gelen tüm yabancılara, özellikle burası gösteriliyor ve uzun uzun, ne olduğu anlatılıyordu!… Oradaki bar cafe-restoranda verilen molada kahve içip, temiz havayı teneffüs etmiştik. Sonra otobüsten hiç çıkmadan kent turu yapılmıştı. Görülen o idi ki, buradaki Almanlar da, batıdakiler gibi, kentin temizliğine önem veriyorlardı. Zira kimi gönüllü gençlerin kentin kimi yerlerini süpürdüklerini görmüştüm. Bir başka yerde de bir grup kadının, kentin yeşilliğini arttırma çabası içerisinde, fidan diktiklerine tanık olmuştum. Nitekim her yerde çiçek tarhları bulunuyordu. Kimi yaşlı insanlar da evlerinin önündeki bahçeciklerde, bahçıvanlık yapıyorlardı.
Kuşkusuz Doğu Berlin’de de önemli işler başarılmıştı; ama hâlâ Berlin’in ikiye bölünmüş halde olması ve hâlâ o “utanç duvarı”nın bulunuşu, insanlığın yüz karasıydı!… Doğudaki yönetim, insanları silah zoru ile tutuyordu. Bir Alman’ın Doğu Berlin’e girmesi hemen hemen olanaksızdı. Çok özel durum olup da geçebilenlerin kalacakları süre ise sınırlıydı! Ben, Doğuya geçerken ve batıya dönerken de çok sıkı pasaport kontrolü yapılmıştı. Tur esnasında da otobüsten inebilmeye olanak yoktu ve gözetim altında, verilen kısa molada bu olanak bulunmuştu. Tüm bu önlemlerin amacı, doğudan batıya kaçışı önlemekti. Çünkü zaman zaman kaçışlar vuku buluyor ve kaçmaya çalışan kimileri zalimce öldürülüyordu. Bu konuda pek çok öyküler anlatılıyor, yazılıyor ve hatta filmler yapılıyordu. Batıda bunlarla ilgili bir fotoğraf, resim ve belge sergisi ibret-i âlem için düzenlenmişti. Evet, 20.Asrın son çeyreğinde dünyada bunlar da olmuştu.
Batı Berlin
Doğudan batıya geçince, Serap’la buluşmuş ve otomobille bu kez bir de Batı Berlin turu yapmıştık. Önce “Almanya Endüstri Fuarı”nı gezip görmüştük. 16-24 Eylül 1978’de açık kalan fuarda otomobil, kamyon, otobüs vb. gibi çok sayıda sanayi mamulleri sergileniyordu. Bunlar da kanıtlıyordu ki, savaştan çıkan Almanya kısa sürede, mükemmel bir sanayi devrimi gerçekleştirmişti. Fuar münasebetiyle Berlin’de bir de “Sanayi Kongresi” düzenlenmişti. O günlerde bir de, ekim ayının ilk haftasına kadar sürecek olan çok yönlü festival vardı. Festival programında musiki konserleri, tiyatro ve sirk gösterilerinin yanı sıra “74.Berlin Uluslar arası Bisiklet Yarışları” bulunuyordu.
Kent turunda Batı Berlin’in önemli bazı binalarını; örneğin eski parlamento binasını, ulusal müzeyi, (iki Rus askerinin sürekli nöbet tuttukları) anıtı görmüştüm. Filarmoni, opera, kütüphane binaları da gördüğümüz mekânlar arasındaydı. Tabii, Türkler’in yoğun olarak yaşadıkları “Kreuzberg” mahallesini de gezip görebilme olanağını bulmuştum. O arada utanç duvarının üzerine çıkarak, Berlin’in doğusunu da temaşa eylemiştim. İki kademe halindeki bu duvarın kimi yerlerinde mayın döşeli olduğunu; kimi doğuluların buradan batıya kaçarken öldüklerini, içim burkularak öğrenmiş ve bir milletin böylesine acılara gark edilmiş olmasının sorumlusu olan ABD, SSCB, İngiliz, Fransız yöneticilerine lânet okumuştum!…

Yazarın Diğer Yazıları