İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK -10-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TİRAN
12 Temmuz 1989 Tarihinde, Cafesan kapısından Arnavutluk’a girince, Dış İlişkiler Kültür Komitesinden Agur Bekaj ile tercüman Kuytim Nuri karşıladılar. Habib Mehmet Vogli’nin kullandığı Volvo ile, önce Pogrades’e gittik. Gölün plajı tıklım tıklım doluydu, ama daha çok çocuklar ve gençler görülüyordu. Burada karnımızı doyurduktan sonra yola çıktık; virajlarla dolu dağ yolundan giderek Tiran’a ulaştık ve Hotel Dajti’yeyerleştim.
İlk gözlemlerime göre; motorlu vasıta sayısı çoğalmış. Bisikletler ise daha lüks. İtalyan telefon kabini, Avusturya birası, Dunhil sigarası, yabancı içkiler, astronomik fiyatlarla satılıyor.
Fatos Arapi
Bu seyahatimdeki ilk görüşmeyi, ünlü Arnavut şair Fatos Arapi ile yaptım. Bu uzun görüşmede, hem şairin kendi çalışmaları, hem de Çağdaş Arnavut Şiiri hakkında bilgiler aldım.
Çağdaş şiirin öncüleri İbriktepe doğumlu Fan Roli, Lazguş Pradezi, Migeni vb. Bunlar edebiyatta uyanışı başlatan adamlar. 1935’den itibaren bunlar, Avrupa şiirini çevirdiler, yorumlar getirdiler. 1944’den sonra Şevket Busaray, Petro Makro vb.yetişti, 1960’larda Siliqi Mark Gurakuqi, Drito Agoli, İsmail Kadare, Fatos Arapi vb.geldiler. 1970-80 döneminde de Cevahir Sipahiu, Bardül Londa, Rudolf Makro, Preç Zegay, İlirian Jopa, Besnik Mustafay vb.yetiştiler.
Fatos Arapi 1930’da Avlonya’da doğdu. 1948’de Ticaret Okulunu bitirdikten sonra, Sofya Üniversitesi’nde ekonomi tahsili yaptı. Bir süre Plan Komisyonunda çalıştı. 30 yıl süreyle Üniversitede Ekonomi Politika dersleri verdi. Gazetecilik yaptı. Şiirler yazıp yayımladı. Arnavutluk’ta Kadare-Agoli-Arapi üçlüsü oluştu. O’nun ilk eseri 1962’de çıktı; bunlarda üçü roman, ikisi inceleme, birisi de folklor üzerinedir.
Siyaset ve Ekonomi Üzerine
Arnavutluk Dış İlişkiler Komitesi Başkan Yardımcısı Ömer Mincozi ile uzun ve benim için yararlı bir sohbette bulunduk. Öğrendim ki Arnavutluk nüfusu 3 milyon 100 bine ulaşmış…Yunanistan’la azınlık sorunu devam ediyor. Çığırtkan Yunan’lılar, Arnavutluk’taki Rum azınlığa baskı yapıldığı iddiasında bulunuyorlar; ama kendileri de “Yunanistan’da Arnavut yok” diyorlar. Oysa bu ülkede çok sayıda Arnavudun yaşamakta olduğunu herkes biliyor.
Kültür
Kültür sarayı içerisindeki Milli Kütüphaneyi ziyaret ettik. Burada görevli Kaliopi Naska ile görüştük. İsmail Kemal ve Avlonya Hükümeti ile ilgili çalışan Naska bana, kütüphanede bulunan; İbrahim Temo’nun, Atatürk’ü Niçin Severim?, Gazmend Şpuza’nın Atatürk ve Arnavutlar, Kopi Küçük’ün Mustafa Kemal Atatürk adlı kitaplarını gösterdi.
Enver Hoca
Rehberim Kuytim’le bir ara yaya olarak dolaşmaya çıktık. Tiran Üniversitesi’nin adı, Enver Hoca’nın ölümünden sonra, “Enver Hoca Tiran Üniversitesi” olmuş; İskender Bey meydanına, Enver Hoca’nın görkemli bir heykelini dikmişlerdi. Bronz üzerine vurdukları boya, altın havasını veriyordu. Modern mimari tarzında bir de Enver Hoca Müzesi inşa edilmişti. Hoca’nın cilt cilt kitapları basılmış ve başka dillere de çevrilmişti. Yeni lider Ramiz Aliya, Enver Hoca hakkında bir kitap yazmış. Ayrıca Enver’in hatıraları da yayımlanmıştı.
Kimlik Arayışı
Komünizmle birlikte gelen ateizm; insanların kafalarını allak bullak etmiş. Bir yandan yeni tarih kitapları yazılarak, Arnavut ulusunun İlir soyundan geldiği ispatlanmaya çalışıyor; öte yandan insanlara verilen adlarla, adeta yep-yeni bir kimlik yaratılıyor! Bu yapılırken de, bilerek veya bilmeyerek hristiyan slav adları alınıyor. Hatta bunu yaparken de insanlar çuvallıyor ve ortaya öyle ad-soyadlar çıkıyor ki, tebessüm etmemek elde değil. Örneğin Halil Vladimir Pulaj!…Örneğin Edvard Mehmet!…Tabii kökende Arnavutça olan Drita, Liriya vb.gibi isimlerin konulması normaldir. Ama babası, dedesi Müslüman olan bir Arnavudun, çocuğuna Robert, Albert, Aleksandr, Maksim vb.gibi isimler koyması elbette yadırganacaktır.
Fraşeri Kardeşler
Daha önce gördüğüm Tirana Parkı’na bu kez de gittim. Buradaki Naim, Abdül ve Şemsettin Sami Fraşeri kardeşlerin mezarlarını ziyaret ettim. Bu üç kardeş, Türklüğe ve Türk kültürüne hizmet ettiler; üçü de İstanbul’da öldüler. İlk ikisinin mezarları 1936 ve 1978 tarihlerinde Tiran’a nakledildi. Şemsettin Sami’nin na’şı da istendi ama, onun kızı, babasının mezarının Tiran’a nakline izin vermediği gibi, şu sözleriyle de bir gerçeği vurguladı: “Biz Türküz. Babamın mezarı Türkiye’de kalacaktır…” Büyük bilgin Şemsettin Sami Feriköy Mezarlığında ebedi istirahatgâhındadır; ama Arnavut kardeşlerimizin, Tiran Parkı’nda onun adına açtıkları mezar çukuru boş durmaktadır!…
Tiran Parkı’nda ayrıca bir de şehitlik bulunmaktadır. Kimi zaman sıcaktan bunalan Tiranlı’lar, serinlemek için bu tepeye çıkıyorlar. Burada oluşturulan amfi tiyatroda, zaman zaman konserler düzenleniyor. Park içerisinde bir sun’i göl ve spor tesisleri de var.
İŞKODRA
14 Temmuz günü akşama doğru, İşkodra’ya müteveccihen Tiran’dan hareket ettik. Leja’da kısa bir mola verip, İskender Beyin mezarını ziyaret ettik. İki saat sonra İşkodra’ya ulaşıp Rozafa Otile yerleştim.Tiran-İşkodra yolculuğunda dikkat ettim; özellikle gençler, resmi otomobillere sempatiyle bakmıyorlardı! Hatta olumsuz tepkiler gözlemledim. Ben bu tepkiyi Çin’in Doğu Türkistan Bölgesi’nde de görmüştüm.
Ertesi sabah Halkın Sesi Gazetesi İşkodra Muhabiri Rifat, Dajti otele geldi. O’ndan, İşkodra hakkında bilgi vermesini rica ettim. İşkodra’nın 2400 yıllık bir geçmişinin olduğunu söyledi. Kaledeki arkeolojik bulgulara göre M.Ö.4000 yılında yaşantı saptanmış. Burası eski İliria’nın ve Kral Gent Bardül’ün merkeziymiş. Orta Çağda batı ve doğu ile ticaret yapılıyormuş. İşgalden en son kurtarılan kent de İşkodra olmuş.
İşkodra enerji üretiminde birinci sıradaymış. Çeşitli sanayi ve tarım amaçlı kuruluşlar varmış. Kültür alanında da zengin olan İşkodra’nın 18.Asrın sonundaki nüfusu 50 bin imiş. Oysa o tarihte Belgrad’da 20 bin kişi yaşıyormuş. Osmanlı döneminde İskodra, bölgenin sayılı kentleri arasında yer almış.
Şifahi bilgilerden sonra birlikte Uzina Tel Fabrikası’na ve Hidroelektrik Santralına giderek bilgiler aldık ve tesisleri gezip gördük.
Halk Kültürü Müzesi
Bir ulusu yeterince tanıyabilmek için, öncelikle, halk kültürünü görmek, incelemek, tabii varsa, müzesini ziyaret etmek gerekir. Biz de, İşkodra Halk Müzesini ziyaret ederek, Müze Asistanı Fatmir Selhani’den bilgiler de almak suretiyle, bu güzel halkı daha iyi tanıyabilme olanağını elde ettik.
Müze, Ağaç, Taş, Metal ve Tekstil bölümlerinden oluşuyor. Benim ilgimi çeken en güzel şey ise, 4 Müzisyen heykeli oldu. Bunlardan birisi Çift Telli Saz, birisi Daire (Def), öteki Kemane çalışıyor; sonuncu ise Okuyucu (gazelhan) idi.
Başkent
İşkodra’daki ziyaretleri tamamladıktan sonra yola çıkıp akşama doğru Başkent Tiran’a geldik. Dajti Otelinin önündeki volta devam ediyor.
Başkentte, bir şeylerin değişmekte olduğu muhakkak. Örneğin Ramiz Aliya, Enver Hoca tarafından konulan bazı baskıları kaldırmış, bazılarını da hafifletmiş. Hal böyle olunca, Arnavutlar da başlarını daha dik tutabiliyorlar.
Enver Hoca Müzesini gezerken, içimde O’na karşı bir kızgınlık doğdu. Çünkü O’nun komünizm adı altında uyguladığı faşizan sistem, Arnavut kardeşlerimizi Türkiye’den kopardı! Oysa, Türkiye ile Arnavutluk çok daha sıkı bağlarla biribirlerine bağlı olarak, dünya coğrafyasında yer alabilirlerdi.
Görüştüğüm Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Yorgo Mılitsa, “Türkiye ile ilişkilerimiz yüksek seviyede. En iyi ilişkiyi Türkiye ile kurduk…” dedi.
Korça
17 Temmuzda Tiran’dan ayrılıp, Elbasan üzerinden Korça’ya geldik ve İlirya Oteli’ne yerleştik. İşkodra’da hava serin ve yağışlıydı. Tiran ise sıcaktı. Korça’ya geldiğimizde de tam bir yayla havası koklamaya başladık.
Bu tarih itibariyle Korça’nın merkez nüfusu 57 bin; köyleriyle birlikte ise 200 bin…
9. Yüzyılda kurulan şehir; 14. Yüzyılda yeniden inşa edilmiş. 15.Yüzyıldan itibaren de Osmanlı belgelerinde kaydı var. Padişah, Panarit Köyünden, İlyas Mirahor’a burayı “Vakıf” olarak vermiş. Çünkü Mirahor, İstanbul’un işgaline iştirak etmiş. Başlangıçta Korça, bir kale ve küçük bir köydü. Bir cami ve hamam inşa edildi. Sonra ticaret ve zenaat başladı. 17-18. Asırlarda gelişti. Giderek hristiyanlık merkezi oldu. 1783’de Tepedelenli Ali Paşa’nın yönetimine geçti.
19.Yüzyılda en önemli ticaret ve kültür merkezi oldu. Arnavutluk’un öteki kentlerinden çok farklıydı. Yün işletmesi meşhurdu. Arnavut Dulu meselesi ilk olarak burada ele alındı. 7 Mart 1887’de ilk Arnavutça Okul burada açıldı. 1916’da Özerk bölge ilan edildi.
Müzeler
Korça’da Eski bir katedralin yerini Orta Çağ Tarihi Müzesi haline getirmişler. Burayı ziyaret ederek Müze Memuru İlia Karanca’dan bilgiler aldık. Müzede hristiyanlık ve islâmiyetle ilgili eserler bulunuyor. Müze memuru, “Arnavut mimarlar, İstanbul’u bile ihya ettiler” deyince tebessüm ettim. Kuytim Nuro da, “Mimar Sinan Arnavut’tur” dedi.
Enver Hoca Müzesi ve Maarif Müzesi, Korça’da ziyaret ettiğimiz müzeler arasındaydı. Özellikle Maarif Müzesi’nde edindiğim bilgilerden sonra, günlüğüme not ettiğim düşüncelerimi buraya almak isterim:
“…Anlaşılıyor ki Korça’nın, Arnavut Eğitim tarihinde önemli bir yeri var. Ayrıca Arnavut eğitiminin millî olmasında da hristiyan Arnavutlar’ın rolü büyük. Zeki hristiyanlar, Müslüman Arnavutlar’ı, Osmanlı’dan koparmanın yolunu böyle bulmuşlar. Bunu yaparlarken de Osmanlı İmparatorluğu’nda paşalık, valilik yapmış olan Vasko Paşa gibilerden de istifade etmişler. Belki de onlara Türkler de yardım ettiler? Esasen Arnavut-Türk biribirine öyle kaynaşmış ki…Merhum Mehmet Çakırtaş ‘Arnavudum’ derdi ama, şovenist bir Türk’tü…Mehmet Akif, ‘Ben ki Arnavudum’ derdi, ama Milli Marşımızı yazdı. Çanakkale Zaferi için en güzel şiiri yarattı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Tepedelenli Ali Paşa aslında Türk idiler. Enver Hoca’nın babası Halil Hoca, imanlı bir Osmanlı değil miydi? Kuşkusuz bu devletin bireylerine bir milli şuur verilmelidir; ama bu yapılırken Türkiye ile fiziki bağları koparmak; adları-sanları değiştirmek doğru mudur?..”
Ayrılış
19 Temmuz 1989 Tarihinde Korça’dan hareketle, önce Pogrades’e uğrayıp bir yemek yedik; sonra Cafesan kapısından çıkıp, Makedonya’ya girdim.

Yazarın Diğer Yazıları