İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK -2-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Kartallar Yuvası
O dönemde Arnavutluk için, çeşitli yakıştırmalar yapılıyordu. Örneğin “Kartallar Yuvası” veya “Ekmeğini Taştan çıkaranların Ülkesi” deniliyordu. Bu tanımlamalar aslında doğruydu. Hatta ben şu yakıştırmada da bulunmuştum:”Onurlu İnsanlar Ülkesi”. Ama bir gerçek vardı ki, Arnavutluk yoksuldu! Arnavutluk insanı özgür değildi! Arnavutlar robot yapılmışlardı! Parti ve Enver Hoca ne derse doğru kabul ediliyordu…
O güzel insanlar, “Bir lokma, bir hırka” anlayışı ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Belki fazlasını istemiyorlardı ama, bir yabancının üzerinde gördükleri giysilere ve takılara büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Ankara’da diplomat olarak görev yapmış olan dostlarımız bize görünmemek için kaçıyorlardı. Çünkü evlerine bir çay için bile davet edebilmeye maddi olanakları yoktu.
Hatta, bazı resmi kuruluşlarla yapacağımız görüşmeleri dahi, otelde yaptık. Zira, o kuruluşların büroları sade ve gösterişten uzak olduğu için, adeta bana göstermeye utanıyorlardı!…
Örneğin, Arnavutluk’taki tarımsal çalışmalar ve kooperatifçilikle ilgili olarak görüşme yapmamız planlanan Fatmir Camalati ve Halil Mulay, bana gerekli bilgileri otelde verdiler. 1970’li yılların komünist kooperatifçilik sistemiyle ilgili bilgileri burada vermeyi gereksiz görüyorum.
Stalin Hayranlığı
Arnavutluk’taki fikir platformu Maksist-Leninist düşünce üzerine oturtulmuştu. Tabii bir de Enver Hoca’nın düşünce ve ilkeleri vardı. Ayrıca Lenin’den sonraki çalkantılardan sonra SSCB’nin başına geçen Stalin seviliyor ve beğeniliyordu. Dajti Otelinin yanındaki Stalin heykelini görünce, o adama karşı nefretim daha da artıyordu. O’nun, özellikle Türk ve Müslümanlara karşı yaptığı mezalimi söylediğimde, Ferit’i ikna edebilmem mümkün olmuyordu.
Yazarlar ve Sanatçılar Birliği
Tiran’da bulunduğum süre içerisinde, sürekli görüşmeler ve ziyaretler yaptık. Yazarlar ve Sanatçılardan Birliği bunlardan biriydi. Bu Birliğin üyeleri, Arnavutluk basınının da temsilcileri ve yazarlarıydı. Açıkçası, ülkedeki bütün yayınlar, bu Birlik tarafından yapılıyordu. Yayınlanan dergilerin birisi Nintori Dergisi’ydi ve bu dergi, değişik konuları içeren makaleler yayınlıyordu. O günlerde derginin Yazıişleri müdürlüğü’nü eserleri Türkiye’de de basılan yazan İsmail Kadare yapıyordu. Ama; hic kuşkusuz, Emek Partisi’nin ilkeleri doğrultusundaki yazılara yer veriyordu. Yazar Ziya Çela, Hüseyin Sinani ve Toma Fraşeri, Drita Redaksiyonunda görüştüğümüz kişilerdi. Terrübeli bir gazeteci ve yazar olan Toma, Şemsettin Sami’nin köydeşiydi ve ona “dedem” diyordu. Birliğin yayımladığı önemli bir yayın da Drita Gazetesi’ydi. Hosteni adlı mizah dergisi de kayda değer yayınlardan biriydi.
Naim Fraşeri’nin adını taşıyan yayınevi, önemli kitapların basımını ve yayınını sağlıyordu. Bu yayınevinin bastığı kitapların tirajı 15-30 bin arasında değişiyordu.
Birlik Başkanlığını Şair-Yazar Dritro Agoli yapıyordu. O’nun “Ana Arnavutluk” adlı destanının 230 bin nüsha basıldığını söylemişlerdi. Agoli bana, Birlik olarak, Türk yazarlarının eserlerinin de çevrilip yayımlandığını söyledi. Örneğin Yaşar Kemal ve Aziz Nesin’in eserleri tekrar tekrar yayımlanmış.
Halk Kültürü Enstitüsü
Tiran’da ziyaret ettiğim kuruluşlardan birisi, Halk Kültürü Enstitüsü idi. O günlerde Enstitünün Müdürlüğünü (daha sonraları Kültür Bakanlığı yapan) Prof.Alfred Uçi yapıyordu. Bu Enstitü’nün 4 Şubesi vardı.
1. Ağız Folkloru: Bu şubede halk şiiri ve halk hikayeleri derlenip değerlendiriliyordu.
2. Etnomüzikoloji ve Koregrafi.
3. Materyal Kültürü: Bu şubede ziraat, hayvancılık, zenaatler, halk giysileri derlenip değerlendirilmektedir.
4. Canlı Kültür: Eski ve yeni yaşama biçimi, gelenekler, görenekler ele alınmaktadır.
Müdürün söylediğine göre, Arnavutluk Folkloru ile ilgili çalışmalar 19.Yüzyılda başlamış. Timi Mitko, Yani Ureto ve Fraşeri Kardeşler bu konudaki öncülermiş. Çalışmalar 20.Yüzyılda hızlanmış; ama önceleri, kişisel çalışmalar yapılıyormuş. 1945’lerden sonra ise, Halk Kültürü çalışmaları devlet eliyle yapılıp desteklenmiş ve Enstütü kurulmuş.
Enstütü sadece Arnavutluk’ta değil, Kosova, Makedonya, Karadağ, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’de yaşayan Arnavutlar’ın halk kültürünü de derleyip değerlendirmekteymiş.
Bir ara Nasreddin Hoca ile de ilgilenmişler ve Buharalı Nasreddin adlı bir kitabı tercüme edip yayımlamışlar; fakat, fıkraların dinsel ağırlıklı oluşunu nedeniyle kitap toplatılmış!…
Alfred Uçi, Türk folklorcularıyla yakın ilişkiler kurulmasını ve birlikte çalışmalar yapılmasını arzu ettiklerini söyledi.
KRUJA
Bir gün Kruja kentine doğru yola çıktık. Yolda Kazma Kasabasında mola verip, buradaki bir tarımsal kooperatifin çalışmalarını gördük. Bu Kasabayı geçtikten sonra Kruja’ya ulaştık. Esasen Kruja, Tiran’a yakın bir kent.
Kruja ünlü İskender Beyin doğum yeridir ve İskender Bey, Kruja Kalesi’ne kapanıp, Osmanlı Ordusuna karşı uzun süre direniş göstermiştir.
Kruja şehitliğini geçip, minareye tırmanır gibi, Kaleye tırmandık. Kentin merkezinde, İskender Beyin at üzerindeki heykelinin bir kopyası bulunuyor.
Kruja Kalesinden, Tiran ve Adriyatik denizi görülmektedir. Ovanın ortasındaki Fushe Kruja (Kruja Ovası) kenti ve Çimento Fabrikası net olarak seyredilebiliyor.
Ve Kruja’dan, güneşin batışını seyretmenin zevkine doyum olmuyor!…Burada Ferit Duka’nın şu sözünü kaydetmiştim: “Arnavut ve dağlar tarih boyunca birlikte, kardeş gibi yaşamışlardır…”
Kruja halkını ben, bize çok yakın buldum. Buradaki halk, biribirleriyle daha kaynaşmış durumda.
O günlerde Kale restore ediliyordu Enver Hoca, burada yeni bir müzenin inşasını emretmiş. Kale çıkışında bulunan çarşı, yüzyıllarca otantik biçimiyle korunmuş. Dükkanların şekli ve iştigal mevzuları da hiç değişmemiş. Tüm eski zenaatler burada yaşatılmaktadır. Dolayısıyla salt Kalesiyle değil, kaldırımları, dükkanları ve zenaatleriyle bu çarşı baştan başa, canlı bir müze görünümündedir.
Din Konusu
Ferit’le zaman zaman İslâm Dininden söz ettik. O’na dayanamayıp sorduiğum sorulardan biri şuydu: “Yahu Ferit, Enver Hoca’nın babası, Anadolu’daki bazı kentlerde mütftülük yapmış. Yani bir din adamının oğlu. Doğduğu Ergiri (Gjirokastra) kenti de bir Müslüman kent olarak dikkati çekmektedir. Hal böyle iken, Enver Hoca, nasıl oluyor da, ateist ve komünist oluyor?…”
Ferit, bu soruma şu yanıtı verdi: “Başkovasa der ki: Arnavudun dini Arnavutçuluktur! Yani Milliyetçiliktir!…”
Deprem Bölgesi
13 Temmuz sabahı, İşkodra’ya müteveccihen Tiran’dan ayrıldık. Kazma Ziraat Merkezinden geçerek Fushe Kruja kentine girdik. Oradan Mamuras Kasabasına yöneldik ve o arada Burizanı Tarımsal Kooperatifinin bilinçli ve verimli çalışmalarını gözlemledik. Daha sonra da Laç kentine girdik. Ferit Duka Laç’taki Gübre Fabrikası’nda Fosfatlı Gübre imal edildiğini, Azotlu Gübrenin ise Fier kentindeki fabrikada üretilerek tüm Arnavutluk’a gönderilmekte olduğunu söyledi. Bir işçi kenti olan Laç’ta bir de Sülfirik Asit Fabrikasının olduğunu da o arada öğrendik.
İŞKODRA
İşkodra kentine ulaşınca doğru Rozafa Oteli’nin 208 No.lu odasına yerleştik.
O tarihteki verilere göre, İşkodra’nın nüfusu 70 bin. Nüfusun 40 bini çeşitli iş yerlerinde işçi olarak çalışmaktadır. Sanayi üretiminin % 10,2’si burada yapılmaktadır. İhraç edilen turistik eşyalar, İşkodra’da üretiliyor. Vilayet dahilinde Yüksek Pedagoji Enstitüsü, Migeni Tiyatrosusu, Filarmoni Orkestrası, 25 ortaokul, 208 ilkokul, 145 Kültür Evi ve müzeler bulunuyor.
18.Yüzyılda İşkodralı Mustafa paşa tarafından yaptırılan cami sağlam olarak duruyor, ama minaresi yıldırım çarpması sonucu, yıkılmış.
Buna ve Drim Nehirleri İşkodra’da birleşip, Adriyatik’e dökülüyor. İşkodra Kalesi’nden bakılınca, iki nehirin kucaklaşıp birleşmeleri harika bir şekilde görülmektedir.
İşkodra Kalesi, 120 Metre yükseklikteki ve tepe üzerine görkemli şekilde kurulmuş. Tarihi araştırmalara göre Kale M.Ö.1.Yüzyılda inşa edilmiş. İlir ve Roma’lıların savaşlarına sahne olmuş. Zaman zaman da restore edilmiş. Kale’nin üzerinde 13. Yüzyılda inşa edilen bir kilise, Osmanlı İmparatorluğu döneminde cami haline dönüştürülmüş. Hikaye edilir ki; Kale, Roza ve Fa adlı iki kızkardeş tarafından kurulmuş ve bu nedenle kalenin adı Rozafa Kalesi olmuş. Kaleden aşağıya inen dönerli merdivenle, üç ayrı istikamete giden yollardan Buna Nehri, Drim Irmağı ve Kalenin öte yakasındaki Bahçelik Mahallesi’ne çıkılıyormuş.
Kalede su sarnıçları, gözetleme kuleleri, iç-içe iki giriş kapısı, zindanı, burçları sapasağlam duruyor. Her yıl restore için ödenek ayrılıyormuş. Kale içindeki kaldırımlar, komutanlık karargâhı ve bazı yapılar da, yeni yapılmış gibidir. Kalede üç ayrı toplanma yeri var. Süvariler ve piyadeler için ayrı bölümler bulunmaktadır.
İşkodra Kalesi, ayrıca, üç ayrı kalenin ortasındadır. O üç kale ile İşkodra Kalesi, daimi olarak temas halindeymişler. Bunlar Danya Kalesi, Lej Kalesi ve Drişti Kalesi’dir.
Kale Komutanının karargâh binası olarak kullandığı taş binanın, müze haline getirileceğini söylediler. Kale’nin yabancılar tarafından zaptedilmesi halinde bile, bu karargâh binasının ele geçirilmesi mümkün değilmiş.
Bir Efsane
Kalenin inşası için İşkodralı üç kardeş görevlendirilmişler. Bunlar kolları sıvayıp inşaata başlamışlar. Ancak gündüz ördükleri duvarlar, akşam olunca yıkılıyormuş. Ne yaptılarsa fayda vermemiş ve inşaat bir türlü ilerleyememiş. Çaresizlik içinde düşünürlerken yanlarından geçen bir ihtiyar “Ne düşünürsünüz, be?…” diye sormuş. Bunun üzerine ihtiyar; “inşaatın temeline kan akıtmanız gerek, ama bu kan insan kanı olmalıdır; aksi halde inşaatı yapamazsınız” demiş.
Üç kardeş baş başa verip, düşünmüşler ve şu karara varmışlar. Eşlerinden birisini kurban edecekler. Ancak bu seçim şöyle olacak; yarın, inşaata yemeği hangisinin eşi getirirse, o kurban edilecektir…
Akşam olunca büyük ve ortanca kardeşler, karılarına durumu anlatmışlar; ama küçük kardeş, karısına bir şey söylememiş.
Ertesi günü, büyük ve ortanca gelinler birer bahane bulup, yemek işinden kendilerini sıyırmışlar! İş de küçük geline kalmış. O ise henüz emzikli olan yavrusunu uyutup, hazırladığı yemekleri, inşaata götürmüş. Orada kendisine, kardeşlerin aldıkları karar anlatılmış; gelin de çaresiz bu karara uyacağını, ama bir şartının olduğunu söylemiş:
“Yavrumu size emanet ediyorum, ona iyi bakın. Mademki beni bu inşaatın temeline gömeceksiniz, peki! Ancak. Henüz emzikli olan yavrumun emebilmesi için, memelerimi dışarıda bırakın, aksi halde kabul etmem!…”
Gelinin dediğini yapmışlar. Memeler dışarıda kalmak üzere, toprağa gömmüşler ve üzerine de duvarları örmüşler. Neticede inşaat sür’atle bitirilmiş.
Rivayet edilir ki; İşkodra Kalesi’nin cümle kapısından geçildikten sonra karşınıza çıkan ikinci kapının tam üzerinden, yüzyıllardır süt damlamaktadır; bu süt, o körpe gelinin sütüdür. Bugün de, südü çekilen emzikli kadınlar, o taşların arasından damlayan südü içince, memelerindeki süt çoğalır!…

Yazarın Diğer Yazıları