İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK-2003 -13-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

LİBRAJ
Karadağ’ın Kotor kentinde düzenlenen Balkan Türkoloji Kongresi’ne gidecektim. Bunun için önce Makedonya’ya; sonra Arnavutluk’a uğrayarak, bu seyahati gerçekleştirmeyi planladım. Struga’da dostum Züber Musai’ın önerisiyle, Arnavutluk’un Libraj kentinde ikamet eden, folklorcu dostumuz Sadi Halili’ye başvurduk. Sadi Halili, Züber’in Frangova’da kurduğu Sazet Derneği’nin halk oyunları topluluğunun koregraflığını yapmış ve bu topluluğun, kimi yarışmalarda birincilik elde etmesini sağlamıştı. Başarılı bir dans uzmanıydı ve kendisi de, Arnavut halk oyunlarını fevkalade güzel oynar; oyunlara estetik katardı. Ne yazık ki, bir süre önce yakalandığı ve ihmali yüzünden tedavi ettiremediği şeker hastalığından kurtulamamış ve bacaklarının ikisi de dizlerinin üstlerinden kesilmişti. O sportmen ve fırtına dansçı, maalesef tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştu.
02 Eylül 2003 sabahı Sadi Halili, yakın arkadaşı Tomor Kasa’nın arabasıyla Struga’ya geldi. Sonra birlikte Struga’dan ayrılıp, Cafesan sınır kapısından geçerek, 30-40 dakikalık bir yolculuktan sonra Libraj kentine ulaştık.
Öğle yemeğini, Sadi’nin öğrencisi olan Vladimir Duro’nun lokantasında yedik. Menüde kızarmış keçi eti vardı. Sonra Sadi’nin evine gittik. Karısı Feride Hanım ve daha önceden tanıdığım kızı Bruno, içtenlikle karşıladılar. Mehmet Akif Türk Koleji’nden mezun olduğu için Türkçe konuşabilen bir kızı da çağırdılar ve onun aracılığı ile, akşama değin evde oturup sohbet ettik. Bruno çok terbiyeli, seviyeli ve mükemmel çeviri yapabilen bir kızdı…Akşam yemeği için de aynı lokantaya gittik.
Arnavutluk’un büyük ölçüde değişime uğradığı, daha Libraj’da iken belli oldu. Artık Arnavutluk, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u değildi. Artık, dünyanın neresinde ne varsa, o şeyi Arnavutluk’ta da bulmak mümkündü. Mercedes araba bolluğu, çim sahalarda oynanan minyatür futbol maçları, uzun yıllar tek kanala mahkûm olan televizyonda 4-5 tane özel kanal, yayımlanan Meksika-Brezilya dizileri var. Arnavutlar TRT-İnt televizyonunu rahatlıkla izleyebildikleri gibi, uydu anteni olanlar, Türkiye televizyonlarının bir kısmını izleme olanağını buluyorlar.
Komünizm döneminde, Leninizm’den mülhem, Vladimir gibi adlar konulurken, artık İtalyan etkisiyle Sergio gibi adların konulması da ilginç bir gelişmeydi. Ama bir başka gelişme de, yüreğinde iman olanların, inandıkları İslâma dönmeleriydi. Yeni camiler inşa ediliyor; yollar yeniden düzenlenip asfaltlanıyordu…
Geceyi, Sadi’nin evinde geçirmiştim. Sabah kahvaltısı için Vladimir’in lokantasına gitmiştik. Sadi ve Tomor’la yola çıkıp Elbasan’dan geçerek mutad veçhile dağlara tırmanmıştık. Daha önce birkaç kez geçtiğim, tanıdık yollar…Ama insanların çehreleri değişmişti; dünyaya bakışları, yaşama sevinçleri yüzlerinden okunuyordu. Kısacası insanlar daha mutlu görünüyorlardı.İki saat sonra Tiran’a girdiğimizde, yoğun bir trafikle karşılaştık. Hey-hat! 2-3 aracın zor görüldüğü Tiran’da şimdi, araba kaynıyordu. Parkın tam ortasında olan İskender Bey heykeli kenara çekilmişti.. Parkın bir kısmını meydana dahil etmişlerdi. Devrim Müzesi, Enver Hoca Heykeli falan kalmamıştı; ama Opera ve Tiyatro binası duruyordu.
Tiran Belediyesini başarılı bulmuştum. Zira yolları genişletip, yeni bir düzene sokuyorlar ve temizlik işlerine de daha fazla önem veriyorlardı. Ayrıca iç ulaşım için, yeni otobüsler sefere koyulmuştu.
Arnavut halkı demokrasinin keyfini çıkarıyordu. Ama bunu, başkalarının hak ve özgürlüklerini göz ardı ederek yapmaları hoş değildi. Örneğin kırmızı ışığa aldırmadan trafik kurallarını çiğneyenlerin sayısı çoktu. Polisin bu duruma göz yummasını anlayabilmek de benim için mümkün olmadı!…
Dajti Oteli benim, Tiran’daki odak noktamdı. Bir anlamda bu otel benim ilk göz ağrımdı. Burada en iyi şekilde ağırlanmıştım. Zaman zaman otelin yanında Cafede oturup kahve içerek, gelip geçenleri seyretmiştim.
Türkiye’den giden Türkler, Arnavutluk’ta irili ufaklı iş yerleri açmışlardı.
Tiran’da birkaç gün kalmayı tasarlamıştım. Bir Türk’ün önerisiyle, Ambassador Oteli’nde geceliği 30 Euro olan bir odaya yerleştim.Akşam saatlerinde kadim dostum (ve artık) Prof.Dr. kimliğiyle üniversite hocası olan Ferit Duka otele geldi. Kucaklaştık. Bizim Ferit, aynı Ferit’ti. Saçları ağarmış, ama yüzündeki gülücükler aynıydı. Ferit’le bir süre dolaştıktan sonra, tıklım tıklım dolu olan bir lokantaya girdik.
Ertesi gün, Tarih Enstitüsü’nde Gazmend Şpuza ve Ferit’i ziyaret ettim. Sonra Ferit’le çıkıp, yürüdük. Sofra adlı Cafe-Restorana gidip, çay içtik.
Ferit’e tanıdığım dostları sordum. Ulvi Lulo ve Osman Osmani ölmüşler! Nesip Kaçi Viyana’da, Kuytim Nuro da ABD’nde imişler. Gilani Şehu, İskender Şukupi, Akil Payenga, Vladimir Halil Pulaj’la görüşebilmem, hatta telefonla da ulaşabilmem mümkün olmadı!
Siyaset
O tarihlerlerde Arnavutluk’ta Yerel Seçimler vardı. Salih Berişa ile Fatos Nano, yoğun bir propaganda faaliyeti içerisindeydiler. Müslüman Arnavutlar’ın organize olamamaları yüzünden, hristiyan Fatos Nano iktidardaydı ve Başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Onları iyi tanımamış olmama rağmen benim izlenimim oydu ki; Fatos Nano, fırıldak bir adamdı; ama Salih Berişa her bakımdan ciddi, seviyeli ve güven verici bir insandı.
Aslında iktidarda kim olursa olsun, önemli olan, artık Arnavutluk’un dışa açılması; ekonomisinin düzeltilmesi gerekiyordu.Zaten nüfusu az olan Arnavutluk gençleri, geçimlerini temin edebilmek için, başta İtalya olmak üzereAvrupa’nın çeşitli ülkelerine, ABD ve Kanada’ya gidiyorlardı. Üstelik bunlar çile çekmiş, mesleklerinde belirli bir başarı düzeyine ulaşmış gençlerdi.
Arnavutluk için turizm, en önemli sektör olmalıydı, ama nedense, bu hususta atılması gereken somut adımlar bir türlü atılmıyordu?…400 Km.lik sahil şeridi halâ yatırım ve yatırımcılar bekliyordu. Buralarda yapılacak turizm yatırımları, bütün Avrupa’yı buraya çekerdi. Esasen komşu Makedonya ve Kosova’dan akın akın turistler geliyor; berbat otellerde konaklayıp, döviz bırakıyorlardı.
Yunanistan, Arnavutluk’a iyice girmişti. ABD ise, yatırımcılarının dışında askerleriyle de buradaydı. Ben orada iken Ambassador Oteli’ne ABD askerleri geldiler. İçlerinde bir de kadın asker vardı. Burada yapılan mitinglerde de ABD bayrakları dalgalanmaktaydı.
İşkodra
05 Eylül sabahı “Zogu İ Zi” adlı durağa giderek,, İşkodra’ya gidecek olan minibüse binip yola çıkmıştım. Saat 08.15 de Tiran’dan hareket eden dolmuş-minibüs, iki saat sonra İşkodra’ya girmişti. Daha önce de geldiğim bu kadim kentin Kalesi, camileri, kiliseleri ve Nurten’le kaldığımız Rozafa Oteli, aynen duruyordu
Saat 12,15’de İşkodra’dan ayrıldıktan kısa bir süre sonra Kötü, berbat bir yoldan giderek sınıra ulaşmış Arnavutluk’tan çıkıp, Karadağ’a girmiştim.

Yazarın Diğer Yazıları