İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK -4-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Draç Arkeoloji Müzesi
İlimler Akademisine bağlı olarak faaliyette bulunan Draç Arkeoloji Müzesi müzecilik anlayışı bakımdan kusursuz bir müessesedir. Burayı ziyaretimizde Müze Asistanı Agim Kavaya, ayrıntılı bilgiler verdi.
Müzenin Müdürlüğünü, Arnavutluk Arkeolojisinin bir numaralı ismi Vangel Toçi yapmaktadır. Toçi, geniş kapsamlı İlir Adları Tarihi kitabının da müellifidir. O’nun bu çalışmalarından sonra, Arnavutlar, yeni doğan çocuklarına, bu kitaptan seçtikleri isimleri vermektedir. Ben Nasrattınoğlu olarak, Arnavutlar’ın tamamının, İlir soyundan geldiklerine inanmıyorum.
Antik Tiyatro
Vangel Toçi nezaretinde Draç merkezinde yapılan kazılar neticesinde, Antik bir Tiyatro ortaya çıkarılmış. Bizim orada bulunduğumuz günlerde kazılara devam ediliyordu. M.S.1-2. Yüzyılda Roma İmparatoru Adriano tarafından yaptırılan tiyatro elips biçiminde olup genişliği 120, yükseklik ise 27 Metredir. Toçi, buranın Balkanlar’da 20.Yüzyılda bulunan en büyük tiyatro olduğunu söyledi.
Yapılan kazılarda elde edilen malzemelerden anlaşıldığına göre tiyatronun inşasından itibaren, Orta Çağ’a kadar burada onarımlar, inşaatlar yapılmıştır. Tiyatronun içinde, 9.yy’da bir kilise inşa edilmiş; mezarlık oluşturulmuş. Kilisenin önemli bir kısmı sağlam olarak durmaktadır. Keza mozayiklerin bir bölümü de sağlamdır.
Tiyatronun yüzeye çıkmış bölümlerinden anlaşılmaktadır ki; vahşi hayvanların muhafazası için özel bir bölüm; onlara yem atılan bir delik; onların arenaya çıktıkları tünel ve çıkış kapısı vardır. Gördük ki burada, filmlerde gördüğümüz gladyatörler arasında ve onların aç bırakılan vahşi hayvanlarda dövüştürülmeleri gibi olaylar da cereyan etmiştir.
Draç tarihinde, üç büyük deprem olduğu halde, bu tiyatro sağlam olarak ayakta kalabilmiştir.
Draç Hakkında Bilgiler
Draç, M.Ö.627’de Yunanlı’lar tarafından kurulmuş, Ama onlardan önce burada İlirler’in yaşamış olduklarına dair belgeler bulunmuş. Draç’ta İlirler’in Tavland kolu yaşamış. Daha sonra önce Romalı’lar, sonra da Bizanslı’lar hüküm sürmüşler.
Ülkede Arnavut prenslikleri oluşurken, Draç’ta Topiya Prensliği kurulmuş. Sonra Venedikli’ler gelip Draç’ı ele geçirmişler. 1502’de de Osmanlı İmparatorluğu egemenliği başlamış. Draç’ta 2600 yıllık, sürekli bir yaşamın mevcut olduğu söylenmektedir.
Tarih içerisinde Draç Kalesi surlarının üzerinde yan-yana üç atlının geçebildiğine ilişkin, belgeler bulunmuş.
Kentin 1979’daki nüfusu 80 bindir. Oysa bu kentte, tarih içerisinde, 150 bin kişinin yaşandığı dönemler olmuş. Devrimden sonra kent, modern bir gelişim sürecine girmiş. Halkın yaşama biçimi de değişmiş.
Akşam saatlerinde hemen herkes kentin ana caddelerine çıkıp tur atmaktadır. Tek-tük motorlu araçlar da onları rahatsız etmiyor.
KAVAİA
19 Temmuz’da Draç’tan ayrılıp, Ergiri (Gjirokastra)’ye müteveccihen yola çıktık. Kısa bir süre sonra Kavaja kentine ulaştık.
Ünlü Mehmet Ali Paşa ile birlikte anılan Kavala’yı çağrıştıran Kavaja (Kavaya) küçük bir sanayi kenti. Kent içerisinde bir tur atarken öğrendiğimize göre; burada kâğıt, yağ, cam, halı, kiremit, çivi-vida fabrika ve atelyeleri kurulmuş. Kentin içi de çevresi de yemyeşil, bağ ve bahçelerle çevrili.
Kavaja’dan sonra içinden geçtiğimiz Rogozhine kasabası, devrimden sonra oluşan küçük bir yerleşim birimi.Burada da yağ, sabun, pamuk, urgan atelyeleri kurulmuş.
Rogozhine’yi geçince, geniş ve verimli Myzeqeya Ovası başladı. Bu ova, eskiden bataklık imiş; devrimden sonra kurutularak, verimli hale getirilmiş. Myzeqeya Ovası, Arnavutluk’un en geniş ve büyük ovası imiş. Yol boyunca zeytinlikler ve incir ağaçları gördük. Ovanın hemen tamında tarım ürünleri ekiliydi.
Sonra Lushnja kentine ulaştık. Ferit Duka, bu kentin, Arnavutluk’un tarım merkezi olduğunu söyledi. Burada Yüksek tarım Enstitüsü varmış. Burası da yeni bir kent. Esasen bugüne kadar gördüğüm kentlerin hepsi de yeniden yapılanmışlardı. Lushnija’da plastik ve kâğıt fabrikaları bulunuyor. Ayrıca Tiran Üniversitesi’ne bağlı bazı bölümlerde de yüksek tahsil yapılıyormuş.
Daha sonra Arnavutluk’un önemli kentlerinden birisi olan Fieri’ye girdik. Burası ülkenin petrol bölgesinin Merkezi durumunda.. Kentin etrafındaki tepelerde petrol kuyuları bulunuyor. Bu nedenle kentte bir Rafineri var. Bundan başka bu kentte, üre, pamuk, yağ, halı ve un fabrikaları açılmış.
TEPEDELEN
Yolumuzun üzerindeki bir başka kent de Tepedelen (Tepelone) idi. Ünlü Tepedelenli Ali Paşa’nın adıyla bütünleşen bu kente girmedik ve yanından geçip yola devam ettik. Görebildiğim kadarı ile Tepedelen, sırtını yalçın kayalara dayamış; yönü vadiye ve ovaya dönük, görkemli bir kent.
Tepedelen’i 9 Km. geçince Arnavutça adı Uyi İ Ftoktı olan bir pınarın başında durduk. Buz gibi bir su, hemen orada kayaların arasından fışkırıp, bir şelale yaratarak akıp gidiyordu. Burada nefis bir yoğurt yedik. Yolcular burada mutlaka konaklayıp ya yemek yiyor ya da en azından bir su içip gidiyorlardı.
ERGİRİ (Gjirokastra)
Ve Draç’tan çıktıktan tam 5 saat sonra Ergiyi (Gjirokastra)’ye ulaştık ve Çajupi Oteline yerleştik. Otele adı verilen Andon Zako Çajupi, ünlü bir Arnavut şairi olup, bağımsızlık mücadelesinde kahramanlıklar gösteren bir halk kahramanı. Asıl adı Andon Zako olup, Çajupi, onun takma adıdır.
Ergiri, sırtını Sopoti Dağı’na dayamış; karşısında ise Çajupi Dağı bulunuyor. Şehrin, dağın eteklerinde kurulmuş olmasının nedenini, ekilebilir arazinin, yerleşime açılmaması olarak izah ediyorlar. Ama bana göre asıl neden, savunma güvenliğinin daha kolay sağlanabileceği düşüncesi olmalıdır. Enver Hoca’nın da doğum yeri olan Ergiri şehri, Kalenin çevresinde oluşmaktadır.
Ergiri, bütünüyle doğal bir müze gibi. En yeni ev, en az 100 yıllık. Bizim Safranbolu’yu koruma altına aldığımız gibi, Arnavutlar da Ergiri’yi koruyorlar. Kent içerisindeki çarşıda bulunan küçük berber dükkanları, sigara vetütün satılan, kulübemsi yapılar, Arnavut kaldırımı döşeli sokaklar, caddeler, adeta özel olarak koruma altına alınmış?…
Kentin gezinti merkezi Çerçiz Meydanı’dır. Bu meydanda Çajupi Otelinin hemen önünde Çerçiz Topuci adlı halk kahramanının heykeli var. Meydanın bir yanında Almanlar’ın katlettiği Kokidhima ve Bule Naidi kardeşlerin bitişik büstleri; karşıda ise asırlık çınar ağacı bulunuyor. Bu büst ve heykele, halk tarafından her gün çiçekler konulmaktadır.
Ergiri’de ziyaret ettiğimiz ilk yer, Enver Hoca’nın doğduğu Müze-Ev oldu. Orada bizi Müzeler müdürü Lefter Dilo bekliyordu. Ergiri doğumlu olan Necip Alpan Hoca’nın verdiği kitapları Lefter Beye teslim ettikten sonra evi gezmeye başladık. Enver Hoca’nın evi, bizim Afyonkarahisar’daki eski evlerden herhangi birisinden farksızdı. Evi içerisindeki mefruşat, Anadolu’nun herhangi bir evindekinin aynıydı. Enver Hoca’nın doğduğu odadaki yer minderleri, sırt yastıkları, tüm odaların tavan işlemeleri, odalardaki dolaplar, gusulhane vb. tıpa-tıp, bir Müslüman-Türk ailesinin evindekilere benziyordu.
Enver Hoca’nın, çocukluk yıllarından itibaren mevcut fotoğraflarından seçmeler, odalarda sergilenmekteydi. Odalara, “İtalyan Faşizminden Kurtuluş Odası”, “İdris Guri Odası” gibi adlar verilmişti. Evin içerisinde, etnografik değeri yüksek olan eşyalar da vardı.
Ergiri Kalesi
Gerçekten çok görkemli olan Ergiri Kalesi M.S.506’da kurulmuş. İnşaat sırasında her gün 1500 işçi çalışıyormuş. Pek çok işçi burada ölmüş. Kimi zaman yıkılan duvarların arasından insan kemikleri çıkıyormuş!…O dönemde Bisans İmparatoru Justinyanus’tur. Daha sonraki Osmanlı Döneminde ise Kale, genişletilmiştir.1812- 1822 yıllarında da Tepedelenli Ali paşa bir kez daha restore ettirmiştir. Zira Ali Paşa, bu Kaleyi çok sever; sık sık hava değişimi için gelirmiş. Rivayete göre Ali Paşa, hazinelerini de bu Kalede muhafaza edirmiş.
Ergiri Kalesi balık sırtı biçiminde inşa edilmiş. Bu nedenle kentin iki yakası da kontrol altında tutulabiliyormuş. Kalenin genişliği, 2000 Kademden fazla imiş. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kale ile ilgili geniş bilgiler vermiş. Yakın tarihteki İtalyan saldırısında kent halkı tümüyle kaleye sığınmış. Şimdi bile Bu kaleden savunma için yararlanmak mümkündür.
Lefter Dilo’nun dediğine göre; Kaleye kentten su nakleden su yolu, zamanının en modern buluşu imiş. Bu konuda Cambrige Üniversitesi’nden Thomas Hughes, bu su yolu için “eşi bulunmaz” demiş. Ne yazık ki 1929 yılında Ergiri Belediyesi bu sanat harikasını yıkmış!…Arnavutlar şimdi bunun sembolik resimleriyle övünmek durumunda kalıyorlar.
Kalenin alanı oldukça geniş. Bu alanda, 5 yılda bir, büyük bir Folklor Festivali yapılıyor. Festival programında yer alan bir bilimsel toplantıya, sonraki bir tarihte ben de davet edilmiştim ama; maalesef katılamamıştım.
Kalede, yeni binalar da inşa edilmiş, ama eski binalarda iyi korunmaktadır. Bu sağlam binalardan birisi de Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılmaktadır.
Kalenin tepesindeki Saat Kulesi de zaman zaman restore edilerek iyi korunmuş. Doğru çalışan saat, Ergini şehrinin, saat ayarlama kulesi olarak da önemli bir fonksiyon icra etmektedir. Har saatin başında çalan gong, şehrin her yanından duyulmaktadır.
Kale’nin üzerindeki Saray, restore edilmiş. Ayrıca yapılacak kazılarla, Kale’nin kimi bölümlerinin de ortaya çıkarılması sağlanacakmış. O zaman Tepedelenli Ali Paşa’nın burada koruduğu önemli bazı şeylerin de ortaya çıkarılacağı sanılmaktadır. Zira Ali Paşa, hazineleri Kalede saklanıyormuş. Osmanlı döneminde Ergiri Kalesi, erzak deposu olarak kullanılmış.
Ulusal Silah Müzesi
Ergiri Kalesinde, Arnavutluk’un, “Ulusal Silah Müzesi” yer alıyor. Müze üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm İskender Bey dönemine ait silahlar ve arma ile başlıyor. Sonra İlirler’e ait silahlar yer alıyor. Bu bölüm 1912 yılındaki İsmail Kemali iktidarı dönemine kadar geliyor. Çeşitli savaş araç-gereçleri; şemalarla savaş sahneleri bu bölümde bulunuyor.
Silah Müzesi’nin ikinci bölümünde 1912’den sonraki döneme ait silahlar, araçlar, gereçler ve fotoğraflar vardır.
Üçüncü bölümde ise, savaştan kalan toplar, tanklar yani öteki bölümlere konulabilmeleri mümkün olmayan kapsamlı silahlar yer almaktadır.
Hapisane
Kral Zogo döneminde Kale’de bir hapisane inşa edilmiş. Dışarıya bakan pencerelerden dolayı halk, bu hapisaneye “Yedi Pencereler” diyormuş. Maalesef, birçok vatansever, bu zindanda hayatını kaybetmiş. Zira, hapisane hücrelerle doluymuş.
Zogo bu hapisaneyi inşa ettirirken Ergiri Lisesi’ni de kapatmış. Lisenin kapanması büyük protestolara neden olmuş. O zaman genç bir öğretmen olan Enver Hoca ve arkadaşları da Zogo’ya bir telgraf göndererek, lisenin açılmasını istemişler.
Daha sonra Alman faşizmi ülkeyi kasıp kavururken, Almanlar tarafından tutuklanan Persefoni Kokıdhima ve Bule Naidi adlı iki kızın kapatıldıkları hücreleri de gördük, bu zindanda. Hücrenin birinin üzerinde “Allah bizimledir” yazılıydı..
Uyanış Müzesi
1908’leri takip eden yıllarda, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Meşrutiyet ilânını müteakip, Ergiri’de de özgürlük, bağımsızlık hareketi başlıyor. “Özgürlük Okulu” adı ile Arnavutça tedrisat yapılan bir okul açılıyor.
23 Eylül 1909’da ilk tiyatro sahneleniyor. 1908’de Drita (Işık) adı ile bir dernek kuruluyor. Derken 1919-1922 yıllarında Ergiri’de, peşpeşe çeşitli meslek kuruluşları tarafından dernekler kuruluyor. O yıllarda Avni Rüstemi adlı bir Arnavut milliyetçisi ortaya çıkarak Ergiri ve çevresinde milliyetçi örgütler kuruyor. 7.7.1924 Tarihinde kurulan ilk öğrenci derneğinde Enver Hoca da yer alıyor ve bu örgütün sekreterliğini üstleniyor. Enver Hoca o günlerde sahnelenen Molier’in bir oyununda da rol aldığı gibi, oluşturulan müzik grubuna da mandolini ile katılıyor.

Yazarın Diğer Yazıları