İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ARNAVUTLUK -8-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TİRAN -Milli Müze
Dajti Otelinden çıkıp, sol tarafa yürürseniz; üniversiteye kadar uzayan yol üzerinde kimi devlet binalarının yanı sıra, Kemal Stafa stadyumunu görürsünüz. Sağ tarafa yönelirseniz Tiran’ın tam ortasına çıkarsınız. Burada Kültür Sarayı, Cami, Saat Kulesi, İskender Bey Anıtı, Başbakanlık binasını vb.görürsünüz. Burada bir de, daha önceki seyahatimde olmayan Müze binası inşa edilmiştir. Bu Arnavut Milli Müzesi’dir.
Üç katlı Müzenin bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nun Arnavutluk’u işgali ve ülkenin bağımsızlık kazanma sürecine kadar geçen yüzyıllara ayrılmıştır. Özellikle İskender Bey’in, Osmanlı’ya karşı direnişi bu bölümde belirtilmektedir.
Milli Müzenin üçüncü katında, 20.Yüzyıl olaylarına; Arnavutluk Devleti’nin kuruluşu, İtalyanlar’ın işgali, onlara karşı direniş hareketleri, Alman işgali ve 1944 Kasımındaki kurtuluş ve sonrası sergilenmektedir. Komünizmin gelişi; öncesi ve sonrası da bu bölümde fotoğraflarla vurgulanmaktadır.
Ahilik Teşkilatı
Arnavut Milli Müzesi’nde gördüğüm bir tabloyu hayret ve hayranlıkla seyrettim. Bu tabloda 16-18.Yüzyıllarda Arnavutluk’ta örgütlenen Esnaf Organizasyonu hakkında bilgi veriliyordu. Bu organizasyon, Anadolu’da doğan, Ahilik olayının aynı idi. Demek ki, Ahilik Teşkilâtı, Arnavutluk’ta da benimsenmiş ve oluşmuştu.
Sözünü ettiğim tablonun başında “Lonca”; onun altında Şeyh, Kahya, Bayraktar, Ustabaşı, Mütevelli, Çavuş, Kalfabaşı, Bekarbaşı yazılıydı…Onların altında iki ayrı ok çıkartılıyor; bunlardan birinin altında “Pazar savunmasına hizmet eden askeri birlikler”, öteki okun altındaki “Sanatkârlar” sözcüğünün altında da alt-alta Usta, Kalfa, Çırak yazıyordu. Bu tablonun altına bir çizgi çekilmiş, onun da altına “Kent Toplumsal tabakaları” ana başlığı ile iki alt grupta şunlar yazılmıştı: İlk öbekte Sömürenler: Derebeyler, Senginlerin Adamları, Zengin tüccar ve sanatkârlar. İkinci öbekte ise Sömürülenler: Orta tüccar ve sanatkârlar, kalfa, çırak, çiftçi ve köleler…
BERAT
Arkeolojik bulgalara göre, Berat’ın tarihi, M.Ö.6-7.Asra dayanmakta; İlir kaynaklarına göre ise M.Ö.4.Asra kadar inilmektedir. Kentin önceki adları Antipatrea, Antipagrai, Pelikropolis, Beligrad olmuş ve nihayet Berat da karar kılınmıştır. Berat Kalesi Roma ve Bizans dönemlerinden başlayarak, zaman zaman restore edilmiş.
1417’de Osmanlı’lar gelmişler. 17. ve 18. Asırlarda gözle görülür gelişmeler oluyor ve Kale Mahallesi, Mangalen mahallesi, Goritsa Mahallesi, Murat Çelebi Mahallesi gibi yeni mahalleler kuruluyor ve camiler inşa ediliyor. Biz orada iken sadece Kurşunlu ve Bekâr Camilerini gördük; onların da minareleri yoktu!…Halveti Camii, Kral Camii, Kale’deki Beyaz ve Kırmızı Camiler, komünist sistem içerisinde yok olup gitmiştir. Bu camilerdeki süslemeler, halk sanatının güzel örneklerindendir.
19. Yüzyılda Çardaklı, Yarım Çardaklı ve Yeni tip, konutlar inşa edildi. Sonra ahşap konutlar yapılmaya başlandı. Daha çok Çardaklı tip evler yapıldı. Giderek halk Berat için; “Bir Üzerine Bir Pencere Kenti” ve “Bin Pencere Kenti” demeye başladı.
Daha sonra köprüler inşa edildi. 17.Asırda yapılan Goritsa Köprüsü ve 18.Asırda yapılanlar halâ kullanılmaktadır.
Berat, Arnavutluk’un İtalyan ve Alman faşistlerinden kurtuluş mücadelelerinde de önemli işlevler üstlenmiş olan bir kent. Bu savaşımlarda Berat’lılar 300 şehit vermişler. Kent, 13 Eylül 1944 tarihinde kurtarılmış. Aynı yılın 22 Ekim tarihinde Anti-Faşist Milli Kurtuluş Konseyi burada toplanmış. Bu toplantıda, Arnavutluk’un Geçici Hükümeti kurulmuş ve Başkanlığına Enver Hoca seçildiği hükümet, 27 Kasıma kadar burada görev yapmış. Toplantının yapıldığı bina, devrimden sonra, müze haline getirilmiş.
Günümüzde Berat, bir hayli gelişmiş durumdadır. (1980 verilerine göre) ilin nüfusu 180 bin. İlk ve orta okullardan başka Meslek Lisesi, Müzik Okulu, Komedi ve Dram Tiyatrosu, sinemalar, kütüphaneler, kültür evleri, müzeler var. Sağlık hizmetleri de eksiksiz veriliyor. Gıda, tekstil, ağaç işleme atelyeleri var ve incir, zeytin ve meyve üretimi yapılıyor.
Berat, Şpirak ve Tomor Dağlarının arasında; bu dağların içindeki tepeler ve tepeciklerin ortasında bir kent…Osum nehri, Kalenin altından geçiyor. Goritsa Mahallesi, Nehrin öte yakasında. Nehrin kaynağı, Korça Dağları. Nehirde çok balık var ve ağlarla avlanıyorlar.
Bir hayli yoğun ve yorgun geçen günün ardından, zinde bir şekilde uyandığım Berat Sabahında hava pırıl pırıldı…Pencereden dışarıya baktığımda Kaleyi; Kalenin eteğindeki Müze-Mahalleyi görüp, zevkle temaşa eyledim. Sol yanda tepenin hemen altında Nehi akıp gidiyordu…
Kahvaltıdan sonra otele gelen, kentin Protokol Müdürü Bayan Paskalina ile birlikte çıkıp, Tekstil Kombinasına gidip, iplik yapımını, boyanmasını ve dokuma işlerini gördük.
Sonra İncir ağaçlarıyla dolu olan bahçeyi gıpta ile dolaştık. Arnavutlar, dağ, taş her yeri tarım alanı olarak hazırlayıp, ekip biçmekte ve ağaçlandırmaktadır.
Kaleye çıkıp, Kale Gazinosundan, Berat’ı, kuşbakışı temaya eyledik. Kaledeki bazı evleri inceledik; kiliseyi gezdik. İki camiden birinin, sadece birinin minaresi kalmış; onun da yarısı yok!…
ERGİRİ
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmakta olan Berat’tan ayrılıp, yola çıktık. Tepedelen’i transit geçerek, Soğuksu’da mola verdik. Burada beş yıl önce yediğim yoğurdu anımsayarak, bir kez daha yemek istedim ama, getirdikleri yoğurt, o yoğurt değildi! Ergiri’ye ulaştığımızda akşam oluyordu ve hemen Çayupi Oteline giderek yerleştim. İspanya’dan gelen bur turist grubunu görünce, Arnavutluk’ta bir şeylerin değişmekte olduğunu anladım.
Otelin restoranında, beş yıl önce de bize hizmet eden garson Kristaq Varsami ile şef garson Şemedin Zani’yi bir kez daha görünce memnun oldum. Tabii onlar da beni hatırladılar ve bu kez de Elbasan Tava yemek isteyip istemediğimi sordular. Elbette istedim.
Ergiri yerel gazetesi sorumlu müdürü Luan Fino geldi ve eğitim, sanayi, tarım, yazılı ve görsel basın, kültür hakkında bazı bilgiler verdi. Benim için yeni olan bilgiler ise şunlardı: Tepedelenli Ali Paşa, o günün şartlarına göre modern bir şebeke ile, dağdan kente su getirmiş ve Ergiri’nin su sorununu halletmiş…Kentin bu tarihteki nüfusu ise 22 bin imiş.
Benim gözlemlerime göre, Ergirililer, eli ayağı düzgün, derli toplu insanlar ve kılık kıyafetleri de iyidir.
Caminin Altında Meyhane
Her yerde olduğu gibi, Ergiri’de de, bir camiyi yıkmayıp, müze olarak tutmuşlar. Fakat bakımsız olan bu caminin altını, meyhane haline getirmişler. Bu durum, benim yüreğimi sızlattı ve Ferit Duka’ya şunu söylemekten kendimi alamadım: “Yahu Ferit, her şeyi anlarım ama, kutsal bir mekanın, meyhane yapılmasını asla hoş göremem! Kaldı ki, Enver Hoca’nın müftülük de yapan, merhum babasının kemikleri de sızlamaktadır. Ayrıca yüreğinde iman olan Arnavut Müslümanlarının duyguları da feci şekilde rencide olmaktadır!…”
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Kaleye çıkarak kenti temaşa eyledik. Karşı tepede kümbetler gördüm. Yakınına kadar giderek gördüm ki burada Bektaşi Tekkesi bulunuyor. Birkaç tane de türbe ve mezar. Ama kimse, bunların ne olduklarını bilmiyor!
Öğle saatlerinde gök gürlemeleri ve sağanak halinde yağmur başladı. Otomobil ile bir şehir turu yaptıktan sonra Saranda’ya müteveccihen Ergiri’den ayrıldık.
SARANDA
Öğleden sonra Saranda’ya ulaşıp, Butrinti oteline yerleştik. Ertesi sabah, çok erken uyandım. Hava pırıl pırıl, güneşliydi. Korfu Adası da tablo gibi karşımdaydı. Saranda yine küçük, ama şirin bir kentti. Daha önceki gelişimde de gözlemlediğim gibi, Saranda nüfusunun hemen hemen tamamı, Rumlar’dan oluşuyordu.
Rehberimiz Anastas Kapurani’nin söylediğine göre, bu tarihte Saranda’nın nüfusu 13 bin. Beş yıl önceye göre göze çarpan önemli değişiklik, görkemli Kültür Merkezinin inşa edilmiş olmasıdır. Bir de, giderek demokratikleşmenin tezahürü olarak, sahil boyunca uzanan cafe ve restoranlar göze çarpmaktadır.
Bistritsa Irmağının ıslahıyla birlikte, yeni tarım alanları elde edilmiş. Tarım arazisinin % 70’inin sulanabilme olanağı var. Sağlık, kültür, eğitim ve sanat alanlarında gelişmeler sağlanmış.
DELVİNA
Osmanlı İmparatorluğu döneminde sancak merkezi olan Delvina’yı merak ediyordum. Zira o dönemde Ergiri, Saranda, Pirmedi gibi kentler buraya bağlıydı. Bu nedenle bu kenti de görmek istedim ve gittik. Önce, Kültür Evi’ne giderek Müdür Edvard Mehmeti ve çalışanlardan Valentina Baçi, Emilyo Kiryaki ve Veli Halo ile sohbet ettik. Edindiğim bilgilere göre, Delvina Kalesi 12. Asırda inşa edilmiş. Yüksek bir tepe üzerindeki Kalede maalesef çok az kalıntılar görülüyor. Esasen bugünkü Delvina da, kaleden uzakta bulunmaktadır. 13. Asırdan bu yana, yerleşim merkezi olduğuna ilişkin bulgular var. O dönemden kalan bir kilise ve 15.Asırdan kalan bir cami bulunuyor. 21 Temmuz 1944 Tarihinde, Arnavutluk Tarihinin en büyük savaşı olan Delvina Savaşı yaşanmış ve 11 Ekim’de Delvina kurtarılmış.
5000 nüfuslu Delvina Kültür Evi’nde yoğun etkinlikler yapılmaktadır. Bize halk musikisini, çağdaş anlamda yorumlayan bir saz grubunun mini konserini sundular. Kültür Evi bünyesinde tiyatro ve görsel sanatlara ilişkin çalışmalar yapılıyor. El sanatları ile ilgili kurslar açılıyor ve en önemlisi folklor araştırmaları yapılıyor. Buradan yetişen Şaban Hıdır adlı heykeltıraş, devlet tarafından “Halk Heykeltıraşı” ünvanıyla ödüllendirilmiş.
Kültür Evi’ni gezerken, Odise Kondili adlı genç ve amatör bir sanatçının, ince ağaç oyma eserlerini hayranlıkla seyrettim.
Ksamil
Büyük bir tarımsal kooperatifi olan Ksamil’e beş yıl önce gidip, etraflıca gezip bilgiler almıştım. Bu kez de gittik ve o tarihte yeni inşa edilmekte olan bir restorana oturup, karpuz yedik. Önümüzdeki denizi seyrederken, Arnavut kardeşlerimizin “Güvercin Adaları” dedikleri küçük adacıkların halâ değerlendirilmemiş oldukları görünce üzüldüm.
Ksamil 5 bin kişinin yaşadığı küçük bir kent. Sürekli meskenler ve güzel bir de Kültür Evi inşa ediliyor. Narenciye ağaçları büyüyüp, ürün verir hale gelmişler. Sahil kesimini de hızla düzenliyorlar. Korfu Adası öylesine yakın ki; adeta, Ksamil’den, Korfu’ya atlayıp çıkabilirsiniz!…
Arnavutluk’a her gidişimde, ecdadım Osmanlı’ya hep kızmışımdır. Çünkü; bütün benliğiyle Osmanlı’ya ve Türk’e bağlı olan Arnavutlar’ın, bağımsızlık mücadelelerine destek verilmeli; Arnavutluk sınırları çizilirken, örneğin Korfu gibi, Ulçin gibi mekanların, bu çizgi içerisinde bulunması sağlanmalıydı…

Yazarın Diğer Yazıları