Atatürk Döneminde Camiler Kapatıldı, Ahır Yapıldı Diyenler (Bu Yalanlarıyla Büyük Günaha Girmişlerdir)
İrfan Ünver Nasrattınoğlu
Topraklarımızı işgalden kurtaran, sonra da Cumhuriyetimizi kuran, Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılındaki bir konuşmasında diyor ki;
“Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresindeki bütün kanunlar, kurallar, ilmin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.” (Atatürk, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, 1930)
Yaklaşık bir asır önce söylenmiş olan bu söze rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu günkü Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e saldırıyor ve şöyle diyor: “Kendi icat ettiğin laikliği bana dayatıyorsun! Sizin laiklikten anladığınız şey şu: Camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kuran öğrenmesini yasaklamak…”
Yanılmıyorsam, Prof.Dr.Kariyeri de olan Yusuf Tekin, nerede, ne zaman bir caminin kapısına kilit vurulmuş ve hangi cami ahıra çevrilmiş bunu somut olarak açıklamak durumundadır!...Vatan kurtaran Mareşal-Gazi ve onun kadrolarına iftira atmak, ayıp olmaktan da öteye, suçtur. Zira iftiradır!...
Ben 1937 yılında Afyonkarahisar Merkezinde, görkemli Kalenin arka kısmındaki mütevazi bir bölgesi olan Çavuşbaş Mahallesinde doğdum. Kendimi bildiğim tarihten itibaren, bir yandan Kur’an kursuna gittim, öte yandan Çavuşbaş Camiinde namaz kıldım ve minareye çıkarak ezan okudum…Gerek bizim mahallede, gerekse Afyonkarahisar’ın her mahallesindeki birkaç caminin kapısına ne kilit vurulduğunu ve ne de bir caminin ahıra çevrildiğini görmedim! Böylesi iftirayı ilk ortaya atanlardan Cüppeli Kadir ünvanlı şahıs, öte yakaya göç edince, mutlaka bu yalanının vebali ile yüz-yüze gelmiş olmalıdır. Milli Eğitim Bakanı da (Allah gecinden versin) bir gün öte yakaya göç edince, orada soranlara iftirasını kanıtlayabilme olanağı bulabilir!...
Laiklik ilkesini, ne Atatürk ve ne de onun yanındaki zevat icat eti. Tarihi kaynaklarda Selçuklu İmparatorluğu’nu yüceltenlerden Tuğrul Bey’in Bağdat’a giderek, Hak ve Adalet kavramlarını hiçe sayan Halife’nin elinde siyasi yetkilerini almış olduğu yazılıdır. Yani laiklik, yüzyıllar öncesinden beri var olan bir kavramdır.
Eğer, Yusuf Tekin isimli zat, bu kavramı, kavrayamamış ise, ben bu zata içten sevgi de saygı da duyamam…Onun ispatı, delili olmadan Atatürk’e dil uzatması, elbette ülkemizin aydınlarını rahatsız etmiştir. Yazar Sinan Meydan yayımladığı açıklamaları ile, Milli Eğitim Bakanına epey ders vermiştir: En yaygın tanımı ile “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” diye bilinen laiklik, “din işlerinin” vicdana, “devlet işlerinin” (dünya işlerinin) ise özgür akla bırakılmasıdır. Laik devlette siyaset, hukuk, eğitim, ekonomi gibi devlet işleri, değişmeyen dinsel kurallarla değil, zamanla değişen çağdaş kurallarla yürütülür. Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın deyişiyle, laiklik, “Toplumun, din adına ve binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aklın, iman karşısında özgürleştirilmesidir.” Laiklik, teolojik olarak dine değil, devlet ve toplum üstündeki “dinsel vesayete” karşıdır. Laik devlet, her türlü “dinsel vesayetten” kurtulmuş, egemenliğin “kayıtsız-şartsız ulusa ait olduğu” çağdaş hukuk devletidir. Laik devletin bireyi ise “aklını kullanan” düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahip bireydir.
Laikliğin temelinde aklın ve vicdanın özgürlüğü vardır. Aklın ve vicdanın özgürlüğü ise düşünce ve inanç özgürlüğünün garantisidir. Ancak laiklik, Yusuf Tekin’in anladığı gibi sadece din ve inanç özgürlüğü değildir; onunla birlikte aklın ve düşüncenin de özgürlüğüdür; devletin din kurallarıyla yönetilmemesidir; hukukun dinsel kurallara dayanmamasıdır.
Peki, Cumhuriyeti kuranlar laiklikten ne anlıyordu?
Atatürk, liselerde de okutulan, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında “Vicdan Hürriyeti” başlığı altında laikliği şöyle tanımlıyor: “Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz. Vicdan hürriyeti kesin ve saldırılamaz olup bireyin doğal haklarının en önemlilerinden sayılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi belirli bir dinin merasimi de serbesttir; yani ayin hürriyeti dokunulmazdır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresindeki bütün kanunlar, kurallar, ilmin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
Çok açıkça görüldüğü gibi Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün laiklikten anladığı şey, camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, Kuran öğrenilmesini yasaklamak değil; herkesin istediği gibi Allah’a ibadet etmesi, kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dininin olmaması, devlet idaresindeki bütün kanunların, kuralların bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılması, din fikirlerinin devlet ve dünya işlerinden, siyasetten ayrı tutulmasıdır.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Cumhuriyeti kuranların, insanlar ibadet etmesin diye “Camilerin kapısına kilit vurduğunu” iddia ediyor. Peki, gerçekten de öyle mi?
Kurtuluş Savaşı sırasında, 16 Mart 1920’de, İngilizler İstanbul’u resmen işgal ettiklerinde, Kuvayı Milliyeciler, İngilizlerin eline geçmesin diye Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetleri sakladılar. Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından olan Rauf Orbay’ın, 29 Ocak 1924 tarihli TBMM gizli oturumunda verdiği bilgiye göre kutsal emanetler İstanbul’da İngilizlerin bulamayacağı bir yerde korunuyordu. İngilizler, Lozan’da bu kutsal emanetleri Türkiye’den alıp Araplara teslim etmek istedi. Lozan’da İsmet Paşa, kutsal emanetlerin Türkiye’den alınmasına izin vermedi.
İsmet Paşa, Lozan’da korumayı başardığı kutsal emanetleri II. Dünya Savaşı tehlikesinden de korumuştu. II. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a saldırılması olasılığına karşı, İstanbul’da Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetleri, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki bazı arkeolojik eserleri ve Milli Saraylardaki bazı değerli eşyaları buralardan alıp Niğde’ye ve Sivas’a götürüp Niğde Saruhan’daki Akmedrese’de, Niğde’deki üç camide ve Sivas Divriği’deki Ulu Cami’de koruma altına alınmıştı. İsmet İnönü, içinde değerli eserlerin saklandığı o camilere çok iyi bakılmasını ve buraların çok iyi korunmasını emretmişti. Örneğin, 21 Ağustos 1944 tarihli bir kararla “Milli Saraylar’dan Divriği Ulu Cami’ye korunması için konulan kıymetli eşya, caminin kubbeleri aktığı için korunamayacağından süratle caminin tamiratının yapılması” istenmişti.
Kutsal emanetler ile çeşitli arkeolojik ve tarihi eserlerin saklandığı o camilerin kapısına kilit vurulup başına jandarma dikilmişti. Gelin görün ki, sonradan İsmet İnönü’yü “din düşmanı” göstermek isteyenler, “İnönü camileri kapattı! Camilerin kapısına kilit vurdu!” diye kara propaganda yapmışlardı…
Ülkemizi işgal eden yabancı askerler, bazı camileri yakmışlar ve bazılarını depo olarak kullanmışlardı. Zaferden sonra yüzlerce cami restore ettirilerek yeniden kullanılabilir hale getirilmiş idi.
Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra, Vakıflar Genel Müdürlüğü yüzlerce tarihi camiyi onarmış, 1924-1935 yılları arasında ülke genelinde çok sayıda tarihi cami ibadete hazır duruma getirilmiş idi. 1935’te Cumhurbaşkanı Atatürk’ün onayıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bütçesine -cami tamirleri için- 1 milyon lira eklenmişti. Bu bütçe ile çok sayıda tarihi cami tamir edilmişti. Atatürk, ömrünün son iki yılında (1936-1938) bile Türkiye’nin dört bir yanındaki tam 138 camiyi tamir ettirmiş idi. (Tamir edilen camiler ve arşiv belgeleri için bkz. Ümit Doğan, “Mustafa Kemal’in Ömrünün Son İki Yılında Tamir Ettirdiği Camilerin Listesi, Yeniçağ, 30 Ağustos 2023)
Yusuf Tekin’in kaç yaşında olduğunu bilmem, bilmek de istemem ama, bildiğim kadarı ile, Atatürk’ün vefatından çok sonra doğmuştur. Eğer Büyük Önder’in vefatından sonra doğmuş ise, bir yerde, bir camiyi dediği halde gördü ise, bunun sorumlusu kimdir?..Sayın Tekin’e tavsiyem, Atatürk’ü dürüst, Türk, Müslüman ve namuslu yazarların kalemlerinden okuyup öğrenmesidir…