XX. yüzyılın en büyük dâhisi Mustafa Kemal Atatürk’ün, büyük bir asker, eşsiz bir komutan olduğunu, Millî Mücadele sırasında bütün dünya gördü ve öğrendi…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilân edilişi ve sonrasındaki siyasal hayatındaki başarıları ise, dost-düşman herkesin malûmudur…
Yüce Önder’in, ekonomik konulardaki dehâsını da ekonomistler çok iyi saptamışlardır. Her vesileyle verdiği öğütler, İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması, Türk ekonomisine yön vermiştir.
Özel sektör ile, kamu sektörü arasında bir üçüncü sektör ekonomik sektör olan kooperatifçilik de Atatürk’ün ileri görüşü sayesinde ülkemize girmiştir. Ankara’da Memurlar Kooperatifi’ni kurdurup, kendisi de 1 numaralı ortağı olurken, ülkemizde Tüketim Kooperatifçiliğini başlatmıştır. Daha sonra Silifke’ye yaptığı seyahatte, Tekir Çiftliği’ni satın almış ve bu çiftlik üzerinde, Tarım Kredi Kooperatifi kurulmasını emretmiştir. Böylelikle 30 Haziran 1936 tarihinde kurulan 1 numaralı Tarım Kredi Kooperatifi’nin kurucusu ve 1 numaralı ortağı da Atatürk olmuştur.
Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türkiyat Enstitüsü, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi O’nun direktifleriyle kurulan eğitim ve kültür kuruluşlarıdır,
Büyük Önder, çok okuyan ve dünyadaki bütün gelişmeleri yakından izleyen bir insandı. Engin bir bilgi birikimi ve kültürü vardı. Ufku son derece genişti ve Türk Milletine de güveniyordu.
İşgal kuvvetleri Misakı Millî sınırlarından atılmış, T.B.M.M. kurulmuş, Hilafet kaldırılmış ve Osmanlı Hanedanı Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmıştı. Böylelikle Cumhuriyet rejimi, ülkeye egemen olmuştu. Ekonomi de rayına oturtulduktan sonra sıra, sosyal ve kültürel konulara gelmişti.
Yüce Önder, bir konuşmasında; “…şunu önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan toplumu olan Türk Ulusunun tarihsel bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir…” demişti…
MÜZİK
Müzik, Atatürk’ün tutkularından biriydi. Özellikle Türk sanat ve halk müziğine büyük önem veriyordu. Kendisi de zaman zaman şarkılar, türküler okurdu. “Alişimin kaşları kare…”, “Atladım bahçeye girdim…”, “Dağlar dağlar viran dağlar…”, “Manastır’ın ortasında var bir havuz…”, “Vardar Ovası…”vb. gibi Rumeli türkülerini dinler ve okurken duygulanır, hüzünlenirdi. Çünkü Rumeli O’nun doğduğu vatan topraklarıydı.
“Hayatta müzik gerekli değildir; çünkü hayat müziktir!” derken, musikiye verdiği önemi ve değeri somut bir biçimde ortaya koyuyordu.
“Müzikle ilgisi olmayan yaratık, insan değildir…eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise müzik kesinlikle vardır; müziksiz hayat aslında var olamaz…Müzik hayatın coşkusu, ruhu, sevinci, her şeyidir…bir ulusun müzik eğitimine önem verilmezse, o ulusu ilerletmek olanaksızdır.” diyen Büyük Atatürk, ulusumuza önemli mesajlar vermişti.
Ne var ki musikimizin olumlu gelişmelerine rağmen, bugün uyduruk ve çok kötü müzikler de yapılmakta ve yozlaşmaya müdahale edilmemektedir. Ne yazık ki yozlaşmanın öncülüğünü de televizyonlar yapmaktadır!…
Atatürk, Ankara’da bir konservatuvar kurdururken, Türk musikisinin özgün ve çağdaş bir biçimde gelişmesini amaçlamıştı. 1936 yılı kasım ayının ilk günü T.B.M.M.’nin 5. Dönem II.Toplanma yılını açarken şöyle demişti: “Ankara’da bir konservatuvar ve bir temsil akademisi kurulmakta olduğunu söylemek benim için sevinç kaynağıdır…”
Atatürk, musikide taklitçiliğe de karşıydı. Çağdaş müzik oluşturulurken, geleneksel ve halk musikimizden yararlanılmasını öğütlüyor ve şöyle diyordu: “Bizim hakiki müziğimiz Anadolu halkında işitilebilendir…Eski müziğimizi, batı müziğine üstün çıkarmak için çalışanlar, bir küçük hakikati fark etmez görünürler. Bu hakikati kısaca ifade etmek gerekirse diyebiliriz ki, bütün bu canlandırma işinde ele alınan müzik parçaları, Türklerin herhangi bir ayinde, şenlikte bütün maddî ve hissî kabiliyetlerini yüksek derecede kullanarak oynamalarına yarayan nağmelerdir. Bu fasıldan olan müziği bugünün dans parçaları gibi saymakta hata yoktur. Ancak bugünkü Türk kafası müziği düşündüğü zaman; yalnız basit oyunlara yarayacak, insanlara basit ve geçici heyecanlar verecek müzik aramıyor. Müzik dendiği zaman, yüksek duygularımızın, hayat ve hatıralarımızın ifadesini bulan müzik istiyoruz.”
Büyük Önder, kaynağı kopuz olan, geleneksel Türk sazı için de şöyle demişti:
“Bu küçük sazın bağrında bir milletin kültürü dile geliyor. Bir milletin kültür ve sanat hareketlerini ve seviyesini, millî geleneklerine bağlı kalarak, medenî dünyanın kendisine ayak uydurmaya mecbur olduğumuzu unutmamalıyız. Bunu her vesileyle de söylemekten memnunum. Bu küçük sazın bağrından kopan nağmeleri bu istikamette geliştirmeye ve değerlendirmeye değer ve önem verilmelidir.”
Demek ki ne arabesk, ne uyduruk özgün müzik, ne batı tarzı pop müziği bizim musikimiz olamaz. Bu musikimiz, kaynağını Türk sanat ve halk müziğinden alan, çağdaş müzik olmalıdır. Zira bizim öz müziğimiz, batı müziğine kaynak olmuş, birçok batılı müzik adamları Türk müziğinden esinlenerek en büyük eserlerini yaratmışlardır, Örneğin Macar’ların dünyaca ünlü etno-müzikoloğu Bela Bartok, 1930’lu yıllarda, A.Adnan Saygun ile birlikte Toroslar’da yaşayan Türkmenler’in arasında dolaşarak, türküler derlemişler ve bu türküler Bartok’un eserlerine ilham kaynağı olmuştur. O halde bu gerçeklerden hareketle ve Atatürk’ün gösterdiği istikamette, musikimize bir yön vermek durumundayız.
TİYATRO
Atatürk bir sohbette, “asker olmasaydım, aktör olurdum” demekle, tiyatroya verdiği önemi ve değeri belirtmişti. Bir başka sohbette ise; “Tiyatro bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır…” demişti. Nitekim Devlet tiyatrolarımızın kuruluşunu sağlayan da O’dur. Münir Hayri Egeli, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi ilk tiyatro yazarlarımıza, oyunlar yazdırmış ve yazılan metinleri dikkatle okuyarak, bazı düzeltmeler yapmıştı. Yazdırdığı eserlerde, Türk insanının zekâsı, kahramanlığı ve başarıları ele alınmış, milletimizin moralinin yüksek tutulması amaçlanmıştı. Hayri Muhiddin’in “Gazi Mustafa Kemal (1926)”, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Kahraman ve Akın (1933)”, Reşat Nuri Güntekin’in “İstiklâl (1933)”, Aka Gündüz’ün “Mavi Yıldırım (1933)”, Nahit S.Örik’in “Sönmeyen Ateş (1933)”, Nihat Sami Banarlı’nın “Kızıl Çağlayan (1933)”, Peyami Safa’nın “Gün Doğuyor (1937)” ve Celal Tuncer’in “Devrim Yolcuları (1937)” adlı oyunları hep aynı amaca yönelik tiyatro eserleridir.
Günümüz Türkiye’sinde tiyatro, bir hayli gelişmiş durumdadır. Hatta denilebilir ki, güzel sanatların bütün dalları göz önüne alındığında, tiyatronun başarısı, öteki dalların üzerindedir. Ancak Türk yazarların tiyatroya yönelmeyişleri düşündürücüdür. Bu nedenledir ki Devlet Tiyatroları dahil, ülkemizdeki tiyatroların hemen hepsi, yabancı yazarların eserlerini sahnelemektedir. Atatürk’ün işaret ettikleri Türk tiyatrosunun geliştirilmesi için, yazarlarımızın Türk insanının ruh halini, sorunlarını, duygu ve düşüncelerini ortaya koyan oyunlar yazarak sahnelenmesini sağlamalarını bekliyoruz.
RESİM-HEYKEL
Afet İnan, bir konferansında Atatürk’ün, heykel sanatına büyük önem verdiğini anlatmıştı. Yüce Önder Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yıldırım Beyazıt ve öteki Türk büyüklerinin mutlaka heykellerinin yapılmasını arzu ediyordu. Örneğin, Barbaros Hayrettin Paşa heykeli ile bizzat ilgilenmişti. Bir konuşmasında şu sözlere yer vermişti:
“Dünyada uygar, ileri ve gelişmiş olmak isteyen herhangi bir millet kesinlikle heykel yapacak heykeltraş yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihsel hatıralar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu söyleyenler şeriat kurallarını gereğince okumamış ve incelememiş olanlardır!…Milletimizin dil ve din gibi güçlü iki erdemi vardır. Bu erdemleri hiçbir güç, milletimizin gönül ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz. İnsanlar, gelişmiş olmak için kimi şeylere ihtiyaç duyar. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; gerçeği açığa vurmalı ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Oysa bizim milletimiz, gerçek nitelikleriyle uygar ve ilerlemiş olmaya yaraşıktır ve olacaktır.”
EDEBİYAT
Yüce Atatürk’ün edebiyatı çok sevdiği, kalemi işlek bir yazar ve iyi bir şair olduğu da bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenle, güzel sanatların bu dalına da büyük önem vermiştir. Konuyla ilgili olarak bir konuşmasında şu sözlere yer vermiştir:
“Edebiyat denilince şu anlatılır; söz ve manâyı yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını bunları dinleyenleri ve okuyanları çok alâkalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı…Bunun içindir ki, edebiyat ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun tıpkı resim gibi, heykel gibi, bilhassa musiki gibi güzel sanatlardan sayılagelmektedir.”
Atatürk Afet İnan’a yazdırdığı notlarında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın şu hususlara mutlaka riayet etmesi gerektiğini vurgulamıştır:
“1.Türk çocuğunun kafasını, yaradılışındaki dikkat ve özene göre oluşturmak. Bu Cumhuriyetin sağlık düzeni ile ilgili olan Bakanlığa da düşen görevdir.
2.Güzel korunan, Türk kafa ve zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu özellikle M.E.B.’nın görevidir. Bununla birlikte olarak yetenekli Türk çocuk kafalarına tanıtlanmış bilim ve maddesel teknik kavramlarını, yalnız kurumsal olarak değil, bunun yanında pratik araçlar ile de yerleştirmek.
3.Bir yandan da, Türk kafalarındaki yetenekleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri kendilerini hiç zorlamadan doğal bir biçimde ve olduğu gibi anlatmaya onları alıştırmak.
Bunlar yapılırken alınacak sonuç şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun söyleyiş ve anlatış biçimi, Türk çocuğu yazarken onun anlatış şekli, kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola götürebilecek bu yeteneği aracılığıyla, Türk çocuğu kendisini dinleyen ya da yazısını okuyanları, arkasına takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir. Bu edebiyat anlayışı, böyle bir edebiyat öğretimi yoluyladır ki, edebiyat anlamından anlaşılan amaca varmak, imkan dahilinde olacaktır.”
Atatürk’ün bu sözlerinden anladığımız şudur: Türk çocuğu öncelikle dilini çok iyi bilecektir. Kafası, Türklük duygu ve düşüncesiyle dolu olacak ve bunları yazıya dökerek, milletinin her alandaki gelişimine katkıda bulunacaktır. Zira kültürel alanda kalkınamamış olan toplulukların, ekonomik alanda kalkınabilmelerine imkân yoktur.
SONUÇ
Atatürk uygar bir insandı. Batıyı da doğuyu da çok iyi biliyordu. Milletimizin zengin bir kültüre sahip olduğunu biliyor ve çağdaşlığa ulaşabilmek için, kendi kültürümüzden yararlanılması gereğine dikkati çekiyordu, Halk kültürümüzle yakından ilgileniyor ve bu alandaki zenginliklerimizi her vesileyle vurgulayarak, yaşatılmasını ve geliştirilmesini öğütlüyordu. Sanat-Güzel Sanatlar, onun tutkusuydu. Halk zenaatlarının yaşatılmasından yanaydı. Adana zenaatkârlarıyla yaptığı görüşmede söylediği şu sözler çok önemlidir: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir…” Keza şu sözler de O’nundur: “Efendiler, milletvekili, bakan, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; ama sanatkâr olamazsınız!…”
Yüceler yücesi Atatürk’ün şu sözleri de asla unutulmamalıdır:
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır…”
“Okullarımızda müfredat programları millî tarih görüşümüzü sağlam delillerle aksettirecek şekilde düzenlenmelidir. Bu yapıldığı takdirde, gençlerimizi Türk Milletinin tarihi mirasından haberdar ve millî gayeleri kavramış olarak hayata atılacaklardır. Böylece millî birlik ve beraberlik içerisinde, aşırı cereyanların tesirlerine daha az kapılacaklar, mezhepçilik, bölgecilik, akıldışı ve millî birliğe zararlı ideolojilere sürüklenmeyeceklerdir.”
Ne dersiniz?…Son yıllarda yaşadığımız olumsuzların nedeni, Atatürk’ün öğütlerini tutmamış olmamız mıdır?…
Yazarın Diğer Yazıları
Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04Terekeme-Karapapak Destan Kahramanı DARVAZLI MİHRALİ BEY
08 Ağustos 2026 01:00