Çerkezler, Türk Milletiyle birlikte, tarih içerisinde yaşamış ve iz bırakmış olan millettir. Zihya-Zuğustan olarak da bilinen Çerkezistan (Çerkesya), Kuzeybatı Kafkasya’da var olan tarihi bir ülkedir. Rus-Çerkez savaşı sonucunda bu ülke yakılıp yıkılmış ve Çerkez nüfusunun %75-90'ı topluca katledilmiş, kalan Çerkezlerin büyük kısmı da Osmanlı topraklarına sığınmışlardır.
Orta Çağ'da Çerkesya çeşitli prensliklerden oluşuyordu. Devletin temsilî başı bu prenslikler arasından seçilen baş prens idi, ancak bu otorite sembolikti ve prenslikler yüksek özerkliğe sahipti.
Moğol istilasına kadar Kuban'ın kuzeyine hakim olan Çerkesler, Moğol ve Altınorda devletinin saldırılarıyla ve Kırım Hanlığı'nın baskılarıyla daha yaygın şekilde "Çerkesya" olarak tanımlanan yere, Taman Yarımadası ile Kuzey Osetya arasındaki bölgeye, Kuban Nehri'nin güneyine çekildiler.
Çerkesler komşu Karaçay-Balkar ve Osetler ile de ilişki içindeydiler ve kimi zamanlarda onları da hükümleri altına aldılar.
18. ve 19. yüzyıllar arasında Çerkesya'da merkezi bir yönetim oluşmaya başladı. Avusturya ile Osmanlılar arasındaki Belgrad Antlaşması, Doğu Çerkesya'nın (Kabardey) bağımsızlığının uluslararası olarak tanınmasını sağladı. 1814-1815 yılları arasında toplanan Viyana Kongresi de Çerkesya'nın bağımsızlığının tanınmasını kabul etti. 1837'de Çerkes liderler Avrupa ülkelerine yasal tanınma talep eden mektuplar gönderdiler. Bunu takiben Birleşik Krallık Çerkesya'yı tanıdı. Ancak Rus-Çerkes Savaşı sırasında Rus İmparatorluğu, Çerkesya'yı bağımsız bir bölge olarak tanımadı. Bölge hiçbir zaman Rus kontrolünde olmamış olmasına rağmen, Çerkesler Rus toprağında isyan çıkaran bir grup asi olarak görüldüler ve Rusya Çerkesleri milli isimleriyle değil, "dağlılar", "haydutlar" ve "dağ pisliği" gibi çirkin isimlerle adlandırdı.
Çerkesya, Çerkes halkının anavatanı olmasına rağmen, bugün Çerkeslerin çoğu başta Türkiye olmak üzere sürgünde yaşıyorlar.
Çerkesler kendilerini tanımlamak için Çerkes kelimesini kullanmıyor;
kendilerine Adığe diyorlar. Adığe kelimesinin etimolojisi tartışmalıdır. Bir görüşe göre "yükseklik" anlamına gelen atığe kelimesinden türemiştir ve Çerkeslerin yüksek dağlarda yaşayan bir halk olduğuna işaret eder.
Çerkesya, Doğu Avrupa'da, Batı Asya'nın kuzeyinde, kuzeydoğu Karadeniz kıyısına yakın bir yerde bulunuyordu. Rusya'nın Kafkasya'yı fethinden (1763-1864) önce, tahmini nüfusu 1 milyon olan Kafkasya'nın tüm verimli platosunu ve bozkırlarını kapsıyordu. Çerkesya'nın tarihi alanı batıda Taman Yarımadası'ndan doğuda bugünkü Kuzey Osetya-Alanya'daki Mozdok kasabasına kadar uzanıyordu.
Çerkesya'nın nüfuzlu prenslikleri, aralarından bir Baş Prens (yani Kral) seçmek için düzenli olarak bir araya gelirlerdi. Böyle bir enstitünün varlığı yabancı kaynaklarca da teyit edilmektedir. 1427-1453 yılları arasında Büyük İnal, tüm Çerkes prensliklerini fethetti ve kendisini Baş Prens ilan etti. Onun ölümünden sonra Çerkesya yeniden bölündü.
***
VIII. yüzyılda Çerkesya'da yaklaşık 20 bin Yahudi'nin iskân edilmesi ve Hazar-Türk İmparatorluğu Kağanlığı ile kurulan ilişkiler sonucunda az da olsa bazı Çerkesler Museviliğe geçmiştir. Pek çok prens ve soylu Museviliği kabul etse de halktan sadece 59 Çerkes Musevi inancını seçmişti.
Musevilik daha sonra yerini Hıristiyanlığa bıraktı. Elimizdeki kaynaklara göre Hristiyanlık ilk olarak Bizans ve Gürcü etkisi ile MS 3. ve 5. yüzyıllar arasında Çerkesya'ya yayıldı. Ülkenin Sinopoli, Phanagoria, Nikopsia ve Tmutarakan'da dört eski piskoposluk bölgesi vardı.
Tüm çabalara rağmen Hristiyanlık Çerkesler arasında tam olarak oturmamıştı, yerel pagan din ile karışıp yarı-pagan yarı-Hristiyan bir din haline gelmişti. Meryem Ana hem Tanrı'nın annesi hem de Arılar Tanrıçasıydı. İsa ise Çerkes baş tanrısı Thaşho ile bir olmuştu. Rus-Çerkes Savaşı'nın başlaması ile Hristiyanlık Çerkesler arasında Rus dini olarak görülmeye başladı ve kalan Hristiyanlar yavaş yavaş bu dini terkettiler.
Çerkesler arasında tutunabilen tek din İslâmiyet olmuştur. Esasen Çerkesya'da küçük bir Müslüman topluluk, Orta Çağ'dan itibaren her zaman var olmuştu: 815 yılında Ebu İshak ve Muhammed Kindi isimli iki Arap dâî, Çerkesya'ya gelerek İslam'ı yaymaya çalışmışlar ve az da olsa bir grup Çerkes Müslüman olmuştu.
1382'de Mısır'da Çerkes bir köle olan Berkuk devletin kontrolünü ele geçirerek kendisini sultan ilan etti. Bundan sonra burası "Çerkeslerin Devleti" olarak anılmaya başlandı. O dönemde Çerkesya'daki Çerkeslerin çoğunluğu Müslüman olmasa da Mısır'daki Çerkes Memlükler Müslümandı.
Çerkes Memlük sultanlığı var olduğu sürece Çerkes Memlükler de Çerkesya'da İslam'ı yaymak için çaba gösterdiler.
1453'te İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed, Çerkeslerin Ortodoks dünyası ile bağını kopararak İslam'a geçmelerinin yolunu açmış oldu. Bu olayın ardından Çerkesler İslam'a yöneldiler. Ceneviz kalıntılarını yok eden Osmanlılar Çerkesya ile Katolik dünyası arasındaki bağı da kopardılar.
Buna rağmen 16. yüzyılda dahi Müslümanlar Çerkesya'da azınlık halindeydiler. Çoğunluk hala Hristiyanlık veya geleneksel pagan dinine inanıyordu.
İlk olarak Kırım Hanlığı'nın etkisiyle Kabardey Çerkesleri Müslüman oldular. 1578'de Kabardey prensi resmen İslam'a geçti. Bu dönemden kalma cami kalıntıları vardır. Ardından Hatukay, Jane, Bolakay, Besleney, Abzeh, Şapsığ ve Natuhay Çerkesleri de Müslüman oldular. 1666'da Çerkesya'yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Çerkes köylerinde cami olduğunu yazdı. 1779'da Çerkesya'ya gelen Ferah Ali Paşa'nın teşviki ile Çerkesya'da 85 yeni cami inşa edildi. 19. yüzyılın ilk yarısında Çerkesya’yı ziyaret eden Prof. Dr. Karl Koch, Çerkeslerin dini inancından şu şekilde söz etmiştir: “Bir Çerkes ailesinde üç dinsel inanışa birden rastlamak mümkündür. Dede doğa güçlerine, ağaçlara taparken, baba Hıristiyan, oğul ise İslam dinine inanabilmektedir. En önemlisi ise bunlar arasında herhangi bir çatışma ve sürtüşme olmamasıdır.”
1826'da İslam tüm Çerkesya'nın resmî dini ilan edildi. 1837 itibarıyla Cuma hutbelerinde Rusların tarafına geçenler hain ilan ediliyordu. Seferbiy Zanuqo bu dönemde Rus Çarına yazdığı bir mektupta Çerkeslerin "küçükten büyüğe tamamen Müslüman olduğunu" belirtiyor.
Çerkesler Kafkasya'nın yerli halkı olarak kabul edilmektedir ve komşu Kafkas halklarıyla akrabalık bağları vardır.[Günümüzdeki Çerkeslerin ataları, Sind-Meot kabileleri olarak bilinmektedir. Arkeolojik araştırmalar sonucu ortaya çıkan bulgular Sind-Meot kabilelerinin Kafkasya'nın yerli halkı olduğunu göstermektedir.
***
1917 yılında Çerkesler ve Kuzey Kafkasya Bölgesindeki Çeçenistan, İnguşetya, Kuzey Osetya, Kabardey, Balkar, Dağıstan, Karaçay, Çerkes, Adigey özerk Bölgeleri birleşerek bağımsızlık ilan ettiler ve Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurdular. Bu Devlet 1921 yılında Sovyetler Birliği Ordusu tarafından işgal edildi.
5 Aralık 1936'da Çerkes nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı Kabardey-Balkar; 3 Temmuz 1991'de de, daha az sayıda bir Adıge nüfusunu barındıran Adıgey ve Karaçay-Çerkes bölgeleri de birer cumhuriyet oldular.
Bu üç cumhuriyet, bugün Rusya Federasyonu içindedir.
Çerkesya'daBesleney, Bjeduğ, Hatıkuay, Kabardey, Mamhığ, Çemguy, Ubıh, Yecerukay, Jane ve demokratik yapıda olan Natuhay, Abzeh ve Şapsığ olarak oniki kabile yaşamaktadır. Abazalar (Abzahlar) Kabardeylerdan sonra en kalabalık Çerkes boyu ve diasporadaki en büyük nüfusa sahip olan topluluktur. Türkiye Çerkeslerinin çoğunluğunu bunlar oluştururlar ve ayrıca Suriye ile Ürdün'de de yaşarlar. İsrail Çerkesleri içinde ise Şapsığlardan sonra ikinci ve son sırada olup Rehaniye kasabasında yaşarlar. Osmanlı sadrazamı Salih Hulusi Kezrak Abaza kökenlidir. Batı Çerkeslerinin Bjeduğ, Temirgoy gibi boylarında soylu sınıfı varken, Abazalarda bu sınıflar görülmez.
***
Mısır’ı elinde bulunduran Memlûkler (Çerkesler), geçmişte Moğollara karşı Türkleri ve aynı yıkımdan Abbâsî halifesini korumuş olmaları nedeniyle Osmanlıları siyaseten kendilerine rakip olarak dahi görmüyorlardı.
“Ümmü’l-Dünya” yani bereketin diyarı olarak tanımlanan Mısır, kutsal emanetlerin Çerkes’lerce buraya taşınmış olmasından ötürü İslâm âleminin manevi ülkesi konumundaydı.
Osmanlı hâkimiyetinde Mısır’da üç önemli aktör söz konusuydu: Türkler, Çerkesler ve yerel unsurlar olarak kabul edeceğimiz Araplar.
Çerkesler, kendi iktidar döneminde yönetim ve orduyu ellerinde bulundurmuş; ama ilmî sahayı ve ticarî hayatı Araplara bırakmıştı. Ayrıca coğrafyadaki varlıklarını meşru bir zemine oturtmak için başta dinî günler (Mevlitler, bayramlar vs.) olmak üzere birçok tarihte şatafatlı şenlikler ve eğlenceler tertip ediyorlardı. Bu yolla bir propaganda izliyor, fakir Arap halkının öfkesini üzerlerine çekmemeye çalışıyorlardı.
Çerkes kökenli Burcî Memlûkler, Mısır'da Memlûk Devleti'nde 1382-1517 döneminde hüküm süren yani en uzun süre hükmeden Memlûk hanedanıdır.
Osmanlı hâkimiyetinin ilk zamanlarında, yerel halkın çoğu zaman Çerkeslerle birlikte hareket ettiği gerçeği dikkate alındığında, Memlûklerin bu tarz-ı siyasette başarılı olduklarını söylemek mümkündür.
Öte yandan halkın bilhassa dindar kesimi, Osmanlı Devleti Batı’da Haçlılarla cihat ederken Çerkeslerin İslâm’ı dinî şenliklere indirgemesinden son derece rahatsızdı.“Türk Sultanı gaza ediyor, oysa Çerkes Sultanı Gavri Mısır’da varlığını korumak için şenlik tertipliyor” anlayışı Türk propagandasının güçlü bir şekilde yayılmasına neden olacaktı.
Üç aktörün birbirlerine karşı izledikleri siyaset de son derece önemliydi. Çerkesler (Memlûkler), yerel Araplar ile çoğu zaman “Efendi-köle” ilişkisine dayanan bir hiyerarşi düzeni kurmuştu. Oysa Osmanlılar ile beraber bu düzen değişecekti. Çerkesler başlarda Osmanlıyı kendilerine rakip gördükleri için Türklerin, Araplarla Çerkesleri eşit gören siyasî anlayışından son derece rahatsız olmuşlardı.
Memlûk hayranı meşhur tarihçi Ibn İyas bu durumdan rahatsız olanlardandı ve Çerkesleri Araplardan ayırmak için “Evlâdü’n Nâs” tanımını kullanıyordu.
Mısır’ı elinde bulunduran Memlûkler (Çerkesler), geçmişte Moğollara karşı Türkleri ve aynı yıkımdan Abbâsî halifesini korumuş olmaları nedeniyle Osmanlıları siyaseten kendilerine rakip olarak görmüyorlardı. Osmanlılar ise bu noktada yerel Arapların ezilmesinin önüne geçmek için “Mısırlı” kimliğini inşa edecekti. “Mısırlı” kazanılan bir ünvandı. Eğer ki yerel halktan birisi okur ve devlet bürokrasisinde ilerlerse bu payeye nail oluyordu. Hatta Türkçe öğrenenlerin içinde İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de önemli görevlere getirilenlerin de olması Arap elitlerin bu uygulamayı bir ‘fırsat eşitliği’ olarak görmesine neden oldu.
Osmanlı, bölgede Çerkeslerin kıyafetlerini, isimlerini ve âdetlerini yasakladı ve Arapların önünü açtı. Çerkesler, Arapların hızla yükselişini geç de olsa fark etti ve mücadeleyi bir kenara bırakıp bilhassa ordu içerisinde yer edinmeye gayret etti. Çerkesler her ne kadar gururları kırık ve mağlubiyetin verdiği öfke ile dolu olsalar da Osmanlılar, “Mısırlılar”dan beklediği cevheri bulamamışlardı.
Türkler ile Çerkesleri karşı karşıya getiren başka bir unsur daha söz konusuydu. Türkler Hanefî, Çerkesler ise Şâfiî inancına sahiptiler.
1799 yılına gelindiğinde Mısır’da denklemi bozacak yeni bir oyuncu oyuna dâhil oldu: Napolyon Bonapart. Napolyon kısa sürede Türk – Çerkes – Mısırlı gerilimini iyi okuyarak Çerkesleri şeytanlaştırdı ve bölgede kendisine meşruiyet alanı açmaya çalıştı. Fransızların Çerkesleri aşağılayıcı bir yenilgiye uğratması, Kahire'ye girmeleri ve Çerkeslerin tüm saraylarına, mülklerine ve zenginliklerine el koymaları, Mısır'daki Çerkes etkisine büyük bir darbe vurmuştu.
Memlûklerin (Çerkeslerin) Mısır’ı çiftliklerine çevirdiğini iddia eden Napolyon, İstanbul’da bulunan Padişahın dostu olduğunu iddia edecekti: “Maksadımız Padişaha asi olan Memlûkleri ezmektir.”
Yafa ve Gazze bölgesine kadar ilerleyen Napolyon, Akka kalesinden sökülüp atılınca Mısır çöllerine kadar çekilecek ve burada adeta mahkûm olacaktı. Eski bir Arap sözü Napolyon karşısında Türk- Çerkes ve Arap ittifakı karşısında somut bir şekilde ete kemiğe bürünmüştü:
Mısır halkı mütemadiyen Arap dışı unsurlarla yönetildi. Bir Arap şairinin ifadesiyle “Nil’in suyundan içip Firavunlaştılar”ama Mısır halkı iktidarını yavaş yavaş tahkim etmeye başladığında Arap saraylarında hassa orduları Çerkeslerden kuruldu ve Arap ulusallaşmasına kadar önemli komutanlıklara Çerkesler getirildi.
Çerkesler, Mısır’a esasen Salahaddîn Eyyûbî ile yerleşmeye başlamışlardı. Salahaddîn’in ordusundaki komutanlardan Emir Fahreddîn, zaferlerde önemli bir paya sahipti. Çerkesler, Salahaddîn Eyyûbî’nin vefatına kadar Eyyûbîlere sadık kaldılar. Kudüs Fatih’i sahneden çekilince bir başka Çerkes olan Emir Çerkes; Kahire ve Şam’ın en güçlü ismine dönüştü. Eyyûbîler ilerleyen süreçte zayıflayınca, Çerkesler, Kürtlerle yolunu ayırıp Emir Aybey’in idaresinde toplandılar.
Haçlıları, Ortadoğu’dan tamamen silip atan 1291 itibarıyla Çerkesler oldu.
Nil’in yeni efendileri, Sultan Kutuz iktidarında ise tüm İslâm âlemini yerle yeksan eden Moğollara ağır bir bedel ödetmişti. O, Moğolların önce Filistin’e ardından da Mekke’ye girip talan etme planına engel oldu. Sultan Kutuz, 3 Eylül 1260 günü, Filistin’de Nablus ile Beysân arasında yer alan Ayn Câlût mevkinde Moğol kuvvetlerini büyük bir hezimete uğrattı
1303 yılında Kazan Han’ın ordusunu bir İslâm beldesi olan Şam’dan söküp atan Çerkesler olacaktı. Memlûk sultanı el-Melikü’z-Zâhir Seyfüddîn iktidara geldiğinde, Mısır iktidarını tamamen Çerkeslere vererek Türk ve Kürtleri idareden uzaklaştırmıştı.
Melikü'z-Zâhir Seyfüddîn el-Osmânî el-Yelboğavî Berkuk iktidara geldiğinde, Mısır iktidarını tamamen Çerkeslere vererek Türk ve Kürtleri idareden uzaklaştırdı. Oysa bu hata, Türkmenler ve Kürtleri Osmanlıya yakınlaştıracak ve Memlûklerin de bir noktada sonu olacaktı.
Yine de 15. yüzyılda Çerkesler, İslâm dünyasının en güçlü devleti idi. Bilhassa Emir İnal döneminde Kıbrıs’ın fethi gibi parlak zaferler elde edilecekti.
Çerkesler, Cemal Abdünnasır darbesine kadar Mısır iktidarında her daim yer aldı. Hatta Kral Faruk, Prensesi Osmanlı’nın kudretli Çerkes paşalarından Deli Fuat Paşa’nın oğlu Hulusi Tugay Fuad ile evlendirmişti. Kral Faruk'un ilk eşi ve kızlarının annesi Kraliçe Feride (Safinaz Zülfikar), Çerkes kökenlidir.
Kral Fuad da Çerkes Ethem’i Mısır Sarayı’nın baş muhafızıyapmak istemişti;
çünkü Mısır Sarayı’nda neredeyse Kral hariç herkes Çerkes’ti. Oysa Çerkes Ethem, Mısır yönetiminin iplerinin İngilizlerde olduğunu hatıratlarında kaleme alarak, Çerkesleri İngilizlerin oyuncağı yapmayacağını belirterek belki de Mısır’ın ordusunun başına geçme fırsatını reddederek Ürdün’e göçecekti.
Hülasa, Kudüs’ün muhafazası başta olmak üzere Şam’dan Anadolu’ya kadar uzanan bir coğrafyada ayağına taş değen her Müslüman toplumun imdadına yetişmeye çalışan Nil’in efendileri Çerkesler, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamadan sessizce tarih sahnesinden çekildiler...
Türkiye’deki Çerkesler, her Türk gibi, Türk vatandaşı olmanın onuru ve mutluluğu ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Benim sülalemde iki çerkes kızı, amcazadelerimle evlenerek, sülaleme kökeninde çerkeslik olan insanları dahil ettiler. Askerlik görevimde en yakın arkadaşlarımdan Kenan Arutan Çerkes idi. Kenan, Beşiktaş Spor Kulübümüzün efsane başkanlarından Süleyman Seba’nın akrabasıydı.Zira Seba da Abaza Çerkezlerdendi.