Doğu Türkistan’daki ozanlık (ya da âşıklık) geleneğinin ne durumda olduğunu mutlaka görmek istiyordum. Bu nedenle Manasçı Yusuf Mamay’la görüşmüştüm. Ev sahibi dostlarım bir gün de konakladığım mihmanhanaya dört halk sanatçısını getirmişlerdi. Ben bu sanatçıları büyük bir dikkat ve zevkle izlemiş, seslerini ve fotoğraflarını kaydetmiştim.
Âşıkların Türk toplum hayatında çok önemli yeri ve önemi vardır. Geçmişte âşıklar, yaşadıkları toplumu yönlendirici olmuşlar, gerektiğinde halka moral vermişler, savaşlara katılarak askeri coşturmuşlardır.
Doğu Türkistan’da âşıkların (halk goşukçularının) üçlü veya dörtlü ekipler halinde faaliyette bulundukları görmüştüm. Ana saz olan “dutar”ın yanında rebab, tambur, ney, sunay (zurna) ve dap (def) çalıyorlardı. Dutara mutlaka dap eşlik ediyordu ve iki sazın yanında da öteki sazlardan bir veya ikisi bulunuyordu. Kuşkusuz sadece dutar çalıp, deyişat söyleyenler de vardı…Doğu Türkistan seyahatinde başkent Urumçi’den başka, İpek Yolu üzerindeki tarihi Turfan ve kadim Kaşkar şehirlerinde zaman zaman Uygur “aşıklarla birlikte olmuştum. Bunlar arasında beni en çok etkiliyen Kaşkarlı âmâ Bahşı (Âşık) Hüseyin Can Mehmet olmuştu. Gönül gözü ile gören ve duyan Hüseyin Can gibi, arkadaşları da sanatı mükemmel icra ediyorlardı.

Hüseyin Can Mehmet 1946 yılında Kaşkar’da doğmuştu. Dutar, tambur ve rebabı aynı derecede çalabiliyor ve deyişat okuyordu. Bu deyişatlar, Doğu Türkistanlı şair ve âşıkların şiirleri olduğu gibi, özünden (kendi deyişleri) de oluyordu.
Hüseyin Can’ın ekibindeki Sabir Taci de 1948’de Kaşkar’da dünyaya gelmişti. Ünlü goşukçu Kemal’in çırağıydı. Görünen o idi ki, Doğu Türkistan’da da âşıklar arasında usta-çırak ilişkileri vardı. Sabir def çalıyor, deyişat çığırıyordu…
1939 yılında Kaşkar’da doğun Ömer Yusuf, dutar çalmayı babasından öğrenmişti…1934’de Kaşkar’da doğan Süleyman Davut ise sunay ve ney üflüyordu. Sohbetimiz esnasında, İstanbul’da yaşamakta olan akrabalarından özlemle söz etmişti.
Kaşkarlı dörtlü, topluca nahşa (şarkı-türkü) söylerken, beni adeta mest etmişlerdi. Ekibin en yaşlısı Süleyman’dı ama, maestrosu Hüseyin Can Mehmet’ti. Gerçi hepsi de nahşa okuyorlardı ama, as solist de o idi… Hüseyin Can daha çok usta malı söylüyordu; çünkü ona göre Doğu Türkistan’da pek çok güçlü goşukçu yetişmiş ve hepsi de çok değerli eserler bırakmışlardı. Örneğin Yusuf Has Hacip bunlardan biriydi… Bu ekip, Kaşkar ve yöresinin en ünlü grubuydu ve öğrendiğimize göre Doğu Türkistan’ın her yanından davet alıyorlardı.
Doğu Türkistan’daki âşıklık geleneği, benzer bir biçimde Çin Halk Cumhuriyeti’nin hemen hemen bütün şehirlerinde görülmekteydi. Çinli’ler, bu sanatı icra eden sanatçıya “Pin Tan’cı” diyorlardı. “pin” hikâye ve koşuk; “tan” ise çalgı, çalmak anlamını içeriyordu. Bu özelliklere sahip halk sanatçısının Çin dilindeki adı ise “pintancı” idi. Pintancılara Can Su eyaletinde “çü-i” diyorlardı. Şanghay yöresindeki “ming ke şou”lar ise, hikâye veya destan anlatan kişilerdi.
Su Cou ve Can Su eyaletleri, pintan sanatının en yaygın biçimde icra edildiği bölgelerdi. Sadece Can Su eyaletinde 2000 kadar pintancı bulunduğunu söylemişlerdi. Bu eyaletin başkenti Nan Cing (Nankin) de “Can Su Eyaleti Çü-İ’ler Derneği” adlı bir örgütleri vardı. Bu derneğin başkan yardımcısı Çao Şao-Cün ile, Nan Cing’de uzun uzadıya görüşme imkânı bulmuş ve onun çağırdığı pintancıları seyrederek geniş bir bilgiye sahip olmuştum.
Pintancılar, genel olarak iki kişilik ekipler halinde faaliyette bulunuyorlardı. Bunlardan “Pin Hua” denilen kişi saz çalmayıp, hikaye veya bir destan anlatıyordu. “Tang Çı” denilen öteki şahıs ise hem çalıyor, hem de çığırıyordu.
Pintan geleneğinin çok eski bir geçmişi vardı ve bunlar Çin kültür ihtilalinden önce “Guang Yü” adıyla örgütlenmişlerdi. İhtilalden sonra bu örgüt dağıtılınca, pintan geleneği ağır bir darbe yemişti. 1978 yılından sonra yeniden örgütlenip, sanatlarını daha rahat icra edebilme imkânını bulmuşlardı. Bunlar köylerde ve kentlerdeki çayhanelerde halkı eğlendirmekle birlikte, daha çok da halkla yönetim arasındaki bağı güçlendirme işlevi görüyorlardı. Bir anlamda rejimin kökleşmesinde devlet, pintancıları kullanıyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti edebiyat tarihinde ünlü pintancılar vardı. Örneğin 2000 yıl önce yaşamış olan Cou hanedanı imparatorlarından Cou Ven Vang’ın üçüncü oğlu Tay Bay, pintan geleneğinin piri sayılıyordu. Ping Hua (hikayeci-destancı) olan Tay Bay, halkın çok sevdiği bir prensti. Aslında pintancılar başlangıçta saz çalmayıp, sadece hikaye anlatıyorlardı.
Çin’in ünlü pintancılarından birisi de Ma Lu Fi idi. Yaklaşık 120 yıl önceki Çin Hanedanı döneminde Ma Lu Fi saraya çağırılmış; çalıp çığırması istenilmişti. Onun deyişlerinden ve hikayelerinden oluşan “Cin Cu Ta” adlı bir kitabının bugün bile aranan eser olduğu söyleniyordu. Pintancılar bu Ma Lu Fi’nin yarattığı ekole “Ma Geleneği” diyorlar ve bu geleneğin yaşatılması gerektiğini söylüyorlardı. Bizim Karacaoğlan Geleneği benzeri gelenek yaratan bir başka pintancı da Bayan Ho Li Cün olup, “Bayan Ho Geleneği” de özenle yaşatılmaya çalışılan gelenekler arasındaydı.
Pintancılar, “Pi Ba” adlı üç telli (mandoline benzeyen) ve “Yü En” adlı (cümbüşe benzer) çalgı çalıyorlardı. Bazı hallerde bir de özel giysileri oluyordu. Bunlar çalıp çığırıyor, halkı kah eğlendiriyor, kah düşündürüyorlardı…

Ecdadımız yüzyıllarca Çinliler ile komşu olarak yaşamıştı. Kız alındı, kız verildi ve gün oldu Çin’in içerilerine kadar girildi ve hatta bir süre bütün Çin’i yönetti. Dolayısıyla, Türk ve Çin halklarının birbirlerini sanat ve kültür alanında etkilemiş olmaları doğaldır. Benzer birçok özelliğin yanında, halk sanatı olan âşıklık geleneğinin oluşmasında da karşılıklı etkileşmelerin olmasını doğal karşılamak gerekir. Türkiye âşıkları ile, Doğu Türkistan’daki Uygurların halk goşukçuları, Kazakların akınları, Kırgızlar’ın Manasçıları arasında geleneğin uygulanması bakımından önemli bir fark olmadığı gibi; Doğu Türkistanlı halk goşukçusu, akın ve manasçılarla, Çinli pintancıların arasında fark yoktur…
Urumçi, Turfan ve Kaşkar’da âşıklarla görüşmeler yapmıştım. Turfan pazarında, elindeki “sapahi” ile tempo tutarak, hikâye anlatan meddahlar görmüştüm. Turfan’da tanıdığım satirik deyişlerin ozanı Seracettin Hasan, 300 den fazla deyişin ozanı Lâtif Samed ve dutar ustası İbrahim Metniyaz, Doğu Türkistan’ın güçlü âşıklarıydı. Bir de Yusuf Mamay vardı ki, sadece Doğu Türkistan’da değil, bütün Çin’de tanınan bir halk adamıydı. Erzurumlu Behçet Mahir gibi, pek çok halk hikayesini ve ünlü destanları belleğine nakşetmişti.
Hem bir akın, hem de Manasçı olan Yusuf Mamay, 1918 yılında Doğu Türkistan’ın Kırgız özerk ilçesi olan Kızılsu’da, Kırgız bir ana ve babanın evladı olarak dünyaya gelmişti. Saz çalmayı bilmiyor, kendi deyişiyle, “deyişat” söylüyordu.
Kültür ihtilali sırasında birçok eserler gibi Türkistan Türk destanları da yakılarak imha edilmişti! Yakılan destanların arasında bulunan Manas Destanı, Yusuf Mamay’ın belleğinde duruyordu. Urumçi’deki folklorcu dostlarımız, çok uzun çalışmalarla, bellekteki Manas’ı kaydetmişler ve yayımlamışlardı.
Yusuf Mamay, Köroğlu ve Battal Gazi destanlarını da biliyordu. Ben ondan, Manas’la ilgili bir saatlik bir kayıt yapmıştım ama, Doğu Türkistan’daki kalış süremiz sınırlı olduğundan öteki destanlarla ilgili bildiklerini kaydedebilme olanağını bulamamıştık…”
***
Örnek olması bakımından, küçük bir Doğu Türkistan Uygur şiirini Uygur ve Türkiye Türkçesi ile yayımlıyorum…
ŞİRİN ARZU
İcadiyet-dengiz bolsa
Goya belık bolup uzsem
Dengizning tekdidin tınmay
Hisavi yok göher süzsem
Hoşalmen el üçün daim
Dilimdin şat gezel töksem
Yıgp şirne beht içre
Tilimdin bal-hasel töksem.
ŞİRİN ARZU
İcat edip denizleri
Güya balık olup yüzsem
Denizde nefes almadan
Sonsuz büyük inci dizsem
Sevincim el için daim
Gönlümden hoş gazel döksem
Şirinlere, mutlulara
Dilimden bal-hasel döksem