Zafer Haftalarında başta Atatürk olmak üzere, Millî Mücadelede önemli kahramanlıklar yapan Afyonkarahisarlı hemşehrilerimi anımsar ve onlara dualar ederim. Kuşkusuz Ali Cetinkaya, Şükrü Çelikalay, Arif Bey vb.gibi ön saftaki kahramanların yanısıra örneğin Ahmet Çavuş gibi Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan başka bir tarihi kahraman hemşehrimi hatırlarım.
Soyadı kanunu çıktığında “Ünlü” soyadını almış olan Ahmet Çavuş’un dört oğlunun üçü ile, dostluk ilişkilerim vardı. Büyük oğlu, Cemalettin Ünlü gazeteci idi. CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’nin Genel yayın Yönetmenliğini yaparken, sık sık görüşebilme olanağını bulduğum Cemalettin Ünlü, o gazetede benim, çeşitli konuları içeren yazılarıma da yer vermişti. Aynı zamanda, çağdaş Türk şiirinin ustalarından olan Cemalettin ağabey ile, sonraları T.C. Büyükelçilik Basın Müşaviri olarak görev yaptığı KKTC’nde de görüşmüştüm.
Ahmet Çavuş’un ikinci ve üçüncü evlatları olan Osman ve Selçuk Ünlü ile de, hem hemşehri ve üstelik mahalleli ve daha da önemlisi meslektaş olarak çok kez görüşmüştüm. Hatta Selçuk ile ilişkimiz, kardeşlik seviyesinde idi…
Babaları Ahmet (Çavuş) amca ile de tanışır, görüşürdük. Yıllar evvel onunla ilgili bazı yazılar kaleme alıp yayımlamıştım. Ama en güzel yazıyı, sevgili Hasan Özpunar yazmıştı. Bugün Zafer Haftası münasebetiyle, Hasan Özpunar’ın onunla yaptığı söyleşiden alıntılar yaparak dosyama bir Ahmet Ünlü (Çavuş) yazısı eklemek istiyorum.
“Ahmet Çavuş deyince pek çoğumuz için belki bir anlam ifade etmez, Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis’i esir eden Ahmet Çavuş dediğimizde ise büyük bir merak ve ilgi çekeceğimiz muhakkaktır. Onu tanımak için öncelikle dönemin gazetelerinde çıkan onunla yapılan ropörtajlara bakmakta fayda var. İşgalci Yunan Ordusunun Başkumandanı Trikopis’i ve maiyetini tek başına esir eden Ahmet Çavuş, terhisini müteakip Afyonkarahisar hapishanesinde baş gardiyan olarak çalışmış idi. Bu önemli olayın hikâyesini şöyle anlatmıştı: Keşif için üç kişi dağa tırmanmağa başladık. Yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı. Arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı. Alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 - 10 zabitin oturduklarını gördüm. Derhal bombalardan birisini yakalayıp davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. Hepsi, ellerini kaldırdılar. Ne kadar kuvvetiniz var? dediler. Üç ordu, dedim. Tamamen muhasara altındasınız. Ya teslim olacaksınız, ya da imha edileceksiniz, dedim. Bana, sen hangi kıt’aya kumanda ediyorsun? dediler. Alay kumandanıyım, dedim. Rütbemi sordular? Başçavuş dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı. Hayretlerini gidermek için devam ettim. Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var, dedim. Onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. Biz onları böylece esir aldıktan epey sonra Kaymakam Hüseyin Hüsnü Bey’le tabur kumandanımız Fuat Bey geldiler. Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek, bu zabitin kim olduğunu biliyor musun, diye sorunca, ne bileyim, dedim. Fuat Bey, Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan Başkumandanı. Trikopis’i Uşak’a kadar getirdik. Orada bana bir İstiklâl Madalyası yazdılar. Trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler…”
Ahmet Çavuş’un oğlu, Astsb.Kd.Bçvş.Osman Ünlü de babasıyla ilgili şu bilgileri Hasan Özpunar’la paylaşmıştı:
Babam Ahmet Çavuş’un Doğum tarihi 1890’dır. Anasının adı Ayşe, babasının adı Halil’dir. Halil Dedem; şimdiki adı Tınaztepe olan Sinir Köyü’nde arazisi ve değirmeni olan zatmış. Öldükten sonra değirmenin bahçesine gömülmüş. Eskiden “Hacı Beşirlerin Değirmeni” olarak anılırdı. Babamın ağabeyi Abdullah amcam, Yemen’de şehit olmuş. Diğer ağabeyi Mehmet amcam, Osmanlı Ordusunda başladığı askerlik görevinde Rumeli ve İstanbul’da görev yapıyor. Kurtuluş Savaşına katılıyor, sonra tabur komutanı rütbesiyle (kıdemli binbaşı) ordudan ayrılıyor. Bir diğer ağabeyi Osman amcam; gözünü çiçek hastalığından kaybetmiş; onun için o sıralar askerlikten muaf tutulmuş ve değirmeni çalıştırmış. 1925 yılında ekonomik sıkıntı nedeniyle değirmen satılmış. Ablaları Atike ve Şerife ise asker eşleri olarak Afyon’da yaşamışlar. Babam altı yaşlarında yetim kalmış, sekiz yaşlarında, babaannemle, o sıralarda Rumeli’nde Tabur Komutanı olan amcam Mehmet’in İstanbul’daki evine gitmişler. İstanbul’da Mehmet amcamın ve bacanağının (amcamın bacanağı da tabur komutanı imiş. ) küçük çocukları ile ilgilendiğinden, uzun süre çocukların ve ailenin başında durmuş ve okula gitme şansı bulamamış; ta ki amcamın ve bacanağının, İstanbul’a tayinleri çıkana kadar. Babamın ilgilendiği bu çocuklardan biri, Mehmet amcamın oğlu Celalettin (Ünseli) 1953’de Diyarbakır valisi oldu. Diğeri ise 1957’de Hava Kuvvetleri Komutanı olan Hamdullah Paşa’dır. Ağabeyi Mehmet, Rumeli’nden İstanbul’a döndükten sonra, babam Jandarma okuluna yazdırılmış. Askerlikle beraber okulda terzilik eğitimi almış. Balkan bozgunundan sonra okul kapatılmış. Babam eşkıya takibinde görevlendirilmiş. İlk görev yeri Bandırma ve civarı.
Ordular dağılınca, kafasında planladığı gibi hareket edip, önce Afyon’a gelmiş, sonra Ankara’da düzenli orduya katılmış. Babamın 18 yıllık askerlik hayatının özeti şudur: Çöğürler mevkiinde yaralandım. Dört ay kadar hastanede kaldım. İyileşerek kıtama katıldım. 2 Eylül 1922 günü tabur komutanımız tarafından, keşif kolu komutanı olarak görevlendirildim. Usta erlerden bir manga ekip yaptım. Komutanıma hazır olduğumu bildirdim.
İstanbul’da büyüyüp 30’lu yaşlarda Afyon’a dönmüş, askerden terhis olduktan sonra 34–35 yaşlarında annem Emine Hanım (Pancar ailesinden, İkbal’in kurucusu Salim Pancar’ın kardeşi) ile evlenmiş. Jandarma okulunda aldığı eğitimden başka eğitimi yok. Elimizde diploması gibi bir belge bulunmamaktadır. Askerlik bittikten sonra, Kolordu komutanlığı; o zamanki adı kumpanya olan, Devlet Demiryollarına yerleştirelim demiş. Anneannem; kızım gurbete gider, diye; razı olmamış. Sonradan babama İstiklal Madalyası verilmiş ve yardımda bulunulmuş. Evimiz, Yunan işgali sırasında Yunan askerleri tarafından askeri gazino olarak kullanılmış, kaçarken tahrip etmişler. Ancak daha sonra tahrip edilen evimiz, kolordu tarafından tamir edilmiştir. Sonra hapishanede başgardiyan olarak, işe başlamış. Yaşı elli beşi bulunca, işine son verilmiş. Ne emeklilik var, ne ikramiye. Adeta boşlukta bırakılmış. 1946 yılında vilayet, nokta bekçiliğinde görev verildi. Biz yetişinceye kadar bu görevde kaldı. Babam 18 Mayıs 1956’da vefat etti.
… Ben, oğlu Osman Ünlü, 1950 yılında Eskişehir Hava Kuvvetleri Astsubay okuluna gittim. Babamın bana anlattığı askerlik hatıraları 1940– 1949 yılları olduğundan, eksiği vardır, fazlası yoktur…
Bugün Ahmet Çavuş da, oğulları Hava Astsubaylar Osman ve Selçuk Ünlü de, Şair-Yazar ve Gazeteci Cemalettin Ünlü de hayatta değiller. Ne yazık ki, işgalci Yunan Ordusunun Başkomutanı Trikopis’i esir alıp, komutanına teslim eden Ahmet Çavuş da unutulmaktadır. Oysa ki bu büyük kahraman, önemli tarihlerde anılmalı, kahramanlıkları tekrar tekrar yazılmalı, anlatılmalıdır. Görkemli bir heykelinin dikilmesi zamanı da geçmek üzeredir!... Allah Rahmet eylesin.