İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (Eit) Turizm Başkenti: Şuşa

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TÜRKSOY, 2023 Yılında TÜRKSOY tarafından Türk Dünyasının Kültür Başkenti olarak ilan edilen Azerbaycan’ın Şuşa kenti, 2024 yılında İslâm İşbirliği Teşkilatı tarafından, İslam Dünyasının Kültür Başkenti ilan edilmiş idi. 2015’de toplanan EİT (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) da 2026 yılını Turizm Yılı olarak ilan etti.

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT), 1985 yılında İran, Pakistan ve Türkiye tarafından kurulan uluslararası bir kuruluş olup üye sayısı Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Afganistan’ın da katılımı ile 10’a ulaştı. Teşkilatın amacı üye ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmak, EİT Bölgesi içindeki ticari engelleri kaldırarak bölge içi ticareti geliştirmek ve EİT bölgesinin küresel pazarlarla bütünleşmesini teşvik etmek suretiyle üye ülkeler arasındaki kültürel ve tarihi bağları güçlendirmek olarak ifade ediliyor. Bu bakımdan EİT, Türkiye’yi Orta Asya Cumhuriyetleri ve Güney Asya ülkeleri ile bir araya getiren önemli bir platform niteliği taşıyor.

***

Yıllarca Ermeni işgali altında yaşamış olan Şuşa bilindiği gibi, geçen yıl Türkiye ve Azerbaycan tarafından kurtarılmış ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Kısa bir süre içerisinde gerekli restorasyon çalışmaları tamamlanmış ve tarihi Şuşa kentimiz, modern bir kent görünümüne bürünmüştür.

Sözcük anlamı şişe olan Şuşa, 18. yy’da Penah Han’ın ilgisiyle gelişmiş ve bu nedenle vaktiyle buraya “Penahkend” de denilmiştir.. 

Çok gez gittiğim gardaş Ülke Azerbaycan’ın şirin kenti Şuşa’da “Cıdır Düzü” denilen mekanda dağları, vadiyi, ırmağı, ormanı, kasaba ve köyleri kuş bakışı seyretmek, büyük bir zevk idi. Burası Karabağ’ın merkezi Hankend’den yaklaşık 500 metre yüksekteydi. Buradan birçok mağaralar görülüyordu. Şuşa Hanı İbrahim Han (18. yy), Ağa Mehemmet Han Kaçar’a karşı Şuşa vadisinde mağaralarda saklanmıştı.

Cıdır Düzü, Kafkas dağlarının doruğunda, bir futbol sahasından daha büyük bir alandı. Sanki özel olarak düzenlenmiş gibiydi, ama düzlük doğaldı ve bu nedenle Cıdır Düzü deniliyordu. Eskiden burada atlı cirit oyunları oynanıyormuş. Düzlüğün altındaki “Taşaltı Deresi” de sırıl şırıl akıyordu. 

Acıkmıştık. Cıdır Düzü’ndeki Harı Bülbül Millî Yemekhanası’nda karnımızı doyurduk; sonra da Şuşa’yı gezdik. Şuşa’da 13 bin kişi yaşıyordu.

Şuşa’daki kadim bir camiin ibadete kapatılarak burada, Şuşa Tarih Müzesi’nin kurulmuş olmasına bir yandan üzülürken öte yandan hakikaten fevkalade güzel bir müzenin düzenlenmiş olmasına sevinmiştim. Buradaki belgelerden birisi, Ermenilerin, Azerbaycan topraklarına ayak basmalarıyla ilgiliydi. Müzedeki etnografik ve folklorik malzemeler de Türk kültürünün özgün örnekleriydi. 

Şuşa’da ziyaret ettiğimiz mekânlardan biri de “Vagif Anıt Kabri” idi. Ünlü Azeri bilgin Molla Penah Vagif için, o tarihlerde görkemli bir anıt mezar inşa edilmiş ve törenle açılışı yapılmıştı. Müzeye bağlı olarak bakımı ve koruması yapılan anıt mezarda görevli olan Gönül Sabir gızı Bağırova, bilgiler verirken bana; “Komünist gazetesinde sizinle yapılan röportajı okudum.” demiş ve eklemişti; “Siz orada günde 24 saat bana az geliyor, çalışmalarımı tamamlayamıyorum, dediniz, bu sözünüz çok ilgimi çekti…” 

Gönül Hanım bana müzenin anı defterini de imzalatmıştı. 

Şuşa’nın yüz akı olan bir yer de İsa Bulağı idi. Orman içerisindeki bu güzel dinlenme yerinde, nefis bir de bulak akmakta ve suyu içilmektedir. Aslında Ağdam kentinde buluşmayı tasarladığımız; fakat görüşemediğimiz Nurettin Aliyev’in dostları Paşa İskenderov ve Abbas Eyvazov Nasıroğlu ile İsa Bulağında buluşmuştuk.

Yemekten sonra araçlarımıza binip yola çıktık. Mingeçevir kentini kuş bakışı seyrederek geçmiş, Kür nehri üzerinde kurulan hidroelektrik santraline ulaşmıştık. Buradaki gölün uzunluğu 35 km imiş, ama o günlerde 2 km daha eklenmişti. Buradaki barajın, bölgeyi, hatta komşu ülkeleri de aydınlatan büyük bir baraj olduğunu söylemişlerdi. O arada ünlü şair Mikail Müşfik’in, “Mingeçevir Destanı” adlı bir eserinin mevcudiyetini öğrenmiştim.

***

Aslında Karabağ, tüm Azerbaycan’ın şah damarı idi. Buradan Cafer Handan, Cabbar Karyağdıoğlu, Şuşalı Seyid Şuşinski, Şuşalı Han, Bülbül, Sara Hanım, Kadir Rüstem, Niyazi Takizade, Fikret Emirov, Hacıbeyli sülalesinden Üzeyir, Sultan, Zülfikar, Ceyhun beyler; Bedelbeyli sülalesinden Efrasiyab, Şemsi, Ferhad beyler; Molla Penah Vagif, Natevan, Zakir, Reşid Beybutov, Cemil Bey Emir, Ağaoğlu Ahmet ve Samed beyler; Mirmuhsin Nevvab, Süleyman Eleskerli, Latif Kerimov, Mehdi Memet gibi ünlü insanlar yetişmişti. Bu şahısların hemen hemen hepsi de bilgin ya da müzisyendi. Derler ki; “Karabağ’ın çocukları, musiki makamlarıyla ağlarlar!... ”

Vaktiyle Azerbaycan’a başkentlik etmiş Berde’den geçerken duvarlarda, artık anlamını da önemini de yitirmiş olan sloganların yazılı olduğunu gördük. Örneğin; “Emeğe eşg olsun!” yazısı, ne demek oluyordu?... Nitekim Gorbaçov da bunun anlamsız olduğunu bildiği için; “Kaldırın bunları!” demiş. O günden itibaren de eskiye lanet okumaya başlamışlar. Özellikle Stalin her yerde ve herkes tarafından lanetlenmekteydi. Onun dönemindeki faşist baskılarla ilgili dosyalar açılıp açıklanmaktaydı. Buna rağmen, Bakü’de, kimi Stalinistleri görüp şaşırıyordum. 

Karabağ topraklarında ilerlerken yolumuzun üzerindeki yerleşim birimlerinin adlarını okuyordum; Güllüce, Yenikend, Hüseynli, Ağdam, Etyemezler, Göktepe, Kuloğlular, Hocalı, Haçın Çayı, Gerbend, Cevahirli, Kengirli, Ahmedevar… Ve Askeran. Kanlı olayların cereyan ettiği kent. Her şeyiyle Askeran Kalesi tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde… Ne yazık ki, o tarihte kent ve uzun zaman Ermeni işgali altında kalmış idi.

Hankendi, uzun süredir dünyanın ilgi odağı olan bir kentti. Burası, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı, Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin başkentiydi. Halkın tamamına yakını Ermeni’ydi ve sadece yüzde 5 oranında Türk vardı. Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu ise 150 bini buluyordu ve bunun 40 bin kadarı Türk’tü. Gerçi bölgedeki Ermeni sayısı, Türk sayısından fazlaydı ama örneğin Şuşa gibi tamamı Türk olan yerleşim birimleri de vardı. Ne yazık ki, bölgeyi yönetenler, Azerbaycan’ı tanımıyorlardı. Tabii, Şuşa yönetimi de Hankend’in direktiflerini!... Ermenistan’ın kendisi himmete muhtaç iken diasporanın da desteğiyle Karabağ’a maddi yardım yağıyordu. Örneğin Hankend’den Erivan’a saat başı uçak kalkıyordu. Ayrıca otoban kara yolu inşa edilmişti. Hankend yönetimi, dünyanın çeşitli ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkiler kurmuştu; matbaa kurup Ermeni dilinde yoğun yayın başlatmışlardı. Moskova da Ermeniler’i koruyor, kolluyor ve yardımlar yapıyordu. Ama örneğin, Azerbaycan’ın öteki özerk cumhuriyeti Nahcivan’a hiçbir destek yoktu. 

Ermeniler, bunları yaparken, Azerbaycan Türkleri de elbette gerekeni yapacaklardı ve yaptılar da. Örneğin, Azerbaycan’da Ermeni kalmadı! Tabii Ermenistan’da da Azeri!... 

Azerbaycan’ın değerli lideri Haydar Aliyev’in şu sözü çok anlamlıdır: “Biz, iki devlet, bir milletiz!...” Gerçekten öyleyiz. Azerbaycan’a yaptığım ilk seyahatte bir Milletvekilinin bana dediği şu sözü hiç unutmuyorum: “Siz Osmanlı iken bir Türk’tük!...” Bu gün bu tür söylemler, artık gerçek olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin desteğiyle, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal edilmiş Karabağ toprakları kurtarılmıştır. 

Karabağ’daki Tarihi ve turistik Şuşa şehrimiz de özgürlüğe kavuşmuş olup, Türk ve İslâm Dünyasındaki yerini almıştır. Geçen iki-üç yıl Türk Dünyası’nın enine boyuna tanıdığı Şuşa, bu yıl da Dünyanın geniş bir bölümünde sesini duyuracak ve daha çok tanınacaktır. 

Yazarın Diğer Yazıları