Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye’nin tanıdığı yetki alanları dışına çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tanımadığı bir statüyü zorlayan kimi faaliyetleriyle gündeme gelmektedir. Türkiye açısından Patrikhane, sıradan bir kilisenin hak ve yetkileriyle sadece Ortodoks Rum azınlığın dini ihtiyaçlarını yerine getirmesi için Türkiye topraklarında kalmasına izin verilen ve Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tabi bir Türk kurumudur. Fener Rum Patrikhanesinin hukuki statüsünü belirleyecek olan da içinde bulunduğu devletin hukuk sistemidir. Yani Osmanlı Devleti döneminde tanınmış bir yetki ya da farklı bir statü söz konusu olsaydı bile yetkileri ve statüsü Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıdığı kadarıyla devam edecekti. Yine Osmanlı Devleti’nin verdiği yetkiler sürdürülecekse de bu yetkiler ancak Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki Ortodoks Rum cemaatin dini ihtiyaçlarının giderilmesini sağlayabilecek kapsamda olacaktı. Bir devlet ile o devletin kurumunun ilişkisi, temel hukuk mantığıyla bu şekilde gerçekleşir. Aslında Patrikhane’nin Osmanlı Devleti veya Doğu Roma Devleti içerisindeki hukuki statüsü de aynı hukuk mantığıyla düzenlenmiş ve Patrikhane ilgili devletin izin verdiği sınır ve statülerle o devletin kurumu olarak varlığını sürdürebilir.
Nitekim, büyük Dahi Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti kurduktan hemen sonra, Türk Ortodosk Patrikhanesini kurmuş ve o dönemde çıkarılan yasa ile de bu Rum Patrikhanesinin de yurt dışına çıkarılması öngörülmüş idi. Bu husustaki bağımsız bir yazımı bilahare yayımlamak üzere, Rum Ortodoks Patrikhanesi ve yediği nanelere değinmek istiyorum.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Sokullu Mehmed Paşa’nın gayretleriyle Osmanlı Devleti’ne bağlı bir şekilde İpek şehrindeki Sırp Ortodoks Patrikhanesinin 1557 yılında açılması, 1766’da kapatılması, 1832’de özerk bir Sırp Kilisesi kurulması ve Sultan Abdülaziz döneminde 28 Şubat 1870 tarihli ferman-ı hümayun ile Bulgar Eksarhlığı’nın kurulması da yine birer devlet uygulamasıdır. Antakya, Kudüs ve İskenderiye’nin 1516’da Yavuz Sultan Selim tarafından fethi sonrasında, Osmanlı egemenliğini kabul eden bu beldelerdeki kiliselerin İstanbul’daki Ortodoks Rum Patrikliğine bağlanması keza bir devlet uygulamasıdır. 20 Ekim 1884’te Osmanlı Devleti’nin, Rum patrikliğinin yetki alanını yeniden belirlemesi, Patrikhanenin baskı uyguladığı Antakya, Kudüs ve İskenderiye kiliselerinin özerkliğini de korumak gayesiyle İstanbul’daki Patrikhanenin doğu kiliseleri üzerindeki yetkilerine son vermesi aynı şekilde bir devlet uygulamasıdır. Nitekim bu kararla İstanbul Rum Ortodoks Patrikliği unvanı da İstanbul Rum Patrikliği olarak değiştirilmiştir. Dolayısıyla “ekümeniklik” statüsünün tanınması bir tarafa, ülke sınırları içerisinde Sırpların ve Rum Patrikhanesinin baskı ve asimilasyonundan şikâyet eden Bulgar ve Arap Ortodoksların, Patrikhane’nin yetki alanından çıkarılması söz konusu olmuştur. Kesin olarak söylemek gerekirse bugün Fener Rum Patrikhanesi ismiyle anılan Kilisenin tarihinin hiçbir döneminde içinde bulunduğu devletin sınırlarını aşan bir yetkisi olmamıştır. Dolayısıyla ekümeniklik sıfatını, bu anlamı içerecek şekilde kullanmamıştır.
Patrikhane, Ortodoks kiliselerce yine Kadıköy Konsülüne atıfla ilk ana kilise olarak görülür ve diğer Ortodoks kiliselerin buradan doğduğu kabul edilir. Diğerleriyle eşit olduğu ancak özel bir önem ve otoriteye layık görüldüğü şeklinde anlaşılabilir. Ortodoks kilisesinin iç işleyişiyle ilgili bir durumdur. Bunun pratikteki yansıması, ayinlerde Kilise ve Patrikhanelerin anılma sırasında kendisini göstermektedir. Fener Rum Patrikhanesi, ayinlerde ilk sırada anılmaktadır.
Ukrayna’da bir kiliseyi kendisine bağlamasından sonra yetki bölgesi dışında kilise kurduğunu düşünen kimi Ortodoks Kiliseler, 14 Eylül 2018’den itibaren Fener Rum Patrikhanesini ayinlerde anmaktan vazgeçmiştir. Ne var ki günün tartışmasını anlayabilmek açısından, protokollerin öncelikli olmanın dışında da bir işlevinin canlandırılmak istendiği vurgulanmalıdır. Çünkü Ortodoks Kilisesi’ni oluşturan bölge kiliselerinin her birinin eşit olduğunu, bunlar arasında altlık-üstlük ilişkisinin bulunmadığını, “hiçbirinin diğeri üzerinde yetki ve söz sahibi olmadığını” Fener Rum Patrikhanesi de kabul etmektedir. Ancak “diğer patrik ve başpiskoposların yetkili olduğu coğrafya sınırlarının dışında kalan yerlerde Ortodoks Kilisesi kurmak gibi görevinin”, egemenliğinin veya yetkisinin bulunduğu iddiasında bulunması sebebiyle Patrikhane ciddi bir muhalefetle karşılaşıyor.
Ortodoks dünyasındaki tartışma; Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki diaspora kiliseleri üzerindeki egemenlik iddiasıyla ilgilidir. Ortodoks âleminde bu konudaki itirazların birkaç sebebi var. Birincisi Fener Rum Kilisesi'nin, Rumların Kilisesi olması ve yönetiminde de Rumların bulunmasıdır. Aslında Ortodoks kiliseler gerçekten de millî kiliselerdir. Her milletin, her bağımsız devletin kendi millî kilisesi bulunur. Bir millî kilisenin liderliği üstlenmek istemesi bu âlemde yadırganmaktadır.
Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye toprakları dışında kiliseler kurmakta oluşu Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Patrikhane’nin bu yaptığı hem Lozan Antlaşması’nda yasaklanan siyasi faaliyetler kapsamına girmektedir hem de Türkiye’nin devlet olarak izlediği dış politikayı zorlayan adımlar söz konusu olmaktadır.
Öte yandan, Patrikhane’nin 350 milyon Ortodoks’un ruhani lideri olduğu ve 6. yüzyıldan bu yana ekümenik sıfatını taşıdığı iddiası gerçek değildir. Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı gibi Ortodoks dünyada Patrikhane vesilesiyle etkisini arttırabileceği ya da inanç turizminin canlandırılabileceği yaklaşımları da cazip görünen ancak gerçek durumla örtüşmeyen iddialardır.
Patrikhanenin ve Patriğin tüm dünya Ortodokslarının lideri olduğu yönündeki iddiayı, kabul edecek üç onay gerektirmektedir. Her biri eşdeğerdeki olurların ilki, bu liderliği kabul edecek olan dünya üzerindeki Ortodoksların icazeti, ikincisi yazılı olmayan Hıristiyan hukukunda bu konuya ilişkin usul kurallarına uyulduğu yönündeki kabul, üçüncüsü ise böylesi bir liderlik yetkisini kullanmasına izin verecek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onayıdır. İlk ikisi Türkiye’nin tartışacağı meseleler değildir, ancak sanki bu iki koşul karşılanmış da Türkiye’nin liderlik yetkilerinin kullanımına izni koşulunun eksik kalmış yönündeki yaklaşım hatalıdır. Ayrıca sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce Patrikhane’nin içinde yaşamış olduğu devletlerce bu iznin verilmiş olduğu imajının yaratılması da maksatlıdır.
Osmanlı Devleti döneminde “ekümenik” ifadesinin kullanıldığı iddialarına rağmen Osmanlı makamları ile patrikler arasındaki yazışmalarda “ekümenik” değil “bende” ifadesi yer almaktadır. Diğer taraftan 1862 tarihli Rum Patrikhanesi Nizamnamesinin de hiçbir yerinde ekümenik sıfatı kullanılmamıştır. Bu nizamnamede papaz, piskopos ve metropolitlerin seçilme, atanma ve görevlendirme usulleri ve bunların hem birbirleri hem patrik hem de devlet ile ilişkileri; patriğin seçimi usulleri, atanması, görevden alınma şartları düzenlenmiş ve yetki alanları belirlenmiştir. Bu doğrultuda Patrikhanenin içinde bulunduğu devletin sınırlarını aşan siyasi ya da ruhani herhangi bir işlevi olmamıştır.
Patrikhane Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına bağlı bir Türk kurumudur. Varlık nedeni sadece İstanbul’da bulunan ve mübadele dışında tutulan Ortodoks Rum kökenli Türk vatandaşlarının dini ihtiyaçlarını sağlamaktan ibarettir. Türkiye Devleti hiçbir dönemde Patrikhane’ye ekümenik statüsü vermemiştir.
Lozan Antlaşması’nda Patrikhane ile ilgili özel bir maddenin bulunmaması da Patrikhane’nin hukuki statüsünün düzenlenmesinin Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakıldığının açık göstergesi ve hukuki zeminidir. Bu çerçevede Patrikhane, idari açıdan Fatih Kaymakamlığı’na, Fatih Savcılığı’na ve İstanbul Valiliği’ne muhatap kılınmıştır. Patrik seçim usulleri ya da Patrikhanenin işleyişi veya statüsü konusunda kanun hükmünde ayrı bir düzenleme yapılmamıştır. Patrik, 1862 tarihli Nizamnamenin ilgili hükümleri ve 6 Aralık 1923 tarihli 1092 sayılı İstanbul Valiliği tezkeresini esas alan bir prosedürle seçilecek kişilerin Türk Vatandaşı olmaları ve seçim sırasında Türkiye’de olması koşuluyla sadece din adamları tarafından seçilmektedir.
Sonuç olarak “Türkiye kabul etmese de Patrikhane ekümeniktir” ifadesinde yer alan görüş temelsiz ve anlamsızdır. Bu tür tartışmalar, dini gerekçe ve kuralları zemin olarak kullanan siyasi hedeflerin yansımasından ibarettir. Hem tüm dünya Ortodokslarının Patrikhane’nin liderliğini kabul ettiği söylemi hem de “Osmanlı ekümenik sıfatını vermişti” ifadesi yalandır, yanlıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, kendi devleti içerişindeki bir kurumun statüsünü belirleme egemenliğini haizdir. Bu çerçevede de yukarıda belirtildiği gibi Türkiye açısından Patrikhane, Ortodoks Rum azınlığın dinî ihtiyaçlarını karşılayan, tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti yasalarına tabî dinî bir müessesedir. Türkiye’nin sorumluluğu, uluslararası hukuk ve tatbikatla uyumlu olarak kendi azınlıklarının dini özgürlüklerini sağlamaktan ibarettir.
Gerçekler ve hal böyle iken, Hükümetimiz derhal bu konuyu ele alarak, Patrik denilen Papaz uyarılmalı ve yurt içinde ve dışında ekümenik sıfatını kullanmasına izin verilmemelidir. Keza Atatürk’ün Önerileriyle ve o dönemde çıkarılan yasa gereğince, artık Türk Ortodoks Patrikliğini işlevsel hale getirerek, Türkiye’deki tüm Ortodoksları bu Patrikliğe bağlamalıdır. Bu işi de ancak ve sadece Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan yapabilir. Değerli Cumhurbaşkanımız Ayasofya ve Kariye kiliselerini, talimatlarıyla nasıl camiye dönüştürmüşler ise, Ortodoks patrikhanesi meselesini de halletmesini şahsen istirham ediyorum.
Türk Ortodoks Patrikhanesi