İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Gezerken Gördüklerim İtalya -3-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Vatikan gezimizi tamamlayıp Roma turumuzu sürdürüyorduk. “Karanlık Dükkanlar Sokağı” adı verilen ilginç bir yere gelmiştik. Burada karşılıklı iki bina vardı ve bunlardan birisi komünist partisinin, öteki ise Hıristiyan demokratların genel merkeziydi. Fikren birbirlerine zıt görüşleri olan bu iki parti, mükemmel bir komşuluk örneğin sergiliyorlardı. Bu komşuluk söz konusu olduğunda şöyle bir espri yapılıyordu: “Bu iki parti temelde birleşiyorlar; zira binaların temelleri birbirlerine çok yakındır!”

Ve işte kolezyum; yani “Arena” yani gladyatörlerin ölüm-kalım savaşı yaptıkları mekân! Tarih içerisinde burada insanlarla insanlar; kimi zaman da hayvanlarla insanlar dövüştürülür; insanların ölümü zevkle seyredilirdi! Arena’yı gördükten sonra karşımıza çıkan Kostantin anıtı da bizi ilgilendiriyordu; çünkü bir dönem, İstanbul’umuz, bu zatın adıyla anılmıştı: Kostantinopol!...

Grup turumuz bittikten sonra, herkes kafasına göre takılmıştı! Nerim beyle ben bir restorana girip, güzelce karnımızı doyurmuştuk. Yemekten sonra yaya olarak yeni bir tur başlatmıştık. O arada, Doç. M.Ali beyin çantasından 5000 TL’nın çalınmış olduğunu üzüntüyle öğrenmiştik… Tramvaya atlayıp İtalya’nın, hatta Avrupa’nın sinema merkezi olan “Cinecitta”ya gitmiştik. Birçok filmin çevrildiği mekânı gezmiştik. 

Akşam yemeğini otelde yemiş; sonra da sinemaya gitmiştik…

Sabah erken kalkıp otelin çevresindeki marketlere son bir kez daha göz atmış; saat 13.00’te de otelden ayrılıp hava alanına gitmiştik. 15.30’da Roma’dan havalanan, THY’nın DC-9 uçağı ile de İstanbul’a; yurdumuza salimendönmüştük.

***

Dünyada en çok reklamı yapılan mekân Venedik’tir. 1977 yılındaki İtalya seyahatimde, Venedik’e kadar gidebilme olanağım yoktu; ama bir gün bu mekânı mutlaka görmem gerektiğini düşünüyor ve bir fırsat kolluyordum. Peşpeşe yurt içi ve dışına yaptığım seyahatlerin çoğuna eşim Nurten’i götürememiş ve kendisine, “ilk fırsatta arzu ettiğin bir ülkeye götüreceğim” diye söz vermiştim. Kızım Gönül’ün, arkadaşlarıyla birlikte bir İtalya seyahati planladıklarını öğrenince, o tura biz de katıldık.

VERONA

 

 Turumuzun ilk durağı Verona idi. Bu kentin hava alanı son derece sade, basit bir alandı ve terminalinin de hiçbir özelliği yoktu. Hemen belitmeliyim ki, İtalyanlar turizm olgusunu, ülkenin tüm yaşamına yerleştirmişler ve bu ülkeye girişte, küçük bir sorunla dahi karşılaşmadık.

14 Ağustos 2011 günü, İstanbul-Verona uçuşumuz 2 saat 20 dakika sürmüştü. Alanda grubumuzu (aslen İstanbullu olan) Bn.Serap Ergünlü karşılamıştı. Sabahın çok erken saatlerinde Verona’ya gelmiştik ve hemen hemen bütün işyerleri kapalıydı. Esasen 3 günlük bir dini bayram başlamıştı ve İtalyanlar bu bayramda pek çalışmıyorlardı.

Turistik tur düzenleyen firmalar, turisti yolunacak kaz görüyorlar ve ek turlar düzenleyerek ek ücretler alıyorlardı. Nitekim bu kez de öyle olmuştu ve daha Verona görülmeden, bir yerlere götürmek istiyorlardı. Grubun yarısı bu ek tura katılırlarken; öteki yarısı gibi biz de Verona’da kalmayı tercih etmiş ve kafamıza göre, istediğimiz şekilde gezip dolaşmıştık.

Önce Caffe Liston12’de oturup, birer kahve içmiş, sonra ana caddelerde ve parklarda yürümüştük. Tabii yorulduğumuz yerde oturup, dinlenerek…Günün ilerleyen saatlerinde, caddeler ve özellikle cafelerde kalabalık turist grupları görülmüştü. Kent merkezindeki parkın etrafı ve içerisi heykellerle donatılmıştı. Hemen orada bir de arena bulunuyordu ve buraya ücret ödemek suretiyle girilip görülebiliyordu.

            Hemen hemen bütün Avrupa kentlerinde olduğu gibi, Verona’da da restore edilen eski binaların yanında yeni ve modern binalar da yükseliyordu.

            İlk İtalya seyahatimde ülkenin para birimi Liret idi. Artık, tüm Avrupa Birliği üyesi ülkelerde olduğu gibi burada da Euro kullanılıyordu. Pahalılık ise, adeta baş döndürücü hâle gelmişti. Yarım litrelik bir pet şişe içindeki suyun fiyatı 2.50 Euro idi!... Gezdikçe tüm İtalya’da göreceğimiz gibi bir tabak makarna 10.00 Euro, bir piza 12-15 Euro idi!...

Verona, Alp Dağlarından çıkıp, Garda Gölü’nden geçerek, Adige Irmağının yaptığı kaviste kurulan bir şehirdi. Daha önceleri nehrin taşmasıyla sel felaketleri yaşayan şehir, alınan önlemlerle bu afetten kurtarılmıştı.

Kent içerisinde önemli bir fuar ve Arena’da yapılan tiyatro ve opera gösterilerinin yer aldığı önemli bir de festival yapılıyordu. Çeşitli medeniyetleri yansıtan tarihi eserler ise, kente çok sayıda turistin gelmesini sağlıyordu. Taş Köprü, Kale gibi yapılar ise incelenmeye değer yapılardı. Bu yönüyle UNESCO, birçok yerleşim birimi gibi Verona’yı da dünya mirasları içerisine dahil etmişti. Kentte ayrıca önemli dini yapılar görülüyordu. Verona Katedrali bunlardan biri ve en önemlisiydi. Ayrıca irili ufaklı kiliseler, bazilikalar vardı. Sürekli çalınan çanlar dikkati çekiyordu.

Nüfusu 300 bin dolayında olan Verona’nın Kalesi içindeki Sanat Müzesi, Shakespeare’nin ünlü Romeo ve Jüliet adlı eserine ilham veren Jüliet’in evi ve Doğa Tarihi Müzesi de görülesi yerler arasındaydı.

Bizim Konya’nın, Verona ile kardeş şehir olduğunu da orada öğrenmiştik.

 

VENEDİK

 

Verona’daki gezi programımız tamamlandıktan sonra, ek tura katılan grupla birleşerek, otobüsle Venedik’e geçmiştik. Benim bu geziye katılmaktan asıl maksadım, Venedik’i doya doya gezip görebilmekti. Ancak, konaklayacağımız otel, merkeze epey uzaktaki Mestre (Mira) denilen bölgedeydi. Biz “Hotel Poppi” nin 139 No.lu odasına yerleşmiştik. Adını yazarak, olumsuz propaganda yapmak istemediğim İstanbul’daki tur firmasının kazıkları bitmiyordu. Otelin, kentin dışında olması bir yana, merkeze ulaşabileceğimiz herhangi bir vasıta da yoktu. Verilen kahvaltı ise tek kelimeyle rezaletti!...

Ertesi sabah otobüsle Tron Chetto İskelesine giderek; burada 15’er Euro ayak bastı parası ödeyerek San Marko İskelesine geçmiş; böylelikle asıl Venedik’e ulaşmıştık. Burada 20 bin kişi yaşıyordu ve adeta açık hava müzesi gibiydi. Adeta turist kaynıyordu ve müthiş bir kalabalık gözleniyordu. İtalya gerçekten bir turizm ülkesiydi ve onca kazığa rağmen yılda 50 milyon turist geliyordu. Aslında İtalyanlar, turist gelsin çabası içinde değillerdi. Zira nasıl olsa turist, kendiliğinden geliyordu.

Kent 100’den fazla ada üzerine kurulmuştu ve Adriyatik’e açılan kanal buradan çıkıyordu. Adaları birbirlerinden ayıran 170 kanal ve birbirine bağlayan 200 köprü vardı. Kanalların en uzunu olan Grand Kanal 4 Km.uzunluğunda olup, kanalın sağı ve solu görkemli saraylarla donatılmıştı. 

Tarih içerisinde Venedik için, “gidilip de dönülmek istenmeyen yer” deniliyormuş. Adaların çok azında yerleşim vardı. Sahilde demirli bulunan “Sec Qloud”, ünlü bir tekneydi ve çok sayıda filmin mekânı olmuştu. Tarihte çok ünlü bir ülkeye de adını veren Venedik, her dine mensup insanların yaşadıkları bir kentti. 

Bugünkü “Eski Osmanlı Mahallesi”, Müslüman Türklerin yaşadıkları yerdi. Bu mahallede, Osmanlı tüccarları ve devletin istihbarat görevlileri yaşıyorlardı. Bunlar burada cami, hamam gibi, bir Türk için gerekli yapıları da kurmuşlardı. Venedik’teki birçok büyük yapının mermerleri Türkiye’den getirilmişti. Sular üzerindeki kentin karayla bağlantısını sağlayan uzun köprü dikkati çekiyordu. San Marko Meydanındaki binalar âdeta göz kamaştırıyordu. Devlet Başkanlığı Sarayı, Eski Dostlar Sarayı, katedraller, kiliseler ve Gabrielle Oteli…

Bu otelin önü buluşma yerimizdi. Uzunlu kısalı kanallar; sandal ve gondollarla yapılan geziler…Ve işte Venedik…14 Km.lik bir sahil şeridi…Oteller, restoranlar, turistik tesisler… 

Venedik’le İstanbul, 1991 yılında kardeş şehir olmuşlardı…Burada bir itirafta bulunmak isterim: Venedik bende hayal kırıklığı yaratmış olup maalesef beklediğim ihtişamda bir şehir değildi!...Ama herifler öylesine güçlü bir reklam programı uyguluyordu ki, dünyanın her yanından akın akın insanlar geliyordu. Tabii ben de yıllar yılı, böylesine ünlü bir Avrupa kentini görebilmeyi arzu ediyordum. Ama Venedik bende, tam bir hayal kırıklığı yarattı!...

Bölgede 14 Km.lik bir sahil  şeridi vardı ve burada turistik tesisler kurulmuş; kasabalar oluşmuştu. Bunlardan birisi Lido Di Jesolo idi ve bu tatil kentinde gece hayatı vardı. Burayı da enine boyuna gezip görmüş; bir restoranda piza, makarna ve kalamar yiyerek hovardalık yapmıştık!...

Otobüsle otele dönerken rehberimiz ülke hakkında bilgiler veriyordu. İtalya, kuzey ve güney olarak ikiye ayrılıyordu. Güney İtalya’nın merkezi Napoli idi. Ülkede asgari işçi ücreti 900 Euro idi. İşten çıkarma söz konusu değildi. Bir işveren, çalıştırdığı bir işçiyi işten çıkarırsa, 25-50 bin Euro kadar tazminat öderdi. İtalyanlar’ın kanılarına göre kuzey çalışır, güney yerdi!...Güney İtalya, mafyanın merkeziydi; kara para burada aklanırdı! Ülkeye kaçak mal Napoli’den, yani güneyden giriyordu. 

(DEVAM EDECEK)

Açıklama: C:\Users\İrfan Ünver\Desktop\Venedik-Kanal.JPG Venedik’te

Açıklama: C:\Users\İrfan Ünver\Desktop\Verona-Kapı.JPG

Verona kapı

Yazarın Diğer Yazıları