İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Gezerken Gördüklerim İtalya -4- Floransa (Firenze)

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Venedik-Floransa yolculuğumuzu da aynı otobüsle yapıyorduk. Po Nehri”ni ve ovası’nı geçmiş, Ferrara kentine gelmiştik. Ünlü Ferrari otomobilleri burada üretiliyordu. İtalyanlar milli kültür ve tarihlerine saygı duyuyorlar ve koruyorlardı. Ticaretteki başarıları ise tartışılmazdı. Yolculuk esnasında Avrupa’nın en eski üniversitesinin kurulduğu Bologna’dan geçmiştik. Burası aynı zamanda bir sanayi ve fuar kentiydi. Rehberimizin dediğine göre özel aracı olanlar, izin almadan, herhangi bir kente giremezlerdi ve giren olur da bu saptanırsa, 400 Euro ceza ödemek zorunda kalırdı.

Dört saatlik bir yolculuktan sonra Floransa’ya gelmiştik. Burası Toskana bölgesinin merkeziydi ve edebi İtalyanca burada konuşuluyordu. 40 ayrı lehçenin konuşulduğu İtalya için, Toskana lehçesi örnek gösteriliyordu.

Tarih içindeki bir adı da Firenze olan bu kent, bir dönem İtalya Krallığının başkenti olmuştu. Ayrıca İtalya tarihinde var olan “Floransa Cumhuriyeti” de burada ilân edilmişti. Şehir Arno Nehri etrafında kurulmuştu. Bu nehir üzerinde 8 tane köprü vardı. Banliyösüyle birlikte nüfusu 1 milyon dolayında olan Floransa, Avrupa’nın önemli ticaret merkezlerinden biri konumundaydı. Bunun yanı sıra İtalyan Rönesansının doğum yeri olarak bilinen Floransa, kültürü ve mimarisiyle dünyaca ünlü bir turizm kentidir. Şehirde önemli sanat galerileri ve müzeler bulunmaktadır. Leonardo da Vinci ve Michelangelo bu tarihi şehirde yetişmiş dünyaca ünlü sanatçılardır. 

Bir ara, kente egemen Michelangelo tepesine çıkarak, Floransa’yı tüm güzellikleriyle seyretmiştik. Kentte iki önemli meydan; iki meydanı birbirine bağlayan cadde, birbirlerine paralel sokaklar, cafe ve restoranlar ve de heykeller dikkati çekiyordu. 

PRATO

Floransa’da kentin merkezinde değil de “Prato” adlı bir kentteki Art Hotel Milano”nun 207 No.lu odasında konaklamıştık. Burası Floransa’ya 20 Km.mesafedeki bir yerleşim birimiydi. İyi ki buradan Floransa merkezine otobüs ve trenle ulaşım mümkündü ve biz serbest kaldığımız zaman trenle gidip gelerek, Floransa’yı daha iyi gezebilme olanağını bulmuştuk.

Prato’da yaklaşık 200 bin kişi yaşıyordu. Nüfus bakımından Toskana bölgesinin ikinci büyük kentiydi. Sakin, temiz bir yerdi. Kentteki önemli mekânlardan biri de Tekstil Müzesiydi. Görülesi bir müze de Şehir Müzesi idi. Vaktiyle Çin’den gelip buraya yerleşenler, geniş bir koloni halinde halen Prato’da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Prato kentinin kadim kalesi içerisinde kalan bölümü de, dışındaki gibi, modern yapılarla doldurulmuştu.

 

R O M A

Floransa gezimizi tamamladıktan sonra, güzel bir havada, otoyolun sağını solunu seyrederek yola çıkmıştık. Oviedo, Umbria bölgelerinden geçerken, ülkenin kalelerle donatıldığını görmüştük. İtalya’da “her yol Roma’ya çıkar” sözü yaygındı ve biz de nihayet başkent Roma’ya gelmiştik. 7 tepe üzerine kurulu olan bu ünlü kent, 1977’den bu yana çok gelişmiş, büyümüştü.

Roma’ya girerken rehberimiz, otobüsün girişiyle ilgili ayakbastı parasını ödemiş, sonra da otobüsten inmeden bir şehir turu yapılmıştı. Öteki kentlerde olduğu gibi, Roma’da da şehrin kenar semtindeki “Summit” Hotele gitmiştik. Otelin 589 No.lu odasına yerleşmeden önce, gecelik 3 Eurodan iki gece için 6’şar Euro ödemiştik. Burada da böyle bir sistem vardı ve hayatımda böyle bir uygulamayla karşılaşmamıştım!. 

Bir imparatorluğa adını veren Roma,  çok sıcaktı ve âdeta yanıyordu.  Sağmal inek gibi sağılan turistler, gruplar halinde şehrin içerisinde dolaşıyorlardı.

Kuşkusuz, Roma’da da, öteki kentlerde de yıldızın hakkını veren oteller vardı; ama tur firmalarının anlaştığı 3-4 yıldızlı oteller, Ankara’nın İtfaiye Meydanındaki otellerden daha iyi değillerdi! Sözde 4 yıldızlı bir Roma otelinde cam bardak yoktu ve plastik bardaklarla idare ediliyordu ve bu otelde yemek olmadığı gibi, kaliteli kahvaltı da verilmiyordu.

Roma’daki ikinci günümüzde, tur rehberi yine birilerini kandırmış, bir yerlere ekstra tur düzenlemiş ve ortadan kaybolmuştu! Biz de otelin önünden bir taksiye atlayıp, 18 Euro ödemek suretiyle Venedik Meydanı’na  gitmiştik. Burası Roma’nın merkeziydi ve yürüyerek görülesi her yere uzanabilmek mümkündü. 

Nitekim yürüyerek Corso Caddesine ve Trevi Aşk Çeşmesi’ne varmıştık. Çeşmenin çevresi tıklım tıklımdı ve bir yer bulup oturabilmek çok zordu. Nurten’in, bazı gençleri kaldırıp oturabilmemizi sağlaması ise şanstı. Özellikle gençler, çeşmeden ve önündeki havuzdan bir şeyler umuyorlar, adaklar adayıp, havuza para atıyorlardı. Hatta havuza girmek isteyenler de vardı ama, polisler önlüyorlardı.

Sonra “İspanyol Merdivenleri”ne  gidip, bir süre de orada bulunanları seyretmiştik. Orada da bir havuz vardı ve havuzun kenarına oturup, gençlerin coşkularını izlemiştik. Merdivenlere doğru yürürken gördüğümüz “Antico Caffe Greko”ya girip çay istemiştik ama, getirdikleri şey, bizim arzu ettiğimiz çay değildi ve fiyatı ise bizi şaşırtmıştı. İki bardak süzme çay için 20 Euro  almışlardı. Ne var ki cafenin içerisi tıklım tıklımdı!...     

Roma, İtalya’nın Lazio bölgesinin de başkentiydi ve şehirde 4 milyon kişi yaşıyordu. Kent Tiber ve Aniane nehirlerinin arasında kurulup gelişmişti. Kapladığı alan ile 1290 Km. olup, bu yönüyle Avrupa’da birinciydi. Şehrin 2800 yıllık bir geçmişi vardı. Tarih içerisinde Roma Krallığının, Roma Cumhuriyetinin, Roma İmparatorluğunun, Papalığın, İtalyan Krallığının ve bugünkü cumhuriyetin başkenti olmuştu. Bu tarihi kentin Türkiye’deki kardeşi, Tekirdağ’dı.

Nurten’le Roma’yı gezerken, zaman zaman cafelerde oturup dinlenmiştik ve benim kafamda hep tarih kitaplarında okuduğum bilgiler dalgalanıyordu. 

Bunlardan birisi Büyük Hun İmparatorluğunun başındaki Attila’nın Alp Dağlarını aşarak Po Ovasına inmesi ve İtalyan topraklarını çiğneyerek Roma kapısına dayanmasıydı. Attila Roma’yı da alabilirdi ama; bir sürü papazın ve papanın yalvarmaları üzerine geriye dönmüştü…Bir başka şey ise, Etrüskler meselesiydi. 

Etrüskler Türk’tü. Ya da bizim soyumuz Etrüskler’den geliyordu. Etrüskler ise, tarih içerisinde Roma’ya egemen olan halktı ve bugünkü İtalyanlar’ın kanında Etrüsk yani Türk kanı vardı… Bir ara rehberimiz, Etrüsk sanatının ve kültürünün korunup yaşatılması konusundan söz etmişti ama bunları somut olarak görebileceğimiz bir bilgi verememişti.

Roma gezimiz esnasında Vatikan’ın etrafında da dolaşmıştık ama, doğrusu, daha önce esaslı bir şekilde gezip gördüğüm yerleri, para ödeyerek tekrar görme gereğini duymamıştım!.

N A P O L İ

Roma’dan ayrılıp Napoli’ye müteveccihen yol alırken mola verdiğimiz yerde, kızım Gönül’ün grubuyla karşılaşmış, cafede oturup birer kahve içerek sohbet etmiştik. Napoli, İtalya seyahatimizin son durağı olacaktı. Rehberimiz Napoli ile ilgili öyle olumsuz bilgiler vermişti ki, adeta bu şehirden korkar hale gelmiştik. 

Napoli göçmen kentiydi. 1,5 milyon nüfusun 60 bini işsizdi. İtalyan mafyasının merkezi burasıydı. Pompei’ye kadar bütün köyler mafya idi. Kimi insan kaçırıyordu, kimi uyuşturucu ticareti yapıyordu. Bu köylerde kimileri bireysel, kimileri gruplar halinde şans oyunları oynuyordu… Köylerde çalışan insana az rastlanıyordu. Uyuşturucu ticareti buradan yönetiliyordu.    Güney İtalya’nın başkenti olan Napoli’nin altında çok eski bir kent daha vardı!. 

Aslında bir yarımada biçiminde olan Napoli, liman kentiydi. Bu kent insanı tipik Akdenizli idi. Napoli insanı vergi ödemiyor, arabasını sigorta ettirmiyor, sigorta parası ödemiyordu. Hâl böyle olunca araba mezarlıklarından geçilmiyordu!...Bisiklet ve motosiklet çoktu, ama ünlü bir filme de konu olan bisiklet hırsızlıkları devam ediyordu. 

Arjantinli ünlü futbolcu Maradona burada kokainman olmuştu. Napoli stadyumunda 80 bin kişi maç seyrediyordu. Şehrin kendine özgü, “Napolitan” adı verilen bir müziği vardı. Burada ünlü sanatçılar yetişmişti. Şöyle bir deyimin varlığını da günlüğüme kaydetmiştim: 

“Roma yer…Napoli şarkı söyler… Sicilya uyur!...”

Napoli’de de, Roma’daki kadar tarihi eserler vardı, ama bakımsızdı. Sahil kesimi de pisti ve sahilden denize girilmiyordu! Salerno Koyu’nun uzaktan görünüşü çok güzeldi. Sönmüş volkanların kararttığı kayalar vardı. Aşk Tepesine çıkıp, sahili ve uzaktaki manzarayı izleyenler görünüyordu. Yumurta Kalesi ve Kapri Adası, Napoli’nin güzelliklerini yansıtıyordu. Eskiden denizin içerisinde olan Castel Novo (Kale) sahilde bitişik hale gelmişti.

Kısacası Napoli görünüm olarak güzel; ama her türlü melanetin yaşandığı berbat bir yer!...

Napoli’deki tek, İtalya’daki son gecemizi “Amerikan Hotel” in 205 No.lu odasında geçirdik. Otelin restoranındaki berbat yemeğe büyük bir para öderken de, bir kez daha, yolunmuş kaz durumuna düştüğümüz için, sinirlenmiştim!...

21 Ağustos 2011 sabahı çok erken saatte kalkıp, hava alanına gitmiş; THY ile yurdumuza müteveccihen Napoli’den ayrılırken de bir daha bu ülkeye gitmemeye karar vermiştim!..,.

(BİTTİ)

Açıklama: C:\Users\İrfan Ünver\Desktop\Nurtenle Aşk Çeşmesinde.JPGEşimle Roma’daki Aşk çeşmesinde

 

Açıklama: C:\Users\İrfan Ünver\Desktop\Floransa-9.JPG

Floransa (Foto:İÜN)

Yazarın Diğer Yazıları