Yaşamını Hollanda’da sürdüren gazeteci-yazar dostum İlhan Karaçay, internet adresinde yayımlanan bir yazısında, her Türk’ün onur duyacağı bir hanımefendi ile yaptığı söyleşiyi yayımladı. Hemşehrimiz olan bu hanımefendiyi, okuyucularımızın da tanımalarını istiyorum. Bu nedenle, bu yazımı söyleşinin bazı bölümlerinden oluşturacağım.
İlhan karaçay söyleşiye şöyle başlıyor:
Neden “Hollanda’ya gelmiş geçmiş en başarılı ve sempatik Türk kadını” Günay Uslu’dur?
Çünkü kariyerindeki her adımı tesadüf değil, bilinçli tercihlerle inşa etti. Kültür tarihçiliğinden akademisyenliğe, girişimcilikten siyasetçiliğe kadar pek çok alanda kalıcı katkılar sundu. Günay Uslu, her şeyden önce bir kültür köprüsüdür. Doğu ile Batı arasında, akademiyle halk arasında, tarih ile gelecek arasında…Hollanda Kültür ve Medya Bakanlığı (Bakan) görevini sadece siyasi bir pozisyon olarak değil, içerik ve vizyon üreten bir platform olarak değerlendirdi.
İlhan Karaçay soruyor, Günay Uslu yanıtlıyor
Söyleşi yapılan Bn.Günay Uslu, Emirdağlı Ata Uslu’nun kızı, çok başarılı iş adamı hemşehrimiz Atilay Uslu’nun kardeşidir. Ama O, “yalnızca Türk toplumunun değil, Hollanda’nın da kıymetli bir yüzüdür” diyen Karaçay, Günay Hanıma sorularını yöneltiyor: (Çok hacimli olan söyleşinin geniş bir bölümünü sunuyorum.)
Karaçay: Sayın Uslu, sizinle bu röportajı yapmayı uzun zamandır istiyordum. Bugüne kısmetmiş. Hollanda’ya gelmiş geçmiş en başarılı ve sempatik Türk kadını olarak sizi bu ünvanla anmak istiyorum. Bunun temelinde sadece siyasi başarınız değil, kültürden sanata, akademiden girişimciliğe uzanan bir hayat hikâyeniz yatıyor. Önce en baştan başlayalım… İlk işiniz neydi?
Uslu: Benim ilk “gerçek” işim girişimcilikti. 1990’ların sonunda, dijital çağ daha yeni yeni şekillenmeye başlarken, Travel Contact adında kendi seyahat acentemizi kurdum. Bugünkü gençlere anlatınca garip geliyor ama biz o zamanlar televizyonun Teletekst ekranlarından tatil paketi sunuyorduk. Elimde ne bir ekip vardı, ne doğru dürüst deneyim. Sadece bir bilgisayar, bir telefon, bir faks ve sınırsız bir inanç…
Karaçay: Müthiş… Hem okuyor hem iş kuruyorsunuz. Bu süreçte size kimler destek oldu?
Uslu: En büyük destekçilerimden biri, ağabeyim Atilay Uslu oldu. O da girişimci ruhuyla tanınır. Ayrıca Yıldıray Karaer gibi bir yol arkadaşımız var…
Karaçay: O dönemdeki mücadele size ne öğretti?
Uslu: En büyük dersim şuydu: “Bekleme, harekete geç.” Bazen tek bir adım, önünüzde bambaşka yollar açar. Esnek olmayı, hata yapmaktan korkmamayı ve farklı düşünen insanlarla birlikte çalışmanın zenginliğini öğrendim. Ağabeyim Atilay’la farklı karakterlere sahibiz ama tam da bu nedenle birbirimizi tamamladık.
Karaçay: Sonra akademik bir yolculuğunuz başlıyor. Hem Amsterdam Üniversitesi’nde öğrenci hem de daha sonra akademisyen olarak çok ciddi çalışmalar yürüttünüz. En dikkat çekici nokta Osmanlı tarihiyle olan ilişkiniz. Bu nasıl doğdu?
Uslu: Tarihe ilgim küçüklüğümden beri vardı. Amsterdam Üniversitesi’nde tarih ve hukuk okudum. Ardından kültür bilimi ve Avrupa Kültür Tarihi alanında yüksek lisans yaptım. Doktora konum ise doğrudan Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgiliydi. “Osmanlı’da Kültür Politikaları” başlıklı tezimi İngilizce yazdım. Osmanlıca öğrenmek için kendi başıma çalıştım. Çünkü bu topraklara olan bağlılığımı bilimsel olarak da anlatmak istedim.
Karaçay: Ve siyasete adım attınız… Ama öyle klasik bir siyasetçi profili çizmiyorsunuz. Sizi kültür ve medya için göreve gelen biri olarak tanıdık.
Uslu: Siyasetçi olmak gibi bir planım yoktu. D66 Partisi beni kültür ve medya alanındaki çalışmalarım nedeniyle önerdi. Gerçekten de başka hiçbir portföyü kabul etmezdim. Bu alanda bir şeyler yapabileceğime inandım. Çünkü kültür, bir ülkenin aynasıdır. Sadece opera, bale, müze değil; fanfare de, kilise korosu da, karnaval da kültürdür.
Karaçay: Rembrandt’ın ‘De Vaandeldrager’ adlı tablosunun satın alınışı Hollanda
kamuoyunda ciddi tepkilere neden olmuştu. Siz ise bu tabloyu adeta savundunuz. Neden?
Uslu: Çünkü bu tablo sadece bir sanat eseri değil, bir hafıza taşıyıcısıdır. 150 milyon Euro elbette büyük bir meblağ. Ama bu para zaten kültüre değil, genel bütçeye aktarılacaktı. Bu eseri 12 ile taşıyarak halkla buluşturmak, müzeyi ayağa getirmek bence müthiş bir vizyondu. Müze herkesindir. Sadece elitlere değil, tüm halka açılmalı.
Karaçay: Başarılarınız yalnızca siyasi ya da akademik değil. Aynı zamanda müthiş bir radyo programı yapmaya başladınız. Mozart’tan Osmanlı’ya uzanan bir yolculuk…
Uslu: 19 Nisan’daki yayınımızda, Avrupa klasik müziğinde Osmanlı izlerini anlatım. Mehterin Mozart’ı nasıl etkilediğini, Beethoven’ın Türk Marşı’nı nasıl yorumladığını, Kevser Hanım gibi unutulmuş kadın bestecileri gündeme getirdim. Troya’dan Curaçao’ya uzanan bu kültürel izleri anlatmak, kim olduğumuzu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.
Karaçay: Akademide de oldukça etkin bir isimsiniz. Sayısız müze, kurul ve vakıfta aktif görevleriniz var. Bunlardan bazılarını bizimle paylaşır mısınız?
Uslu: Elbette. Amsterdam Üniversitesi’nde akademik görev yaptım, Rembrandt Derneği’nin danışma kurulundayım. Eye Film Müzesi Konseyi başkanıyım. Mauritshuis Müzesi, Leiden Üniversitesi Hoşgörü Kürsüsü ve Allard Pierson Müzesi’nde çeşitli danışmanlık görevlerim oldu…
Karaçay: Peki Türkiye ile bu bağınızın temelinde ne var? Doğrudan bir Osmanlı uzmanlığı, Osmanlıca bilgisi… Avrupa kültüründen Osmanlı’ya dönen, sonra tekrar Batı’ya açılan bir bilim insanı gibisiniz.
Uslu: Galiba doğru bir tespit. Kültürel kimliğim iki yönlü. Bir yandan Hollanda’da doğmuş, büyümüş birisi, diğer yandan Emirdağlı Ata Uslu’nun kızıyım. Bu iki dünyayı birleştirme çabam, hayatımın her alanına yayıldı. Osmanlı tarihi özelinde derinleşmek istememin nedeni de buydu.
Karaçay: Doktora tezinize biraz daha odaklanalım. “Homer, Troya ve Türkler” temalı çalışmanız hem Avrupa’da hem Türkiye’de dikkat çekti. Bu tezin içeriğini anlatır mısınız?
Uslu: Elbette. Tezimin tam başlığı: “Homer, Troya ve Türkler: Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Miras ve Kimlik (1870–1915)”. Heinrich Schliemann’ın Troya kazılarıyla başlayan kültürel etkileşim sürecini, Osmanlı entelijansiyasının buna tepkisini ve bu bağlamda gelişen bir ‘kültürel miras bilinci’ni ele aldım. Yani Batı Troya’yı sahiplenirken, Osmanlı entelektüelleri nasıl bir kimlik refleksi geliştirdi?
Karaçay: Şu an Corendon CEO’susunuz. Siyasetten özel sektöre geçmek sizin için nasıl bir geçiş oldu?
Uslu: Çok doğal. Corendon benim ilk göz ağrım. Kuruluşunda bulunduğum bir yapıya geri dönmek, aslında köklerime dönmek gibi.
Karaçay: Gelecek planlarınızda kitap yazmak var. Bahsettiğiniz liderlik kitabı mı olacak?
Uslu: Evet, uzun süredir taslağını oluşturduğum iki kitap var. Biri 1930’lar Avrupa’sındaki otoriter lider figürleriyle ilgili; diğeri ise günümüz kültür ve medya politikalarına dair bir analiz.
Karaçay: Sayın Uslu, şimdi sizinle birlikte biraz daha içsel bir yolculuğa çıkalım istiyorum. Hikâyenizi sadece başarılarınızla değil, köklerinizle de tamamlamak gerek. Emirdağlı Ata Ağa’nın kızı olmak nasıl bir çocukluk demektir?
Uslu:Babamın kızı olmak, sırtınızda görünmeyen ama sağlam bir zırh taşımak gibiydi. Babam güçlü, çalışkan, sözü dinlenen biriydi. Emirdağlılar onu “ağa” diye anardı ama o, her zaman emeğe saygı duyan, adaletli ve bir o kadar da eğlenceli bir insan. Benim içimdeki dayanıklık ve mücadele ruhu galiba babamdan geliyor. Dik durmayı, ama bir yandan da kalpten gelen şefkati onunla öğrendim. Ama annem Fadime de, en az onun kadar güçlü bir karekterdir.
Karaçay: Sizi yakından tanıyanlar “kimliğini asla inkâr etmeyen ama onunla da şov yapmayan bir gurbetçi kızı” olarak tanımlar. Sizce bu nasıl bir denge?
Uslu: Bence çok yerinde bir tanım. Çünkü kültürel kimlik bir bayrak gibi sallanacak bir şey değil; sessiz bir kök gibi sizi ayakta tutan bir şey. Hollanda’da doğdum, burada eğitim aldım, ama ailemde konuşulan her Emirdağ Türkçesi cümle, bananerden geldiğimi hep hatırlattı. Bu Türk kimliğimi ne bir vitrinde tuttum, ne de ondan uzaklaştım. O benim içimde, hareketlerimde, kararlarımda var.
Karaçay: Türkiye ile bağınız sadece ailevi değil, akademik ve kültürel de oldu. Özellikle Osmanlı çalışmaları ve Türk müziği üzerinden bir kültür diplomasisi inşa ettiğinizi söyleyebilir miyiz?
Uslu: Evet, tam da öyle. Kültür diplomasisi benim için lüks bir alan değil, bir zorunluluk. Dünyanın bu kadar kutuplaştığı bir dönemde, insanlar birbirini tanımadan önyargı geliştiriyor. Ama müzik, sanat, tarih; bunlar bir dili paylaşmadan da insanları birleştirebilir. Radyo programında Mozart ve Mehter’i yan yana anlatmak bunun en güzel örneğidir. Batı’nın Türk kültürüne hayranlığı bir sır değil. Yeter ki biz bunu anlatmaktan çekinmeyelim.
Karaçay: Hollanda’daki Türk gençleri için özellikle bir rol model olduğunuzu düşünüyorum. Size özenen gençler var mı?
Uslu: Çok sayıda. Hem üniversitede, hem siyasette, hem de özel sektörde karşıma çıkıyorlar. Onlarla konuşmak benim için büyük bir sorumluluk. Gençlere hep aynı şeyi söylüyorum: “Sadece kendin ol.”
Karaçay: Bu söyledikleriniz Hollanda’daki çok kültürlülük tartışmalarına da doğrudan dokunuyor. Kültür Bakanı olarak bu alanda nasıl bir vizyon taşıdınız?
Uslu: Çok kültürlülük, sadece “birlikte yaşamak” değil, “birlikte üretmek” demektir.
Karaçay: Şimdi biraz daha kişisel bir soruya geçmek isterim. Hep gülümsüyorsunuz. Zor zamanlarda bile… Bu özel bir bilinç mi?
Uslu: Gülümsemek benim direncim. Hayat kolay olmadı. Bir göçmen çocuğu olarak dışlanmak, ötekileştirilmek, yalnız hissetmek… Bunları yaşadım. Ama her zaman bir ışık vardı. Kimi zaman bir kitapta, kimi zaman bir müzede, kimi zaman bir insan bakışında… Neşeyi sadece keyifli anlara ait bir şey olarak görmüyorum. Neşe, en karanlık anda tutunabileceğiniz bir iptir. Bu yüzden gençlere her zaman “gülün” diyorum. Çünkü içten gelen bir kahkaha, dünyayı bir anlığına daha iyi bir yer yapar.
Karaçay: Az önce sözünü ettiğiniz, yeni mezun olacak gençlere bir mesajınız var mı?
Uslu: Her zaman söylüyorum: “Merak edin, yaratıcı kalın, soru sorun, hata yapmaktan korkmayın ve gülmeyi asla ihmal etmeyin. Hayatın karşınıza ne çıkaracağı belli olmaz. Ama siz cesaretle yola çıkarsanız, o yol sizi en güzel yerlere götürebilir.”
Karaçay: Hayal ettiğiniz bir Türkiye var mı? Veya başka bir ifadeyle, kültürel vizyonunuzu Türkiye’ye taşıma hayaliniz var mı?
Uslu: Elbette var. Türkiye, kültürel çeşitliliği ve tarihsel derinliği açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ama ne yazık ki, bazen bu zenginliği sahiplenmekte zorlanıyoruz. Ben hayal ediyorum ki bir gün, Anadolu’daki her kasabada, yerel bir müze, bir hikâye evi olsun. Osmanlıca bilen genç araştırmacılar, Latin harfli belgeler kadar Arap harfli defterleri de okuyabilsin. Türk müziği evrensel platformlarda daha çok yankı bulsun. İşte o zaman, kültür sadece geçmiş değil, gelecek olur.
Karaçay: Kapanışta size son bir soru sorayım. Günay Uslu’nun bir tanımı yapılacaksa sizce ne yazmalı?
Uslu: Böyle sorular hep zordur ama “Köprü” diyebiliriz. Kültürler arasında, geçmiş ile gelecek arasında, doğu ile batı arasında…