Ülkemiz ve insanlarımız arasında, öyle garabetler yaşanıyor ki, şaşırmamak, inançlarımızı kendi kendimize sorgulama durumu ile karşı karşıya geliyoruz. İlahiyatçı olduğunu bildiğimiz bir zat-ı muhteremin, dinimiz İslâma mal ettiği bir konu, bir başka ilahiyatçı tarafından eleştiriliyor ve kabul edilmiyor. Bu konuda pek çok örnekler sıralanabilir. Örneğin, Cumhuriyetimizin kuruluşunu müteakip, Devlet tarafından oluşturulan bir komisyon, Kur’an-ı Kerim-i tercüme ettirerek, bir Meal ortaya koyup yayımladı. O arada anlamı sadece “Namaza Davet” olan Ezan da tercüme edildi ve ülkemizdeki tüm camilerde, beş vakit ezanımız, Türkçe okundu. Ben de Afyonkarahisar Çavuşbaş Camii minaresinde uzun süre ezanı Türkçe okudum…1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti hükümetinin ilk işi, ezanın, tekrar Arapça okunmasına karar verdi ve ezanın dili yine Arapça oldu…Yani ezanı Türkçeleştirenler de Türk ve Müslümandı, tekrar Arap diline döndürenler de Türk ve Müslüman idiler…
Yeri geldiğinde herkes şunu söyler: “Din inancı Allah’la, Kul arasındaki bir kavramdır…” ki son derece doğrudur. Milletimizin büyük çoğunluğu Müslümandır. Ama Müslümanların, İslâmı, yorumlama biçimlerinde büyük ve çok farklılıklar vardır. Basit bir örnek vermem gerekirse; apdest alırken, eller-kollar şöyle olacak, böyle olacak; rüku veya secdeye varırken, el-kol hareketleri öyle değil, böyle olacak!...gibi.
Sözün özü şudur: Seksen küsur milyonluk Türkiye’de çok büyük ölçüde, halkımız Müslümandır. Ancak, Müslümanların hepsi de aynı fikir ve düşüncede değillerdir. Maalesef Müslümanlar çeşitli tarikatler ve imamların çatısı altında kümelenmişlerdir. Oysa Allah birdir ve onun elçisi Hz.Muhammed’dir. Ayetler ve Hadis’ler bize yeterlidir.
Bugün bizim, Avrupa’da milyonlarca soydaşlarımız yaşamaktadır. Bunların yürekleri de, gözleri de Türkiye’dedir. Bu yüzdendir ki, Türkiye’de din adına yapılan olumsuzluklar, hemen Avrupa’daki insanlarımıza da yansımaktadır. Bu yüzden aileleriyle birlikte, maişetlerini kazanabilmek için çeşitli ülkelere işçi olarak gitmiş olan insanlarımız da yanlışlık yapmakta, rahat ve huzurları kaçmaktadır. Şimdi değerli okurlarımıza Hollanda’da meydana gelen huzursuzluklardan bahsedeceğim. Yaşamını Hollanda’da sürdüren, Mersin’li gazeteci-yazar dostum İlhan Karaçay’ın yazdıklarından bir demet özet sunacağım…
***
Türk toplumunda itibarlı bir yeri olan kuruluştan, Hollanda mercileri rahatsız. Kabine’nin eski üyesi Yeşilgöz ile muhalefet lideri Timmerman “Ankara’nın uzun kolu” dedikleri kurumun kapatılmasını istiyor.
149 cami ile, sahip olduğu emlak değeri milyar euroya yanaşan kuruluşun, yönetim sisteminde yenilikler yapılmaması, varlığın asıl sahibi olan Türk toplumunu da endişelendiriyor.
Hollanda’daki Türk toplumu da, kendi emek güçleri ile yaptırılan camilerin Diyanet Vakfı’na hibe edilişinden endişe duyuyor ve “O camilerde hem çocuklarımızın hakkı vardır hem de ilk kuşağın alın teri” diyor.
Hollanda’da dinî kuruluşların rolü yeniden tartışma konusu hâline geldi.
Yıllardır inançla toplumu buluşturan önemli bir köprü olan Hollanda Diyanet Vakfı (HDV), bugün hem toplumsal hem de siyasî bir tartışmanın merkezinde yer alıyor.
Bu yazıyla amacım; konuyu aydınlatmak, yanlış anlamaları gidermek ve inancını, emeğini, değerlerini özveriyle yaşatan bir toplumun gayretine hakkını teslim etmektir.
Son günlerde gerek siyasette gerek medyada Hollanda Diyanet Vakfı hakkında çokça konuşuluyor. Ana akım medyada ve sosyal medyada çıkan haberlerin birçoğu, yeterli bilgiye dayanmıyor ve konuyu doğru biçimde yansıtmıyor. Bu nedenle birçok okurum ve dostum bana, “Abi, şu konuyu sen yaz da olup biteni doğru biçimde öğrenelim” dediler.
Türk toplumunun Avrupa’daki en önemli dini ve kültürel kuruluşlarından biri olan Hollanda Diyanet Vakfı, sadece ibadethaneleriyle değil, sahip olduğu geniş emlak varlığı ve yürüttüğü sosyal faaliyetlerle dikkat çekiyor. On binlerce insanın manevi hayatına yön veren, kültürel birlikteliği sağlayan bu vakıf, son dönemde hem Hollanda hem de Türk toplumunda farklı açılardan tartışmalara konu oluyor.
149 cami ve milyar eurolara yaklaşan emlak varlığıyla, Avrupa’daki en büyük dini kurum olan Hollanda Diyanet Vakfı neden sık sık gündemde? Yönetim yapısı, hizmet anlayışı ve geleceğe dair beklentiler doğrultusunda neler değişmeli?...
HDV’nin hikâyesi, aslında yürekten gelen bir ihtiyacın sonucudur. 1970’lerin sonunda Hollanda’ya gelen Türk işçileri, ibadet edecek yer bulamıyor, çocuklarına dini eğitim verecek ortamlar oluşturamıyordu. Çoğu zaman bir apartman bodrumunda, bazen bir fabrika deposunda namaz kılıyorlardı. İşte bu şartlarda, toplumun içinden bazı öncü insanlar “Bizim kendi camilerimiz ve derneklerimiz olmalı” fikrini ortaya attılar. Bunun üzerine Hollanda Türk İslam ve Kültür Dernekleri Federasyonu kuruldu. Federasyonun Başkanlığını İbrahim Görmez üstlendi.
Hollanda Diyanet Vakfı’, 1982 yılında Hollanda yasalarına göre kuruldu. Yani bu vakıf, Türkiye’de değil, Hollanda’da doğdu. Girişim Hollanda’daki Türk toplumundan geldi. Elbette Türkiye Diyanet Vakfı’nın ve o dönemdeki Din İşleri Müşavirliği’nin destekleri önemliydi ama vakfın kimliği Hollanda hukukuna göre belirlendi.
Yöneticilerin hepsi de bu yapının hem dini hem toplumsal dayanışma yönüyle Türk toplumuna hizmet etmesini istiyordu. Amaç açıkça yazılmıştı: Hollanda’da İslam’ın barış ve hoşgörü mesajını yayma, kültürler arası anlayışı geliştirme ve Türk-İslam kültürünün zenginliklerini paylaşma misyonuyla önemli bir köprü görevi üstlenmektedir.
İlk yıllarda bu amaç tam anlamıyla gerçekleşti. Camiler birbiri ardına inşa ediliyor ve sonra HDV’ye bağışlanıyordu. Bir de ‘Cenaze Yardımlaşma’ sistemi kuruldu. Hollanda’nın dört bir yanındaki Türk işçileri artık hem ibadetlerini yerine getiriyor hem de kendilerini bir topluluk içinde hissediyordu. O yıllarda HDV, adeta bir umut merkeziydi. Herkes elinden geleni yapıyor, dernekler birleşiyor, toplumsal bir heyecan yaşanıyordu. İnsanlar “Bu cami bizimdir” diyordu, çünkü gerçekten de kendi gayretleri ile yapmışlardı. Bağışlarla, imece usulüyle, kâh haftalık bir gulden, kâh maaştan ayrılan küçük bir payla camiler yapılıyordu. Kimseden emir gelmiyor, herkes gönüllü çalışıyordu. Ama zamanla bu tablo değişmeye başladı. Hollanda’daki Türk toplumu büyüdükçe, vakıf da büyüdü. Ve her büyüyen kurum gibi, HDV de bürokrasinin ve politik rüzgârların içine girmeye başladı.
Yıllar ilerledikçe Hollanda Diyanet Vakfı, camilerden ibaret bir yapı olmaktan çıktı. Büyük bir organizasyona dönüştü. Örneğin, Amsterdam Arena Stadyumunda giderleri milyon Eurolara varan büyük organizasyonlar yaptı. Ancak bu büyüme beraberinde bazı karışıklıkları da getirdi.
Bir yanda topluma hizmet eden gönüllü insanlar vardı. Diğer yanda ise diplomatik temsilciler ve bürokratik görevliler. İşte bu iki çizgi zamanla birbirine karıştı. Hollanda’daki bazı gözlemciler şunu fark etti: Din İşleri Müşavirleri vakfın Başkanlığını yapıyorlardı. Yani diplomatik görevle sivil toplum görevi iç içe geçmişti. Bu nedenle tartışmalar, restleşmeler yaşandı.
Oysa diplomasi devlet adına hareket eder. Vakıf ise halk adına. Ama bu sınır kaybolunca, Hollanda makamları “Bu yapı gerçekten bağımsız mı?” diye sormaya başladı. Buna rağmen yıllarca kimse ciddi bir müdahalede bulunmadı. Çünkü toplum HDV’ye güveniyor, onun camilerdeki hizmetini önemsiyordu.
Hollanda medyası ve siyasetçiler, Türkiye adına Din İşlerini yürüten kuruluşun bazı Türkleri fişlediği ve Ankara’ya rapor ettiği fikrinde birleştiler.
Bugün 149 cami HDV vakfa bağlı. Bir milyar Euro’ya yaklaşan bir portföyden söz ediliyor. Hepsi toplumun bağışlarıyla, alın teriyle, imece usulüyle alınmış mülkler. Fakat bu noktada başka bir endişe doğdu: Ya bir gün bu mallar el değiştirirse? Ya bir yönetim değişikliğinde, bu mülkler Türk toplumunun elinden çıkarsa? İşte en ciddi tartışma bu oldu. Çünkü vakıf yapısı öyle kurulmuştu ki, tüm mülklerin asıl sahibi HDV’ydi. Bugün bu Vakıf, camileriyle, imamlarıyla, eğitim faaliyetleriyle dev bir kurumdur. Ancak büyüklüğü kadar sorumluluğu da büyümüştür. Artık sadece Hollanda’daki Türklerin değil, Hollandalı siyasetçilerin ve gazetecilerin de gözünü üstüne çevirdiği bir yapıdır. Bugün herkes aynı soruyu soruyor: “HDV Hollanda’daki Müslüman Türklerin kurumu mu, yoksa Türkiye’nin bir uzantısı mı?” Bu soru, yıllardır gölgede kalan ama artık kaçınılmaz hale gelen bir sorudur. HDV Hollanda’daki Türk toplumunun kendi alın teriyle, kendi bağışlarıyla kurduğu bir emanettir. Ama bu emanet, artık koruma altına alınmalıdır. Çünkü hukukta açık kapılar vardır. Bir yönetim değişikliği, bir imza, bir siyasi kriz, bütün bu emanetin el değiştirmesine yol açabilir. Bu nedenle yapılması gereken şey çok açıktır: HDV’nin tüzüğü, toplumun lehine yeniden düzenlenmelidir. Örneğin; T.C. Din İşleri Müşaviri, vakfı denetleyebilir ama yönetemez. Müşavirlik ofisi ayrı, vakıf binası ayrı olmalıdır. Diplomatik araç, HDV önünde değil, büyükelçilik önünde durmalıdır. Bunlar küçük gibi görünen ama sembolik anlamı büyük olan ayrıntılardır.
İkinci olarak, vakıf yönetiminde Hollanda doğumlu, burada eğitim almış, bu toplumun içinden yetişmiş gençlere yer verilmelidir. Yönetim sadece din adamlarından değil, hukukçulardan, muhasebecilerden, eğitimcilerden ve toplum temsilcilerinden oluşmalıdır.
HDV’nin tüm mal varlığı şeffaf bir şekilde açıklanmalıdır. Hangi cami, hangi bina, hangi gelir, hangi harcama varsa, yılda bir kez kamuoyuna rapor edilmelidir.
Hollanda’daki Türklerin bugüne kadar yaptırdığı camiler sadece ibadet yeri değildir. Onlar, göçmenliğin, dayanışmanın, özlemin ve inancın simgesidir. Bugün HDV’ye düşen en büyük görev, asıl sahiplerine yani halka dönüp şöyle demektir: “Bu kurum sizindir, biz sadece emanetçiyiz.”
Eğer bu cümle samimiyetle söylenirse, güven yeniden kazanılır. Yok eğer bürokrasi ağır basar, halkın sesi duyulmazsa, o zaman en güzel niyet bile tartışmaların gölgesinde kalır.
Hollanda’da, “Din işleri” dendiği zaman akla gelen ilk isim İbrahim Görmez’dir.
Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’nun kurucusu olan ve daha sonra da Hollanda hükümetlerini zorlayarak, Türk İslam Yayın Kurumu’nun Radyo TV yayınlarını başlatan İbrahim Göremez, Hollanda Diyanet Vakfı konusunda şunları söylüyor:
“…Diyanet Vakfı’na laf söyleyecek olanların karşısına dikilecek ilk adamlardan biri olabilirim. Ama bazı durumlarda gerçekleri de konuşmak lâzım. Şu anda yapılmakta olan yönetim seçimlerinden pek çok din kardeşimiz memnun değildir. En basiti, Diyanet’in kuruluşuna ön ayak olan Hollanda Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’ndan bir kişi bile girememektedir. Ayrıca, camilerini ve lojmanlarını Hollanda Diyanet Vakfı’na bağışlamış olan dernekler de bu seçimlerde söz sahibi olamamaktadır. Hollanda Diyanet Vakfı’nın Mütevelli Heyetler’in, ölünceye kadar yönetici olarak kalmaları skandala yol açabilir. Tüm bunlar, yurttaşlarım ile yaptığım yazışmalarda belirtilen eksikliklerdir. Hollanda Diyanet Vakfı’nın sahibi, Hollanda’daki Türkler olmalıdır. Bu vakıf ne Türkiye’deki Diyanet’in ve ne de kurucu veya mütevelli heyetin olmamalıdır. Bu böyle bilinmeli ve böyle yapılmalıdır.”
Değerli gazeteci İlhan Karaçay, son derece önemli bir konuyu, gündeme getirmiş bulunmaktadır. Hollanda’daki soydaşlarımızın endişelerine ben de aynen katılıyorum. Zira maalesef kimi bazı insanlarımızın neler, neler, neleeeeer yaptıklarını dehşet ve ibretle görüyoruz. Artık gerekli önlemleri alalım da, böylesi üzüntüler yaşamayalım. Hollanda’da alın terleriyle kazanılan mal-mülk ve paranın, kazananlar tarafından yönetilmesinden daha doğal bir şey olamaz.