İrfan Ünver Nasrattınoğlu

IRAK, BİZE IRAK DEĞİL -1- HZ.ALİ-KERBELA-NECEF-KÛFE

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Kapı komşumuz, dost ötesinde, kardeş Irak Cumhuriyeti, yüzyılı aşkın bir süredir, istikrarlı bir devlet olamamıştır. Saddam Hüseyin’in bir darbeyle devletin yönetimini ele geçirmesinden sonra, petrolden elde edilen gelir sayesinde gelişme yoluna girilmiş, tam bağımsız bir ülke konumuna yükselmiştir. Ancak, dünyanın jandarmalığına soyunmuş olan Amerika Birleşik devletleri (ABD), Saddam’ı istediği yöne çekemediği için türlü entrikalarla Irak’ı komşularından koparmış; iç savaş çıkartarak çökertmiş ve neticede bu güzel ülkeyi bölüp parçalamıştır.
Bize hiç ırak olmayan, kapı komşumuz, dosttan da öteye kardeşimiz olan Irak’a, gazeteci, folklorcu, kültür-sanat adamı olarak defalarca seyahatte bulundum.
*Ankara’daki Irak Büyükelçiliğinin Kültür Merkezinin başındaki Kültür Müsteşarının fahri danışmanlığını yaptım. Merkezin programlarını yönetip yönlendirdim. Böylelikle Türkiye ile Irak arasındaki çok yönlü ilişkilere katkıda bulundum.
*Irak’ta düzenlenen kültür, sanat, folklor etkinliklerine Türkiye’den katılacak olan sanat insanlarının ve toplulukların belirlenmesinde etkili oldum.
*Merkezi Ankara’da olan Türkiye-Irak Dostluk Derneği’ni kurdum ve bir süre Başkanlığını yaptım.
Irak seyahatlerimin tamamı ile ilgili izlenimlerimi yayımlamam, gazete sütunlarını aylarca işgal etmem demek olacağından, burada birkaç gün süreyle, okuyucu için ilginç olacağını tahmin ettiğim bazı notlarımı sunmakla yetineceğim.
Öncelikle belirtmek isterim ki; benim burada yazacaklarım, Saddam Hüseyin dönemi ile ilgili notlarımdır. Dolayısiyle Saddam’dan sonraki Irak’a gitmedim.
KERBELA
Defalarca gittiği Irak’ta, gezi programım, Başkent Bağdad’dan başlamıştı. Başkent’ten sonra, her seyahatte, tekrar tekrir gidip görmek istediğim kent Kerbela olmuştu. Daha ilk seyahatimde, daha Bağdat’ı bile gezemeden Kerbela’ya gidiciktik. Türkmen asıllı rehberim Adil Kasap 07.30’da gelmiş ve hemen yola çıkmıştık. Bu kez güneye doğru gidiyorduk. Nitekim kısa bir süre sonra gelişmiş Bağdat’ın Avrupa özentili havası bitmiş, geleneksel Irak başlamıştı!
Nihayet, kendimi bildim bileli dinleyip, okuduğum Kerbela olayının cereyan ettiği yerdeydim… Karşımızda muhteşem bir türbe vardı. İmam Hüseyin burada şehit edilmişti. Iraklı Müslümanlar türbeye yüzlerini, gözlerini sürüyor, öpüyor, öpüyorlardı… Ağlaşan kadınlar vardı. İmam Abbas’ın mekânı da oradaydı. Biz arada iken, onun türbesine iki cenaze getirilmişti. Son yolculuktan önce, tüm ölenler, burayı ziyaret ediyorlardı. Hüseyin’le Abbas’ın türbeleri som altın ve kristal kaplıydı. Bu iki türbe ve cami birbirlerine çok yakındı.
İmam Hüseyin’in şehit düştüğü yer ve olay hakkında, Türkçe bilen bir hocadan bilgiler almıştık. Bir başka hoca ise “şuraya yeşil bir bez bağlayıp, bir adakta bulunulursa kilit açılacak!…” falan gibi safsatalar anlatıp, avucunu açarak bağış istiyordu. Böylesine kutsal bir mekânda bu tür dilencilikler hoş değildi. Hoş olmayan bir başka şey ise cami içerisinde oraya buraya uzanıp yatan bazı kişilerin ayaklarının ve üzerlerindeki giysilerin pis oluşuydu!… Keza Kerbela şehri de pislik içindeydi. Daracık sokakların içindeki kahvehanelerde çay içebilmek mümkün değildi. Hele hele bir aş evine girip bir şey yiyebilmek için de mide gerekirdi. Şehrin içi polis kaynıyordu. Ama tüm İslâm âleminin yüreklerinde ebedi yer etmiş olan imamların medfun bulunduğu bu kutsal mahallin temizliği ile meşgul olan kimse yok gibiydi!
Ben daha sonraki seyahatlerimde de Kerbela’yı ziyaret ettim. Her gidişimde biraz daha düzelme gördüm ama dinimizin kutsal kişileri için, çok daha bakımlı, mükemmel bir Kerbela görebilmeyi hep arzu ettim.
Hacı Olamadım, Ama Kerbelayi Olmuştum
Aradan yıllar geçmişti. Bir Azerbaycan seyahatimde, Bakü’den Moskova’ya uçarken yanımda oturan bir şahsın bir başka Azerbaycanlı ile konuşurken ona sürekli olarak “Kerbelayi” dediğini işitmiş, merak edip sormuştum ki, Kerbela’ya gidip orada medfun bulunan kutsal zevatın türbelerine yüz süren kişilere Kerbelayi denildiğini öğrenmiştim. Yani Mekke ve Medine’yi ziyaret eden bir Müslümana nasıl Hacı deniliyor ise, Kerbela’ya gidenlere de Kerbelayi denilmekteydi. Yanımdaki Azerbaycanlı kişiye, “ben de birkaç kez Kerbela’ya gittim deyince, bana sarılıp elimi öpmüş ve Moskova’ya gidinceye kadar bana “Kerbelayi” diye hitap etmişti. Ben çok arzu ettiğim halde maalesef, henüz Hacca gidebilme imkânını bulamadım ama Kerbelayi olmuştum.
NECEF (NAJAF)
Kerbela’dan sonra, İslâmın bir başka kutsal şehri olan Necef’e ulaşmıştık. Ama akşam olmuştu ve doğruca Necef Turist Oteline giderek 1 numaralı odasına yerleşmiştim. Burası yeni inşaa edilen, temiz ve güzel bir oteldi. Hemen çıkıp, Hazreti Ali’nin türbesine varmıştık ki akşam ezanı okunuyordu. Oradaki camide gelişi güzel namaz kılanlar vardı. Yani bir cemaat oluşmamıştı ve namaz kıldıran bir imam da yoktu. Oraya buraya oturmuş olan kadınların kimi dinleniyor, kimi dua ediyordu. Anıt mezarın som altından yapılmış olan parmaklıklarını öpen ve hatta yalayanlar vardı. Abdülhamit ve Nadir Şah gibi Türk hükümdarlarının armağanları göze çarpıyordu. Türkçe bilen bir hoca, bize bazı bilgiler verdikten sonra bahşiş istemiş, cebimizdeki bozuk paraları avucuna koymuştuk ki, bunları saydıktan sonra, kağıt para istemişti! Bu çirkin davranışları çok, ama çok yadırgamıştım!…
Camiyi ve Hz.Ali’nin türbesini gezip gördükten ve aziz ruhuna Fatihalarımızı yolladıktan sonra, hemen karşıdaki kapalı çarşıya girmiştik. Tüm kadınlar kara çarşaflı, erkekler ise yerel giysiler içerisindeydi. Başı açık bir hanıma yabani bir hayvan görmüş gibi bakıyorlardı!
Necef çarşısındaki dükkânlar küçüktü ama içleri mal doluydu. Irak menşeli malların yanında yabancı mallar da satılıyordu. Kerbela gibi, Necef’te de alkollü içki satışı yasaktı.
Irak yönetiminin Necef’e önem verdiği gözleniyordu. Örneğin çok sayıda modern binalar yapılmıştı. Turistik otel, sendika binaları, göze çarpanlar arasındaydı. Kentin ışıklandırılması da güzeldi. Yeni inşaa edilen binaların da geleneksel Arap mimarisine uygun olması dikkati çeken hususlardandı.
KÛFE (KUFA)
Kerbela ve Necef kadar önemli olan Kûfe de seyahat programımda vardı. Burada doğruca Mescit El-Kûfe’ye gitmiştik. Burası İslâm dünyasındaki tüm camiler arasındaki üç muhteşem eserden birisiydi. Zira Hazreti Ali burada şehit edilmişti. O’nun şehadet şerbetini içtiği yerde, Türkçe bilen bir hocadan bilgiler almıştık. Ali yerde yatan bir miskine “kalk” demiş, sonra namaza durmuştu. O yerde yatan pis herif Ali’yi sırtından bıçaklamış, yüce Halife yaralı bir halde, az ötedeki evine götürülmüştü. Ne yazık ki kurtarılamayıp, son nefesini vermişti.
Mescit El-Kûfe’de, Hz.Ali’nin kardeşinin oğlu Müslim Bin Akil ile şahadetinden sonra Hz.Hüseyin’in hakkını geriye alan Muhtar Bin Ubeyd El-Tekafi’nin türbeleri vardı. Yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed Mustafa ile birlikte Hz.Ali, İmam Cafer-i Sadık, Hz.Adem Peygamber, Cebrail Aleyhisselam, İmam Zeynel Abidin, Hz.Nuh Peygamber, Hz.Halil İbrahim’in de burada makamları bulunuyordu. Zira bu zevat burada namaz kılmışlardı.
Mescidin duvarlarına sürülen kınaları adak adayanlarla dilek tutanların sürmüş olduklarını da oradaki hocadan öğrenmiştim.
Muhteşem mescidin içinde ve dışında bir hayli dolaştık ve ben oradan ayrılamıyordum. Hz.Ali İslâm halifesi ve bir anlamda devlet başkanı olarak burada sadece Irak’ın değil, bütün Müslümanların sorunlarının çözümü için çaba harcıyordu. O günkü devletin en yüksek makamı burasıydı.
5 yıl süreyle ikamet ettiği, kız kardeşi Safiye’nin evini de ziyaret etmiştim. Bu ev, İmam Ali’nin şehit düştüğü yere 25-30 metre mesafedeydi. Ev basık tavanlı, küçük küçük odalardan oluşan genişçe bir mekândı. Hz.Ali’nin yaralı olarak birkaç gün yattığı yer ile aziz na’şının yıkanıp kefenlendiği yerler ayrı bir özenle korunuyordu. Burada Hasan ve Hüseyin’in çalışma odaları da vardı.
Koca İslâm halifesinin 5 yıl süreyle böylesine mütevazi bir evde yaşamış olması, dünyanın ibret alacağı bir husustu. Kaldı ki, hemen bu evin bulunduğu Beytül İmaret denilen semtte varlıklı kişiler oturuyorlardı ve onlar Hz.Ali’ye en güzel evi tahsis etmişler, fakat Hz.Ali bu talebi reddetmişti. Benim ziyaret ettiğim tarihte anılan semtteki kimi yapıların duvarları ve bazı kalıntılar görülüyordu.
Kûfe gelişememiş bir kasabaydı. Belki de halkın bu semti otantik şekliyle korumak istemesi, gelişmeyi önlüyordu? Ama devlet, gelişim projeleri doğrultusunda kimi önlemler almıştı. Daha evvel de belirttiğim gibi, Hz.Ali’nin yaşamış olduğu evin her odasında ve mescidin her yerinde avuç açıp adeta dilencilik yapan hocaların varlığı, Irak için yüz karasıydı!…
Hz. Ali’nin benim kişiliğimin oluşumunda önemli payı vardı. Zira çocukluğum, onun cenk hikâyelerimi okuyarak, dinleyerek geçmişti. Kimi zaman hayallerimde Düldül’e biner, elimde Zülfikâr, İslâmiyet için cenkler yapmayı hayâl ederdim. O’nun Hz.Peygambere yakınlığı, İslâmı yaymak için kelleyi koltuğa alarak, cenkler yapması, beni gururlandırırdı. Şehadeti ve evlâtlarının başına gelenler içimi yakar, yüreğimi sızlatırdı…
DEVAM EDECEK

Yazarın Diğer Yazıları