İrfan Ünver Nasrattınoğlu

IRAK, BİZE IRAK DEĞİL -2- BASRA'YA DOĞRU

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Salt Bağdat’ı görmekle Irak’ı tanımak olanaksızdı. Bunu Irak seyahatlerimde daha iyi anlamıştım. Örneğin Bağdat’da başı açık kadınlar bulunduğu halde, Necef’te bir tek dahi başı açık kadın görmemiştim. Hatta tüm kadınlar kara çarşaf içindeydi. Bağdat’da içkinin envai türlüsü içildiği halde, Necef’te bu mümkün değildi. Bağdat halkının yaşam düzeyi belirli bir düzeyin üstündeydi ama Bağdat’ın kenar mahallelerinde ve taşrada yoksulluk kol geziyordu!
Necef’ten Basra’ya değin mükemmel bir oto yol vardı. Yol boyunca tuğla ocakları ve çimento fabrikaları görmüştük. Bu fabrikalardan birisi çimento taşını elevatorlar ile, 10 km. uzaktan getiriyordu. Kalkınmaya çalışan Irak’ın inşaat malzemesine büyük gereksinim duyduğu muhakkaktı. Gördüğüm bir başka şey de silolar idi. Buralarda Irak’ın petrolden sonraki en önemli ürünü olan hurma depolanıyordu. Trafik ve güvenlik görevlileri, askeri birlikler, hurma bahçeleri, deve sürüleri, sanayi tesisleri yol üstünde gördüklerimdi.
DİVANİYE
Necef’’ten sonra vardığımız ilk kent Divaniye idi. Burası yeni kurulan bir yerleşim birimi gibiydi. Modern binalar vardı ama bunlar tek katlı villa biçimindeydi. Kuşkusuz kentin ortasından geçen Fırat Nehrinin bir kolu olan ırmak, Divaniye’ye yaşam veriyordu. Irmak kenarı tanzim edilerek kordon haline getirilmiş, üzerinde de köprüler inşaa edilmişti. Keza kentin giriş, çıkış noktaları da güzel bir şekilde düzenlenmişti.
SEMAVA
Sonraki durağımız Semava idi. Yol çöl yolu değildi ama, verimli olabileceğini tahmin ettiğim arazide adeta dikili ağaç yoktu.
Hamza adlı yolüstü kasabasından geçerken, Hamza Şerci adlı zatın buradaki cami ve türbesini çok sayıda insanın ziyaret ettiğini görmüştüm.
Semava kenti de, yenilenen, adeta yeniden inşaa edilen bir kent görünümündeydi. Devlet binalarının yanında yeni meskenler de yapılmıştı. Kentin kenarındaki sanayi tesisleri, özellikle çimento fabrikası dikkati çekiyordu.
NASIRİYA
Nasıriya kentine vardığımızda acıktığımızı hissetmiş ve kentin adını taşıyan otelin restoranında karnımızı doyurmuştuk. Menüde balığı görünce, doğal olarak balık yemeyi tercih ettik. Fakat getirilen tabağın ortasında minicik bir balık parçası görünce şaşırmaktan kendimizi alamamıştık!.
Nasıriya’nın üç-beş km. ötesindeki Sovyet uzmanlarca inşaa edilen hidroelektrik santralini uzaktan da olsa görmüş; bölgenin enerji ihtiyacının buradan sağlanmakta olduğunu öğrenmiştik. Bu kentte gördüğümüz sanayi tesisleri arasında Alüminyum ve yünlü dokuma fabrikaları bir hayli işçi istihdam ediyordu ve işçiler için lojmanlar yapılmıştı.
Fırat Nehri, Nasıriya kentinin gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Nehir boyunca modern binalar inşaa edilmiş, nehir çok yönlü yararlanılır hale getirilmişti.
TARİHİ UR KENTİ
Sümerler devrinden kalan ve toprak altından kazılarla ortaya çıkarılan Ur kenti, Nasıriye’ye 17 km. mesafede ve çölde bulunuyordu. Bizim gördüğümüz zaman orası askeri bölge ilan edilmişti.
Ur’daki görkemli tapınak Melik Ornamu tarafından 7 kat olarak inşaa edilmişti. Rivayete göre her melik bir kat daha yaptırmıştı. Ur sözcüğünün anlamı Melik demekti. Dolayısıyla kent Melikler kenti demek oluyordu. 90 merdivenle çıkılan tapınaktan başka, Ornamu’nun oğlu Melik Şulgi’nin yaptırdığı bir tapınak daha ortaya çıkarılmıştı.
Ur şehri M.Ö.400 yılında kurulmuştu. Mevcut buluntular arasındaki kimi tabletlerin üzerinde Sümer yazıları görülüyordu ve bunların çoğu net bir şekilde okunabiliyordu.
BASRA
Nasıriya’dan ayrıldıktan sonra çöldeki üç saatlik yolculuk ile Basra’ya ulaşmıştık. Doğruca Hava Alanı Oteli’ne giderek, yerleşmiştik.
Basra Irak’ın ikinci büyük kentiydi, ama o tarihte doğru dürüst bir oteli yoktu! Hele bizim kalacağımız otel, tek kelimeyle rezaletti! Ama Sheraton otelinin inşaa edilmekte olduğunu da gezimiz sırasında görmüştük. Gelişmiş batı ülkelerinden, hatta bizim ülkemizde yaşayan insanlar için, Irak’taki oteller ve restoranlar yadırganacak durumdaydı.
Yerleştikten sonra çıkıp, kent içinde bir tur atmıştık. Körfez kıyısında, Arapların Korniş dedikleri kordon boyunda çay bahçeleri, lokantalar oluşturulmuştu. Bunların bazıları eski gemiler içerisinde idi. Körfezin iki yakasındaki ulaşımda, iç hat vapurları görev yapıyor, ama bunun için ücret almıyorlardı. Bağdat’da olduğu gibi Basra’da da kavşak noktalarda heykeller vardı. “Alaaddin’in Sihirli Lambası” öyküsünü simgeleyen büyük bir lamba da bir heykel gibi dikilmişti. “Sinbad Gece Klübü” herhalde Basra gecelerini renklendiriyor olmalıydı?.
Kimi geceleri kanalın kıyısında yürüyorduk. Basra’da böylesi birçok kanallar vardı. Otelin hemen karşısındaki tahta köprüyü geçince karşımıza Sinbad Adası çıkıyordu. Burası da Basra’nın ünlü bir yeriydi. Bu kanallar nedeniyle Basra’ya, “Doğu’nun Venedik’i” de deniliyordu. Ancak bu tanımlama doğru değildi ve Basra ile Venedik arasında dağlar kadar fark vardı!
Ertesi sabah, vapur düdükleriyle uyanmıştık. Sahildeki vapurlar düdüklerini uzun uzun ve çok yüksek sesle çalıyorlardı. Bu durum bizi epey rahatsız etmişti. Zira şiddetli yağmur ve gök gürlemeleri nedeniyle uyuyamamıştık.
Basra’dan ayrılmadan önce, Eski Basra adlı semti de gezip görmüştük. Buradaki evler, Osmanlı-Türk mimarisinin tipik örnekleriydi ve devlet, bu semti sit alanı ilan etmiş, restore ettirip, içinde oturanlara teslim etmişti. Ayrıca yeni inşaa edilen binaların da, geleneksel Arap mimarisi özelliklerini taşımakta olduğunu görüp takdir etmiştik.
DİCLE VE FIRAT’IN BULUŞTUĞU YER: KURNA
Kurna kentinin iki önemli özelliği vardı. Birincisi doğum yeri Türkiye olan Dicle ve Fırat nehirleri burada kucaklaşıp birleşiyor ve yollarına kucak kucağa devam ediyorlardı. İkincisi ise Adem ile Havva’nın ilk kez, altında buluştukları ağaç Kurna’daydı. Bu ağacın bir parçası, kutsal sayılan bir yerde titizlikle korunuyordu. Hemen oradaki bir dut ağacının dallarında bağlı olan bez parçaları da, yörenin ne denli kutsal sayıldığının göstergesiydi.
Evet, Dicle ile Fırat’ın kucaklaşmaları, gerçekten görkemli bir manzara oluşturuyordu. Kentin sağından Fırat, solundan Dicle nehirleri geliyor ve bir noktada birleşip yol alıyorlar ve Basra’da iken gördüğümüz, Arap kardeşlerimizin ünlü Şat El-Arab, yani Arap suyunu oluşturuyorlardı. Kaynağı bizim Dicle ve Fırat olan Şat El-Arab, Arab Körfezi’ne, bir başka adıyla Basra Körfezine dökülüyordu.
AMARA
Kurna’dan ayrılıp, Amara’ya giderken de Dicle ve Fırat’la beraberdik. Pek çok Irak kentinin yararlandığı bu sularımız, Amara kentinin de ortasından geçiyordu. Irak’taki imar hareketinin Amara’da da sürdürülmekte olduğunu görmüştük. Kent içinde epey yeşil alan ve ağaç vardı. Kent içindeki yollar daha yeni asfaltlanmıştı.
KUT
Güney Irak’taki turumuzu Kut’ta tamamlayacaktık. Buraya Medine de deniliyordu. Yönetim, kimi yer adlarını veya bağlı oldukları ilin adını değiştirmiş ve tarihi adlar konulmuştu. Örneğin Amara ili Misan, Nasıriye ili Dikar, Samava ili Mutenna, Musul İli Neynava adlarını almışlardı.
Kut’ta, turizm örgütünün inşaa ettirip işlettiği Kut Moteli, fevkalade güzel ve tam anlamıyla turistik bir konaklama yeriydi. Irak’ın yönetenlerin, tüm yerleşim birimlerinde böylesi oteller inşaa ettirmesini temenni etmiştim. Yol boyu konakladığımız oteller için de burayı ve Necef’te kaldığımız oteli beğenmiştim.
Aslında Kut, modern bir kenti görünümü almaktaydı. Tek ve iki katlı villalar, üç-dört katlı sosyal meskenler gerçekten takdire değer güzellikteydi.
Kut-Bağdat otoyolu da dünya standartlarına yakındı. Şoförümüz Ali Hasan’a, “herhalde Irak’taki en güzel yol burası?” dediğimde; “Samara-Bağdat arası da böyledir…” demişti.
DEVAM EDECEK

Yazarın Diğer Yazıları