Irak’ın Ankara Büyükelçiliği Basın Müsteşarı Muhammed El-Halidi çağırdı. Odasına girer girmez; “Cumhurbaşkanımız Saddam Hüseyin’in basın toplantısı var. Gitmek ister misin?” deyince; “Hemen pasaportunu getir, vize alalım iki gün sonra yola çıkacaksınız” dedi.
Irak’la İran’ın yıllarca süren savaşı ile ilgili basın toplantısını izleyecek, sonra da savaş alanını görmeye gidecektik. Ama Ankara’dan başlayacak olan bu seyahat otobüsle yapılacaktı. Nitekim Çankaya’daki Irak Kültür Merkezi’nin önünden kalkan otobüsle Irak’a müteveccihen hareket etmiştik.
Uzun bir yolculuktan sonra Bağdad’a ulaşmış, otellere yerleşip istirahate çekilmiştik. Ertesi gün Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in, dünyanın her yerinden Bağdad’a gelmiş olan gazetecilere yönelik basın toplantısı izledik. Gazeteciler arasından belirlenen kişiler, Basra’ya götürülecek, oradan da İran’a gideceklerdi.
BASRA
Önceki yıllarda Ankara’daki Irak Büyükelçiliğinde diplomat olarak görev yapmış olan Haşim Şebib, gazetecilerin programının yöneticisi ve rehberi idi.. 10 saatlik yolculukla Basra’ya ulaşmış ve Hamdan oteline yerleşmiştik.
CEPHEYE GİDİYORUZ
Bir kez daha Basra’ya gelmiştim. Şattülarap burada idi ve nehrin karşı yakasında Abadan ve Hürremşehr (Muhammarah) vardı. Savaş da buralarda cereyan ediyordu.
Sabah saat 06.15’de kalkıp, hemen giyinerek, otelin lobisine inmiştim. Zira 06.30’da hazır olmamız söylenmişti. Hamdan oteli gerçekten güzel bir oteldi. Avrupai anlamda bir resepsiyon vardı. Kahvaltıdan sonra otelin önünde bir gezinti ve alış-veriş yapmıştım.
09.15’de otelden ayrılmıştık. İki İngiliz gazeteci de bizimle beraberdi. Basra’nın dışına çıkarken Şattülarap’tan geçmiştik. Fotoğraf çekmek yasaktı. Liman, tersane, hava alanı….Şattülarap otelinin çevresinde de askeri önlemler vardı. Artık nehrin öte yakasındaki Irak’ın tamamen ele geçirdiği Muhammara (Hürremşehr) kentine, yani İran topraklarına girebilirdik.
Türkiye’den Irak’a giden gazeteciler şunlardı:
Rafet Hüner (Tercüman), Abdülkadir Özkan (Milli Gazete), Ergin Konuksever (Günaydın), Savaş Ay (Milliyet), Faruk Karar (GHA), İsmail Bezgin (AA), Mehmet Çitay (Son Havadis), Erbil Tuşalp (Cumhuriyet), Mehmet Sağnak Hacışabanoğlu (THA), Erhan Akyıldız (Milliyet), Bekir Aydın (Tercüman) ve Sadettin Peksoy (Hürriyet) İrfan Ünver Nasrattınoğlu (Devrim) .
Köprüyü geçince askeri bir barikatla karşılaşmıştık. Toyota Coasker marka minibüste 13 Türk gazeteciydik. Yanımızda iki de İngiliz gazeteci bulunuyordu. Iraklı görevlilerle birlikte 18 kişi olmuştuk. Daha önce İran’a giden arkadaşlar, bu ülke hakkında bilgi veriyorlardı.
Sonra ikinci bir barikatla karşılaşmıştık. Hurma ağaçlarının altına gizlenen askeri araçlar görülüyordu. O esnada SSCB yapımı bir helikopter üzerimizde dolanıyordu. Yol üzerinde köyler de görmüştük. Buralarda yaşayan insanlar topun ağzındalardı…Ve bir barikat daha geçerken, her nöbetçinin kendi bölgesinden sorumlu olduğunu söylüyorlardı. Koyun sürüleri, yol yapımı ile ilgili araçlar, gereçler görülmekteydi. Bir taraftan asfalt kaplama çalışmaları yapılıyordu. Güzelim hurma bahçeleri askeri araçlarla doluydu.
MUHAMMARA (HÜRREMŞEHR)
İran’a Şelemçe’den girmiştik. Oradaki demiryolu, Irak-İran sınırını belirliyor olmalıydı? İran’a ait birçok askeri aracın tahrip edilmiş olduğunu görmüştük. Orada kısa bir süre mola verirken, bizimkiler deklanşörlere basmaya başlamışlardı. Kısa bir yol aldıktan sonra karşımıza çıkan demir köprüyü de geçip, Hürremşehr’e girmiştik. Irak harekatından hemen sonra İranlılar bu köprüyü atmak istemiş, fakat başaramamışlardı. Yanımıza gelen bir asker, şoförümüz İbrahim’e; “köprüyü geç ve arabayı kenara çek, dur” diye talimat vermiş, şoför de bu emre uymuştu! Az sonra yeri göğü sarsan bir top atışına tanık olmuş, bize yakın bir bölgeye düşmüş olduğunu öğrenmiştik. O sırada ben hemen boylu boyunca yere uzanmıştım. Haşim Şebib o durumda fotoğraf çekmeye çalışanları fırçalamıştı! Bu şehir Irak’ın eline geçince, Arap asıllılar kalmışlar, fakat Acemler’in hepsi şehri terketmişlerdi. Sonra İran, şehre birkaç kez top atışı yapmış, sonra vazgeçmişti.
Irak’ın işgali altındaki bu İran şehrinde adım adım dolaşıyorduk. Yer yer Iraklı askerlerle siviller zafer işaretleri yapıyorlardı. Limanda Yugoslavya bandıralı bir vapur vardı. Bir de artık hiçbir işe yaramlayan Fransız gemisi duruyordu. Irak saldırısından evvel başka gemiler de varmış ama, bunların limanı terketmelerine izin verilmişti. Burası İran’ın en büyük limanıydı Top atışıyla yıkılan bir marketin önünde, malzeme taşımakta kullanılan bir araç duruyordu. Bira fabrikası yerle bir edilmişti.
TÜRK TÜRK’Ü ÖLDÜRÜYORDU
Kim kiminle savaşıyordu? Ölen kimdi, öldüren kim? İran’ın küçük bir bölümü Irak’ın olsa ne olurdu, Irak’tan küçük bir toprağı İran kullansa, ne çıkardı?… Müslüman Müslümanı öldürürken; farkında olmadan Türk Türk’ü vuruyordu! Zira İran ordusunda da, Irak ordusunda da çok sayıda Türk askerler vardı. İran-Irak savaşı sırasında bizim medyaya da intikal eden bir olay vardı… İran cephesinde savaşan Türk kökenli askerler kendi aralarında konuşurlarken, karşı cephedeki Iraklı askerler arasında bulunan Türkmenler, bu konuşmaları işitince şaşırıp, soruyorlar:
-“Gardaş siz Türksünüz, yoksa yok?…
İran tarafından yanıt geliyor:
-“Beli Türküz, ya siz?”
-“Biz de Türküz…”
İki cephedeki askerler kalkıp birbirleriyle kucaklaşmışlardı… Ne hazin tablo değil mi? Yüce Allah, Müslümanı Müslümana, Türkü Türke kırdıran şerefsiz gafilleri kahretsin…Başka ne diyelim ki?…
Muhammara, 100 bin nüfuslu,fakat çok geniş bir alana yayılmış olan bir şehirdi. Burada sokak sokak değil, ev ev çatışmalar olmuş; Fars kökenliler şehri terkederken, Arap kökenli olanlar evlerinde kalmışlardı. Kuşkusuz, Fars kökenliler şehri terkedince, evleri talan edilmiş, yükTe hafif bahada ağır ne varsa alıp götürülmüştü.
Her kentte olduğu gibi, Muhammara’da da mutena semtler vardı. Bunlardan birisine gitmiş ve bir süre mola vermiştik. Kimi arkadaşlar Karun köprüsüne gitmek istiyorlar, fakat ikaz edilerek daha fazla ilerliyemiyorlardı. Zira sürekli silah sesleri geliyordu. Kimi arkadaşlarımız da askerlerle fotoğraf çektiriyorlardı. O esnada güler yüzlü, sempatik, sarışın, tombul yüzlü bir asker yanıma gelmişti. Ona çok susadığımı söyleyip, bana su bulmasını istemiştim. “Gel” dedi ve önünde durduğumuz eve yöneldi. Önünde bahçesi olan tek katlı evin kapısı açıktı. Bir limonata bardağı ile getirdiği suyu içtikten sonra, evin odalarını ve mutfağını gezip görmüştük. Yemek odasında bir masa ve sandalyeler; masanın üzerinde de bir tencere duruyordu. Küçük çocukları olan bir ailenin eviydi, burası. Bahçede, ve evin içerisinde, çocuğa ait oyuncaklar, giysiler vardı. Yere düşmüş olan bir kitabın sayfalarını karıştırırken, üst katta kütüphane olduğunu söyleyen askerle birlikte yukarıya çıkınca, muhteşem bir kütüphane ile karşılaşmıştım. Heyecanla raflardaki kitapları incelemeye başlamıştım. Kütüphanedeki masanın üzerinde bir de daktilo makinası bulunuyordu…Tarifsiz duygular içindeydim. Evin sahibi yazar mı, bilim adamı mıydı? Acaba şimdi nerede, ne yapıyordu? Kütüphanede gördüğüm bir tomar zarf üzerinde şu adresi okumuştum: International Colleges Advisory Center, No.76, 7th Street, North, Amir Abbad, Tehran-İran”
Savaşın son derece kötü bir eylem olduğunu bir kez daha anlamış ve Irak-İran savaşının bir an önce bitmesini temenni etmiştim. Ne yazık ki on yıl devam etmişti.
DEVAM EDECEK
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04