İstanbul'un İlk Kadısı Fatih Sultan Mehmet'i Muhakeme Eden Hızır Çelebi Afyonkarahisarlı'mıdır?...
İrfan Ünver Nasrattınoğlu
1970’li yılların başlarında, Afyonkarahisarlı Şair, Yazar, Bilim Adamı gibi büyük hemşehrilerimle ilgili araştırma çalışmaları yaparken, Ankara Üniversitesi Tıp Tarihi Bölümü Başkanlığını yapan Konyalı Prof.Dr. Feridun Nafiz Uzluk ile de uzun bir görüşme yapmış ve bu Hocaların Hocası Bilginden hayli yararlı bilgiler almıştım.
Feridun Nafiz Hoca’nın Afyonkarahisar’ımıza çok büyük bir saygı ve sevgi duyduğunu, övgü dolu sözlerinden anlamıştım. O’nun söylediği şu sözü, aradan geçen uzun yıllara rağmen hiç unutmamış ve yeri geldiğinde yazılı ya da sözlü olarak insanlarımıza tebliğ etmiştim. Şöyle demişti Hoca, aynen:
“Ben Afyonkarahisar’a gittiğim zamanlarda, şehre girmeden önce, kaplıcalara giderek boy abdesti alır, sonra şehir merkezine girerim. Çünkü bu kutsal şehrimizin her karış toprağı, şehit kanlarıyla sulanmıştır, kutsaldır…”
Feridun Nafiz Uzluk Hoca, yaptığım çalışmayı öğrenince, “İlk İstanbul Kadısı Hızır Çelebi’yi de kitabına almalısın” demiş, yanından ayrıldıktan sonra, ansiklopedilerde ve tüm makalelerde Hızır Çelebi’nin Sivrihisar’da doğmuş olduğu kaydını görmüş ve müteakip görüşmemde Hoca’ya, edindiğim bilgileri aktardığımda, bana şöyle demişti:
“İyi ya, Hızır Çelebi sizin hemşehriniz, Afyonkarahisarlı…”
“Peki Hocam, Karahisar-ı Sahip, ya da Karahisar-ı Devle adlarıyla bilindiği dönemlerde Sivrihisar, Afyonkarahisar’a mı bağlı idi, acaba?...”
Dediğimde, “mutlaka öyledir, sen araştır, bulacaksın sorunun cevabını…” Diyen Hoca ile bir daha karşılaşabilmek olanağı bulamamış ve onun iddiasını ispatlayacak delile ulaşamamıştım. Prof.Dr.Feridun Nafiz Uzluk gibi dev bir bilim insanı, havai bir bilgi verecek değildi. Ben maalesef Sivrihisar’ın, tarihimizin hiçbir döneminde Afyonkarahisar’a bağlı bir kent olduğunu ispat edemedim. Ancak, Kocatepe Üniversitemizin ya da herhangi bir bilim kuruluşunun, esaslı bir bilimsel tarama çalışması ile, gerçeğe ulaşabileceğini sanıyorum…
***
Peki bu Hızır Bey kimdir: Çeşitli ansiklopedi ve antolojilerden edindiğim bilgilere göre Osmanlı Devletinin ünlü bilim adamı olan Hızır Bey, Nasreddîn Hoca’nın torunu ve Sivrihisar kadısı Mollâ Celâleddîn’in oğludur. İlk öğrenimini babasından almış, daha sonra devrin diğer ilimlerini öğrenerek Sivrihisar’da müderris olmuştur.
Fatih Sultân Mehmed saltanatının ilk yıllarında Arap ülkelerinden âlim bir zat gelmiş, padişahın meclisinde Anadolu âlimleri ile ilmi tartışmaya girişmiş, bu zatın sorularına Anadolu âlimleri cevap verememişler. Sultân Mehmed Han, ülkesindeki ulemanın durumuna çok üzülmüş, asrın ulemasından bu soruların cevabını bilen var mıdır diye araştırınca Sivrihisar Medresesi’ndeki müderris Hızır Bey bulunarak Arap âlimle bir araya getirilmiş.
Sözü geçen zat, karşısındaki genç ve sipahî görünümlü Hızır Bey’i küçük görüp alaycı bir tarzda gülümsemiş, ancak Hızır Bey, sorduğu sorularla Arap âlimi aciz hale düşürmüştür. Duruma çok memnun olan padişah da Hızır Bey’i takdir etmiş ve mükâfat olarak ona Bursa’da Sultân Medresesi’ni ihsan etmiştir. Bu medresede vaktini ilim ve ibadetle geçiren Hızır Bey; bir yandan da Kestellî, Alî Arabî, Hayâlî, Hâce-zâde gibi devrin din bilginlerine hocalık yapmıştır.
Fatih Sultân Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra Hızır Bey’i kadılığa tayin etmiştir. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey, bu görevini sürdürürken 1458 yılında vefat etmiş ve Şeyh Vefâ yakınında Necâtî’nin yattığı tekkeye defnedilmiştir.
Hızır Çelebi, hocası Mevlânâ Yegân’ın kızı ile evlenmiştir. Elimizdeki kaynaklara göre Hızır Bey’in “Sinân Paşa, Ahmed Paşa ve Yakûb Paşa” olmak üzere üç oğlu ile Hacı Kadın ve Fahrünnisa Hatun adlı iki kızı dünyaya gelmiştir. ve vardır.. Oğullarından Sinân Paşa, devrin önemli âlimleri arasına girmiş, Fâtih Sultah Mehmet döneminde vezir olmuş ve daha sonra Şeyh Vefâ’nın müritleri arasına katılmıştır. Keza öteki oğullarının da vezirlik yaptığına dair kaynaklar da vardır.
Asrın uleması arasında çeşitli yetenekleriyle sivrilen ve tanınan Hızır Bey’in anlama yeteneği hızlı, zekâsı keskin ve ezber kabiliyeti yüksekti. İlminin genişliği ve boyunun kısalığı nedeniyle kendisine “ilim dağarcığı” lakabı takılmıştır. Nitekim tarih ve biyografik kitaplarda Osmanlı âlimleri arasında Mollâ Fenârî’den sonra onun kadar derin bilgi sahibi kimsenin bulunmadığı belirtilmiştir.
Kadı, şair ve bilgin olan Hızır Çelebi'nin kadılığı sırasında kaleme aldığı hüccet ve ilamlar önemlidir. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmıştır. Arapça manzum tarih söyleme geleneği Hızır Bey ile başlamış, kendisinden sonra gelen Osmanlı şairleri manzum tarih söylemeye özen göstermişlerdir.. Telif ve tercüme olmak üzere beş eseri olduğu bilinmektedir. Kelam meselelerine dair el-Kasîdetü'n-Nûniyye adlı eseri en önemli çalışması olup 105 beyitten ibarettir. Bundan başka Ucâletü Leyle ev Leyleteyn, Tefsîr-i Yâsîn-i Şerîf, Terceme-yi Külliyât-ı Hoca Ubeydullah ve Terceme-yi Metâliu'l-Envâr adlı eserleri vardır.
Hızır Çelebi, Arap ülkelerine gitmeden Arapça’yı öğrenen Osmanlı âlimlerinden ve aynı zamanda Fahreddin er-Râzî’nin kelâm ekolünü devam ettirenlerden biridir. Kaynaklarda onun bilimsel kişiliği “ikinci İbn Sînâ”, “ilim dağarcığı” ve “ilmin âlemi” ünvanları ile ifade edilmiştir.Taassuptan uzak, açık fikirli, ince ruhlu olduğu ve latifeden hoşlandığı belirtilen Hızır Çelebi yüksek bir şiir kabiliyetine sahipti. Az fakat öz eserler vermişti. Eserlerinin azlığında, idarecilik görevleri yanında genç sayılabilecek bir yaşta ölmesinin de etkisi vardır. Hızır Bey’in ilmî ekolünü devam ettiren ünlü öğrencileri arasında Hayâlî, Hocazâde Muslihuddin ve Kestelî sayılabilir.
Eserleri:
1. el-Ḳaṣîdetü’n-nûniyye. Hızır Bey’in eserleri içinde en meşhur olanıdır. 105 beyitten meydana gelen kasidede kelâm meseleleri önemlerine göre bir veya birkaç mısrada ele alınmış ve Mâtürîdî ekolü çerçevesinde işlenmiştir. Eser pek çok kimse tarafından tercüme ve şerhedilmiştir.
2. ʿUcâletü leyle ev leyleteyn. Kaynaklarda verilen bilgiye göre, Fâtih Hızır Bey’in kendisine sunduğu bu kasideyi görüşünü almak üzere Molla Gürânî’ye göndermiştir.
3. Tefsîr-i Yâsîn-i Şerîf. Yâsîn sûresinin Türkçe tefsirinden ibaret olan eserde âyet ve hadis metinleri yazıldıktan sonra gerekli açıklamalar Türkçe olarak yapılmaktadır.
4. Terceme-i Külliyyât-ı Hoca Ubeydullah. Nakşî şeyhlerinden Hoca Ubeydullah Ahrâr’ın vaazlarını ve tasavvufî nasihatlerini ihtiva eden risâlelerinin Türkçe tercümesidir
5. Terceme-i Meṭâliʿu’l-envâr. Kadı Sirâceddin el-Urmevî’ye ait Meṭâliʿu’l-envâr adlı mantık kitabının bazı ilâvelerle birlikte Farsça’ya yapılan tercümesidir. Fâtih’in isteği üzerine gerçekleştirilen tercümenin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır
6. Tuḥfe-i Sulṭân Murâd Ḫan. Fâtih Sultan Mehmed’in babası II. Murad’a ithaf edilen Farsça bir risâledir.
VE BİR ŞİİRİ
Kıl lâle sohbetini ki çâgındadur dahi
Var gül müsâfirine ki bâgındadur dahi
Gül leşkeri haberlerini lâleden işit
Kim şimdi geldi tozı ayagındadur dahi
Virmiş sabâ benefşeye peygâm-ı zülf-i yâr
Ol izzetün hevâsı damâgındadur dahi
Ey bülbül âh-ı serd ile bâd-ı hazân gibi
Gül goncesine degme budâgındadur dahi
Âb-ı hayât-ı hüsnini zulmât kapladı
Hızrî henüz yâr sürâgındadur dahi