İrfan Ünver Nasrattınoğlu

KARAKALPAKİSTAN CUMHURİYETİ -2-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Karakalpak Yazarlar Birliği’nde
Nukus’ta öncelikle ve özellikle yazarlarla görüşmek istiyordum. Bir gün Yazarlar Birliği’ne giderek, Kırgızistan’daki Toktogul jübilesinde tanıştığım İbrahim Yusupov’u, başkanlığını yaptığı “Barış Komitesi” odasında ziyaret etmiştim. Yusupov’la kucaklaştıktan sonra sekreteri Gülnara’nın peşpeşe getirdiği kahve ve çayı içerken sohbet etmiştik. O arada yazar-âlimler Gencemurat Yesemuradov ve Kemal Mambetov ile şair Gülayşe Yesemuradova gelmişlerdi. Gülayşe Hanım gelir gelmez de şu esrpriyi patlatmıştı: “Siz bir daha buraya gelirken Türkiye’den bir kız getirin; giderken de buradan bir kız alıp gidersiniz!..” İbrahim Yusupov, kahve ve çayın yanında konyak da ikram etmiş; Kırgızistan seyahatimizden bahsederken de şöyle demişti: “Kırgızlar üç şeye önem veriyorlar: Kımız, kız, Kırgız!..”
Yazarlar Birliği başkanlığını Tölenbergen Kayıpbergenov yapıyordu. Bu zat ile ben Kırgızistan başkenti Furunze şimdiki adı Bişkek)’de tanışmıştım. Benim Karakalpak’ta olduğum günlerde o Japonya’ya gitmişti. 1929 yılında doğan Kayıpbergenov şairdi ve üç ciltlik Karakalpak Destanı’nın müellifi idi. Bu eseriyle de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Devlet Mükâfatı almıştı. Aynı zamanda milletvekili idi ve Aral Denizi ile ilgili ekoloji çalışmalarına fiilen katılıyordu. Yazarların, geniş salonda toplandıkları haberi gelince, birlikte salona geçmiştik.
Salonda genç ve yaşlı çok sayıda yazar ve şair toplanmıştı. Hepsinin dikkatleri benim üzerimdeydi. Karakalpaklar’a hemen kanım kaynamıştı. Her halleriyle bize, Türkiye Türkleri’ne benziyorlardı. Çok geçmeden beni soru yağmuruna tutmuşlardı. Yöneltilen sorulardan bazıları şöyleydi:
– Karakalpakistan’a neden gelmek istediniz?
– Biz sizi anlıyoruz, konuştuğunuz dil edebî dil midir?
– Moskova’daki Drujba Yayınevi’de yabancı dilde kitaplar satılır. Ama Türk dilinde kitap yok. Eskiden Bulgaristan’da basılan Türkçe kitaplar gelirdi, ama şimdi o da yok! Burada veya başka bir yerde Türk edebiyatı ile ilgili kitaplar satılmalı, hatta Taşkent ve Nukus’ta, Türk dilindeki kitapların satılacağı mağazalar olmalı.
– Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Fahri Erdinç gibi komünist yazarları biliyoruz, sizin başka yazarınız yok mu?
– “Bütün dünya proleterleri birleşiniz!” sloganıyla ilgili olarak siz ne düşünüyorsunuz?
– Neden güçlü bir radyo kurmuyorsunuz. Türkiye’yi dinleyemiyoruz!
– Türk televizyonunu izlemek isteriz.
– Aral Denizi konusunda Fransız, İngiliz vb. gibi milletlerden destekler geliyor. Neden Türkiye’nin bu konuda desteği yok?
Bu sorulara onları tatmin edecek yanıtlar vermiştim. Örneğin, bildikleri yazarların dışındaki şair ve yazarlarımızın bir çoğunun adlarını söylemiştim. Diğer konularda ise zaman içerisinde bir çok çalışmanın yapıldığı da bilinen gerçektir. Örneğin TRT artık dünyanın her yerine ulaşan radyo ve televizyon yayınları yapmaktadır.
Toplantıya katılan yazarlardan İbrahim Yusupov’la Kırgızistan’daki etkinlikler sırasında tanışmıştık. Toplantıdan sonra Kültür Bakanı Necmeddin Muhammeddinov, Nukus Kültür Müdürü Yembergen Allambergenov, yazarlar Jimbay İzbaskanov ve Gencebay Hocaniyazov’la birlikte yemek yemiştik.
KADİM URGENÇ
Öncelikle ve özellikle, Kadim Urgenç’i görmeyi çok arzu ediyordum. Karakalpak dostlarım lütfedip bir gün beni bu tarihî mekâna götürmüşlerdi. Hemen belirtmeliyim ki şunca yıl içerisinde pek çok ülkeyi gezip görmüştüm; ama itiraf etmeliyim ki beni, Eski Urgenç kadar etkileyen bir başka yurt yoktu!.. Urgenç’in toprağı da havası da bir başkaydı. Toprak üzerinde çok sayıda mezar bulunuyordu. Burada tam 360 evliya mezarı olduğunu söylediklerinde, iliklerime kadar ürpermiştim! Mezarların birçoğu, anıt mezardı. Kimi restore edilmiş, kimi restore edilmeyi bekliyordu. Yıkılmış olan birçok camiden geriye sadece bir minare kalmıştı ki bu muhteşem bir minareydi…. Bir de kervansaray kapısı, görülesi tarih hazinesiydi. Törebek Hanım Makberesi’nden başlayarak, Urgenç topraklarını adımlamaya başlamıştık. Toprak, beni şaşırtacak derecede garipti! Cengiz Han Ceyhun’un yatağını değiştirip Urgenç’i sular altında mı bırakmıştı? Sanki suların izleri hâlâ duruyor gibiydi!.. Törebek Hanım’ın mezarı ortada yoktu. Makberenin az bir kısmı restore edilmişti. Esasen yöredeki mezarların hepsi açılmış, sonra üzerleri ağaçlarla falan örtülmüştü. Bunu yapan mezar hırsızları mıydı? Yoksa gömü peşindeki ruh hastaları mı?.. Makberenin kubbesindeki çiniler, Türk çini sanatının muhteşem örnekleriydi. Başımı kaldırıp kubbenin tavanına bakınca, birkaç güvercinin uçuverdiklerini görmüştüm. Acaba o güvercinler, Eski Urgenç’in bekçileri miydi?.. Bu güvercinler geceleri, evliyalarla konuşuyor muydu?.. Ne mübarek kuşlardı, bunlar…
Gözlerim, uzayıp giden mezarlara takılıp kalmıştı. Serin bir rüzgâr yüzümü yalarken ürperiyordum. Zira burada yel bir başka esiyordu! Sanki yüzyılların ötesinden birşeyler fısıldar gibiydi. Yoksa bu mezarlarda yatan insanlar, fatiha mı istiyorlardı?.. Gönlümün ve yüreğimin tüm içtenliğiyle burada yatan tüm insanlar için fatihalar ve bildiğim bütün duaları okumuştum.
Sonra Kutluk Temur Minaresi’nin önünü, etrafını dolaşmıştım. 100 metre yükseklikteki bu minare de yıkıldı, yıkılacak gibiydi. Oysa asırlara meydan okurcasına dimdik ayaktaydı. Hatta Cengiz Han’ın zalim askerleri yıkmak isteyip de yıkamamışlar mı idi!..
12-13. yüzyıldan kalan Sultan Tekeşa anıt mezarı… Kimdi bu Tekeşa? Urgenç’teki iki kitapçıda, bu soruya yanıt bulabileceğim bir yayın yoktu. Oradaki insanlar da sadece adını biliyorlardı, ama hayatı hakkında bir bilgiye sahip değildiler. Sonra El-Arslan (Fahrettin Razi)’ın makberesini ziyaret etmiştik. 12. yüzyıldan kalma bir yapıydı. Fotoğraf çekerken, oradan geçen bir eşek arabasını durdurup araba üzerinde oturmakta olan 80 yaşındaki Rahim Tacımuradoğlu ile bir süre sohbet etmiştim. O arada Özbek kocası, Fahrettin Razi’nin ruhuna bir fatiha yolluyor, biz de ellerimizi açıp “amin” diyorduk. Arabayı, kocanın torunu Maksut Rahimov kullanıyordu. Sohbet esnasında, bana refakat eden Şerif Halmuradov’a, “ Kim bu adam yahu, hangi halktan?” diye sormuş; “Türk” dediklerinde de; “İşitmiştim, Türkler yahşı adamlarmış?” demişti. İkinci Dünya Savaşı’na asker olarak iştirak eden koca ile torunu, eşek arabasıyla yanımızdan ayrılırlarken uzun süre arkalarından bakakalmıştım. Uzun süre bakışları ve gözleri gözümün önünden gitmeyen o Özbek kocası kimdi?.. Yoksa?.. Galiba saçmalıyordum…
Ünlü halk hikâyesi kahramanları Garip ile Şahsenem, Urgenç’te yaşamışlardı… Burada bir de Sarıkamış adlı köy vardı. Buradaki gölde çok miktarda balık varmış ama, kimyevi maddelerle balıklar zehirlenip ölmüşler ve bu nedenle balık tutmayı da yasaklamışlardı. Ama Tacımuradoğlu; “Satıyorlar, biz de alıp yiyoruz.” demişti.
Eski Urgenç’te gördüğüm yapılardan birisi de Kervansaray kapısıydı. 14. yüzyılda inşaa edilmiş olan kervansaraydan sadece o kapı ayakta kalmış; diğer bölümler ise toprak altına gömülmüştü. Esasen tüm Urgenç toprak altındaydı. Burada esaslı kazı çalışmaları yapılmalıydı, ama bunu kim yapacaktı? Burası Türkmenistan Cumhuriyeti’ne aitti; ama yaşayanların çoğunluğu Özbek’ti.
Urgenç son derece ilginç, kadim bir kentti. Burada çok yönlü araştırmalar, incelemeler yapılmalıydı. Burada anlatılan hikâyeler, efsaneler derlenmeli, belgelenmeliydi…
Toprak altındaki Merv’in yerine onun yakınında yeni bir Merv (Mari) kurulurken; toprak altında kalan Urgenç’in yerine de “Kadim Urgenç” kenti oluşturulmuştu. Ama burası yoksul, tozlu-topraklı bir yerdi.Oraya da giderek “Kolhoz Pazarı”nı görmüş; bazı kitaplar satın almıştım. Pazarda kavun, karpuzdan başka birşey yoktu. Dükkânlar ise bomboştu!..
Dönüşte, iki mezarlık dikkatimi çekmişti. Bunlardan birisi Mazlum Han Suluğ’a aitti. Suluğ, güzel kadın demekti; ikinci mezar ise Nukus’a yakın olan Yusuf İçan kabristanı idi. Çok eski kabirlerin yanında yenileri de görülüyordu ki burası, yüzlerce yıllık kabristandı.
HAREZM
Orta Asya’da görmeyi çok istediğim bir başka yer ise Harezm’di. Özellikle de Kadim Urgenç’in yerine kurulan yeni Urgenç ve Hiva’ya gitmek istiyordum. Talebim üzerine, bu da sağlanmıştı ve bir sabah yola çıkmıştık. Nukus’tan ayrıldıktan kısa bir süre sonra “Kızılkum Çölü”ne girmiştik. Amuderya (Ceyhun)’nın sol yanı Kızılkum, Türkmenistan toprakları olan sağ yanı ise “Karakum” çölü idi. Karşımıza çıkan “Karadağ”, bir ova ülkesi olan Karakalpakistan’ın en yüksek yeriydi.
7-8. yüzyıllardan beri bilinen “Toprakkale”, 100 yıldan fazla bir zamandan beri, konik tepenin üzerinden ovayı gözetliyordu. Sağ yanımızdaki Toprakkale’yi bir süre seyretmiştik. Şerif Halmuradov; “Bu kale, Harezm’in köküdür.” demişti. O seyahatte bana refakat edenlerden birisi olan Jienbay İzbaskanov da; “Toprakkale karşıda / Karadağ’ın başında” dizeleriyle başlayan şiirini okumuştu.
Sol yanımızdaki “Berdak” kolhozunu geçerken bir Karakalpak için “Ozan Berdak”ın ne denli önemli olduğunu öğrenmiştim… “Kıpçak” adlı köyden geçerken de bu köyün Harezm’in en eski köyü olduğu bilgisini almıştım. Çölde tek tük develer; sağa sola atılmış olan motorlu araç lastikleri; kazaya uğramış olan araç iskeletleri ve fışkırıp kumların üzerine çıkmış olan tuzlar görülüyordu. Bu gezide iyice anlamıştım ki, Karakalpakistan, SSCB’nin en geri kalmış ülkesiydi. Sonra, “Amuderya” karşımıza çıkmış; derme çatma bir köprüden karşıya geçmiştik! Görmüştüm ki Ceyhun bile küskündü, bu ülkeye!.. Nerede o gürül gürül, deli deli akan o görkemli derya?.. Su yoktu Ceyhun’da; olmayınca Aral’a ne verecekti ki?.. Amuderya’da da Ceyhun denilen Türk milletinin ve tarihinin en önemli nehrine ben bir de Deli Derya adını vermiştim!.. Ceyhun’un susuz kalışı, kırık dökük bazı şileplerin ve motorlu teknelerin karaya oturmalarına yol açmıştı… Yörede “pahtakor” denilen pamuk toplayıcılar görülüyordu; yorgun, bıkkın, yılgın!.. Esasen pamuklar da çok cılızdı ve toplanan pamuğun yarısı yere, yarısı göğe gidiyordu!..
Bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Harezm toprağına girmiştik. Az sonra da Oblastın (Vilayetin) merkezi olan Urgenç’teydik. Bu Urgenç, Cengiz Han’ın yerle bir ettiği kadim Urgenç’in yakınında kurulan yeni Urgenç’ti.

Yazarın Diğer Yazıları