Getiğimiz günlerde İstanbul’da gerçekleşen Türk Konseyi zirve toplantısına, Türk Cumhuriyetlerinin Devlet Başkanlarının yanısıra, Macaristan Başbakanının da katılmış olması, yalnız Türk kamuoyunun değil, hemen hemen bütün Dünyanın ilgisi çekti. Üstelik toplantının kapanış konuşmasında Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın “Macaristan, Türk halklarının Avrupa Birliği içinde çıkarlarını korumak için elinden gelen her çabayı sarf edecektir” demesi beni son derece memnun etmiştir.
Macaristan Başbakanı o konuşmasında şunları da söyledi:
“Macar halkını Türk halkları ile yüzyıllarca önceye uzanan tarihsel ve kültürel ortak miras birbirine bağlamaktadır. Bizi Avrupa’da Barbar Hunlar ve Atilla’nın halkı diye aşağıladılar. Ancak bizim halkımız bu tarihsel mirasla gurur duymaktadır.”
Orban, Macaristan’ın Asya ile olan ilişkilerini geliştirmekte kararlı olduğunu, Türkiye’nin yanı sıra Özbekistan ve Kırgızistan ile de stratejik ortaklık ilişkileri kurduğunu açkladı. Macar Başbakan, Avrupa Birliği içinde sadece Budapeşte’de temsilciliği olan Türk Konseyi’ne de değindi.
Geçen Pazar Pazar günü Macaristan’da yapılan genel seçimlerde aralıksız 12 yıldır iktidarda olan Viktor Orban’ın büyük bir zafer kazanması, hiç kuşkusuz elbette hepimizi sevindirmiş olmalıdır.
Başbakan Orban’ın da konuşmasında vurguladığı gibi, Macaristan halkının büyük çoğunluğu, Hun-Türk imparatoru Attilâ’nın torunlarıdır. Yani bir kan kardeşlerimizdir.
O halde 1978 yılından bu yana, defalarca Macaristan’a gidip, görülmedik yer bırakmayan, Afyonkarahisarlı bir gazeteci-kültür adamının izlenimlerini de okuyarak, ülke hakkında daha fazla bilgi edinmenizi sağlayalım…
***
Kültür ve Turizm Bakanlığı Folklor Dairesi Başkanı Nail Tan ve A.Ü.DTCF’ndan Prof.Dr.İsmail Kaynak’la birlikte, Hocanın otomobili ile Ankara’da yola çıkmış, Bulgaristan topraklarına girip, Hoca’nın doğum yeri olan Vidin’de bir gece konaklamıştık. Ertesi babah tekrar yola çıkıp, Romanya üzerinden Macaristan’a girmiştik. Macaristan karayolları Bulgaristan ve Romanya’ya nazaran daha temiz ve düzenliydi. Yemyeşil ova ve dağlar ve hele yol üstünde gördüğümüz kadınlar, baş döndürücü güzellikteydi. Bir an önce Kecskemet’e ulaşabilmek amacıyla hızla yol alıyorduk. Bu nedenle yolumuzun üzerindeki Szeged kentinin içinden de durmadan geçmiştik. Buradaki bir köprü üzerinde gördüğümüz insanlar ve şehir içerisindeki canlılık, gerçek bir Avrupa kentinde olduğumuz izlenimini veriyordu. Köyler de bizim ülkemizdeki köylerden çok farklıydı ve kentte ne varsa, köyde de olduğunu kanıtlıyordu. İşte genç ve güzel bir kadın, evinin önündeki çiti boyuyordu. Tüm evler badanalı, boyalıydı. İnsanlar durmadan çalışıyorlardı. Bisiklet üzerinde oradan oraya giden kadınlar vardı. Belli ki, otomobili olmayanlar işlerine bisikletle gidip geliyorlardı. Tarım alanlarında erkeklerin yanında kadınlar da çapa sallayıp, çalışıyorlardı. Bunlardan birisinin adeta denize girmeye hazırlanırcasına, üzerinde mayo vardı. Derken, Kiskunfelegyhaza kentine gelmiştik. Tıpkı Szeged gibi, bu kente de bir köprü üstünden geçilerek giriliyordu. Burada da insanlar çok güzeldi!.,..
Kecskemet
Nihayet, Kecskemet’e gelmiş ve katılacağımız konferansın danışma bürosuna giderek kaydımızı yaptırmıştık. Burada bize konferans bildirilerini içeren kitap, program, broşürler, tanıtma kartı ve Tuna Festivali için özel olarak yaptırılan bir plaket vermişlerdi. Sonra bizi bir pansiyona götürüp, yerleştirmişlerdi.
Konferans
Uluslar arası folklor konferansı 27 Temmuz 1978 sabahı başlamıştı. Uzun süren açılış konuşmalarından sonra topluca öğle yemeği yenilmiş, sonra da çıkıp bir süre çarşı-pazar dolaşmıştık.
Öğleden sonra bildirilerin sunulmasına geçilmişti. Geç saatlere kadar devam eden konferans çalışmalarını müteakip, Kecskemet Belediye Başkanının verdiği resepsiyona iştirak etmiştik. Resepsiyondan sonra da Macaristan’ın tek “Nahiv Resim ve Heykel Müzesi” ni gezmiştik. Çok methetmişlerdi ama, burada öyle aman aman değerli eserler yoktu!
Kecskemet şirin bir kentti. “Kecske”, Macar dilinde “keçi” demekti. Kecskemet ise, Keçilerin kenti anlamını içeriyordu. Nitekim kentin amblemi de, iki ayağı üzerine dikilmiş bir keçiydi. Kent 600 yıl önce, 1300 yıllarında kurulmuştu. Çok sayıda kilise vardı ve bunlar, bir zamanlar hristiyanlığın tüm mezheplerini temsil eden mabetlerdi. Komünist sistem kiliselere giden insan sayısını, bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar azaltmıştı. Örneğin Rum kilisesinde 3-4 kişi ibadet ediyordu. Kiliselerden başka, kimi tarihi eser niteliğindeki yapılar da vardı. Kuşkusuz modern yapılar da görülüyordu. Konferans çalışmalarının yapıldığı Technika Haza denilen bina da aslında bir havra idi. Güzel bir mimari tarzı olan bina bilahare kültür sarayı haline dönüştürülmüştü. Binada birbirinden güzel salonlar vardı ve bunlardan birisinde, bir konser dinlemiştik. Keza birkaç serginin birden açılabildiği galeriler vardı. Sergilerden birisi, konferans katılımcılarının ülkelerinde yapılan yayınlardı. Burada Türkiye’de yayımlanan halkbilim içerikli kitapların yanında yanında, benim “Afyonkarahisarlı Şairler Yazarlar Hattatlar” ve “Âşıkların Diliyle Atatürk” adıl kitaplarım da yer alıyordu.
Kalocsa
Konferansların tamamlanmasından sonra, grup Kalocsa’ya hareket etmişti. Yol üzerindeki bir restoranın mahzeninde yenilen folklorik yemek de ilginçti. Sonra Kalocsa kentine ulaşmış; Bacs-Kiskun bölgesinin bu kadim kentindeki festivale iştirak etmiştik. O sırada Uluslararası Tuna Festivali başlamıştı ve halk oyunları toplulukları defile yürüyüşü yapıyorlardı. Bu festivalde Türkiye’mizi FOTEM Grubu temsil ediyordu. Grubumuz Macar seyirciler tarafından takdir ve alkışlarla izlenmişti. Bilahare bir otobüs Kecskemet’e dönerken, benim de içinde bulunduğum bir başka otobüs başkent Budapeşte’ye hareket etmişti.
BUDAPEŞTE- Erd Kasabası
Başkent Budapeşte’nin doğal ve tarihi güzellikleriyle birlikte, gerek kent içinde ve dışında görmeyi arzu ettiğim kişi ve mekânlar vardı. Örneğin talebim üzerine bir gün, 20 Km. mesafedeki Erd kasabasına gitmiştik. Burada, 1552-1558 Tarihleri arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle inşa edilmiş olan Hamza Bey Camii vardı. Zaman içerisinde bazı bölümler yıkılmış olan Cami, 1970’de esaslı bir restorasyon geçirmiş bir de yeni mihrap yapılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu kentte Türkler yaşıyorlardı. Kasaba, Budapeşte merkezine uzaktı ama, aradaki yerleşim birimleriyle birlikte, başkentle bitişik gibiydi. Burası yeşillikler arasında, şirin bir kasabaydı. Minareye çıkıp kenti temaşa eylemek için, 2 forint ücret alıyorlardı.
Erd’e giderken de, dönüşte de Törökbalid adlı bir köy görmüştük. Bu adın anlamı Türk Balid demekti. Demek ki köye, burada yaşayan Balid (veya Bali) adlı bir Türk’ün adını verilmiş ve öylece kalmıştı. Macar dilinde Török, Türk demekti…
Bir gün de Budapeşte’ye 30 km. mesafedeki Gödöllö kentinde gitmiştik. Burada Gödöllö Genel Tüketim ve Pazarlara Kooperatifi ‘ni ziyaret ederek, bilgiler almıştım.
Halk Dansları ve Müziği Enstitüsü de benim ilgi alanımdaki bir kuruluş idi ve burada Zoltan Kodaly ve Bela Bartok gibi Macarlar’ın dünya çapındaki müzik ve halk oyunları uzmanlarının yetiştirdikleri kişiler çalışıyorlardı.
O akşam beni Budapeşte dışındaki Szecsimyi dağının eteklerindeki Vöröş csillok (yani kızıl yıldız) otelinin restoranına götürmüşlerdi. Burada müzik de dinleyerek yemek yerken, Yunanistan’dan gelen bir grubun eğlencelerine de tanık olmuş, biz de eğlenmiştik.
Menüye baktığımda aynen şu yemek isimlerini okumuştum: Kurban çorbası, musakka kartofi (patates), güveç zerzevat, Sofya kavurma, kebabçeta (rosto), küfteta (köfte), şişseta (şiş), pirzola, mesena (karışık) ızgara, baklava… Adlarıyla sanlarıyla Türk mutfağına ait olan bu yemekler…
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04