İrfan Ünver Nasrattınoğlu

KARDEŞ ÜLKE MACARİSTAN -2-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

BUDAPEŞTE
Rahat bir yolculuktan sonra 85 Km.lik yolu 1,5 Saatte katederek, Budapeşte’ye ulaşmıştık. Macaristan Dışişleri Bakanlığının benim için rezervasyon yaptırdıkları “Duna Inter-Continental Hotel” e giderek yerleşmiştim. Artık seyahatin bundan sonraki bölümünde, Bakanlığın konuğu idim. Otel Budapeşte’ye hayat veren Tuna Nehri kenarında, bol yıldızlı süper bir oteldi. İlk iş olarak, odamın balkonundan Tuna’yı ve karşı yakayı seyretmek olmuştu.
Ertesi sabah bana rehber olarak tayin edilen diplomat Janos Kollar gelmiş ve birlikte kahvaltı yapmıştık. Onunla şenir içinde bir tur attıktan sonra, Tuna’nın ortasında bulunan Margit Adası’ndaki Grand Hotel’in restoranında öğle yemeği yemiştik. Yemekten sonra Kollar’la Margit Adası’nı gezmiştik. Burası büyük ve içerisi yeşilliklerle dolu bir parktı. Rengarenk çiçeklere dokunan olmuyor ve sadece seyrediliyordu. Adanın önceki adı “Tavşan Adası”idi. 13.Yüzyılda prenses Margaret buraya hapsedildiği için, adaya onun adı verilmişti.
Budapeşte üç bölümden oluşuyordu: Buda, O Buda ve Peşte…1873 yılında tüm kent Budapeşte adını almıştı. 1973 yılında, bu birleşmenin anısına bir anıt dikilmişti. Bu anıt Margit Adası’nda, görkemli bir havuzun yanında bulunuyordu.
Kollar’la kent içinde bir süre daha dolaşmıştık. Gellert Dağı (Tepesi) ve üzerindeki tarihi kalıntıları, ve zafer anıtı ile ecdadımızın yadigârı olan Yeşil Direkli Hamamı, Kral Hamamı, Gül Baba Türbesi, Çeşme gibi Türk eserlerine Macarlar, titizlikle bakıp, gerektiğinde onarıyorlardı.
Kent içi ulaşımında kullanılan Ikarus marka otobüslerin üretildiği fabrika, Sekeşfehervar kentinde bulunuyordu. Sonraki yıllarda bu otobüslerden ülkemiz için de satın alınmıştı. Ama o yıllarda bütün komünist ülkelerde iç ulaşım bu otobüslerle sağlanıyordu.
Budapeşte’nin her yanı heykellerle doluydu. Macarlar’ın bu topraklara gelişinden itibaren tüm Macaristan tarihini simgeleyen anıtlar vardı. Budapeşte metrosu, o tarihte Londra metrosundan sonra, dünyada ikinci sıradaydı. Öteki kitle ulaşım araçlarıyla birlikte metro, şehir içi ulaşım sorununu kökünden halletmişti.
EGER (Eğri)
Ertesi sabah Kollar ile, Istvan Deli adlı şoförün kullandığı Volvo ile Eger kentine müteveccihen Budapeşte’den ayrılmıştık. Şoför Deli, otomobili deli gibi sürüyordu! Yolda Janos Kollar anlatıyordu: Ülkede komünist sistem uygulasa da, Macarlar mutlu görünüyorlardı. Sokaklarda gece yarılarına kadar gezip, sevişen gençler vardı. Bunların gelecek kaygıları yok gibiydi; sevişiyor, yiyor, içiyorlardı. Uluslararası istatistiklere göre Macar ulusu, harcamalarının büyük bir bölümünü beslenme konusuna ayırıyordu. Macar insanının doğa ve hayvan sevgisi de üst düzeydeydi. Bunu somut olarak Margit Adası’nda görmüştük. Herhangi bir ağaçtan bir dal kesilse, halk kıyameti koparıyordu. Devlet doğanın korunması, küçük köylerin eğitim sorununun, merkezi okullarla çözümlenmesi, folklorik ve geleneksel mimari için değerli köyler, köylüden satın alınarak korunmasına özen gösteriyor ve müzeler yapıyordu.
Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, daha 896 yılında Eger’de insan yaşıyordu. Ama tarihçiler kentin kuruluşunu 10.yüzyıldan başlatıyorlardı. 11.yüzyılda kent Tatarlar tarafından zaptedilmiş, 1596 yılında da da Osmanlı Devletinin eline geçmişti. Kollar’la birlikte Eger Kalesi’ni gezerken, bir rehber, etrafındaki bir grup turiste, kalenin zaptı hakkında bilgiler veriyordu. O sırada bir espri yaparak; “dikkatli anlat, zira aranızda bir Türk var” demiştim. Bunun üzerine rehber de gülerek; “artık tehlike yok” diye yanıt vermişti. Ecdadımız Eger’i 1686’da terk etmişti. O devirde Eger’in adı, “Eğri” olmuştu. 18.Yüzyılda kaleye gotik tarzı bir bina yapılmıştı ve bu bina şimdi müze olarak kullanılıyordu. 12. Yüzyılda inşa edilen bir kilisenin kalıntılarını da o arada görmüştük. Kalenin üzeri ise açık hava tiyatrosu olarak kullanılıyor ve burada kültürel etkinlikler yapılıyordu.
Osmanlı’nın Eğri Kalesi, tipik bir Türk kalesiydi. Belki de bizimkiler kaleyi bize benzetmişlerdi. Kale içindeki iki ayrı yerde Türk toplarının gülleleri bulunmaktadır. Macarlar 1841 tarihinde, kale içindeki bir camiyi yıkmışlardı! Yıkılan Kethüda Camii’nin minaresi, bugün de dim-dik ayakta duruyordu ve bu minare Eger’in simgesi haline gelmişti. Bu minarenin 99 basamağı vardı ve 14 Köşeli bir temele oturtulmuştu. Kısacası Eger Kalesi’nin her karışında, Türk izleri görülüyordu…
Eger kentinde bir hayli tarihi kalıntı bulunuyordu. Örneğin görkemli bir bazilika vardı ki, Hıristiyanlarca kutsal sayılıyordu. Keza birkaç kilise de göze çarpıyordu. Kentin en hareketli alanındaki iki anıttan birisi Eger savunmasını yapan komutan Dobo Istvan’ın heykeliydi. Öteki ise Osmanlı-Macar savaşını simgeliyen anıttı.
Ecdadımız Osmanlı, fethettiği Macar kalelerine, Anadolu’dan getirdiği Türkleri yerleştirmişti. Askerimiz oralardan çekilince, Eğri’ye yerleşen insanlarımızın bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı kaçıp kurtulmuş, ama az bir kısmı da esir olup orada kalmışlardı. Nitekim Eger’de tanışıp görüştüğümüz kimi insanlar, aralarında birkaç Türk’ün yaşamakta olduğunu söylemişlerdi.
Kim ne derse desin, Macarlar ile Türkler kardeştir… Eğer Hun Türkleri ve Attila Türk ise, Macarların büyük çoğunluğu da Türk’tür. Ortak değerlerimiz öylesine çoktur ki, bu konuda doktora çalışmaları yapılsa yeridir. Örneğin Macar dilindeki Türkçe kelimelerin sayısı pek çoktur. Yazılışında ve telaffuzunda ufak tefek farklılıklar da olsa, şu kelimeler Macarca da aynı anlamıyla kullanılmaktadır: Bedesten, bektaşi, kadı, şehir, divan, dizdar, cami, fetih, göbektaşı, hacı, hamam, han, ılıca, imaret, kapalı çarşı, hatip, hutbe, kıble, kürsü, mahalle, mahfil, medrese, mevlevi, mihrap, mimar, mimber, minare, müezzin, rahle, sancakbeyi, sebil, sıcaklık, çeşme, çiftehamam, tekke, türbe, vilayet…Ve şu cümleye bakınız: “Cebembe şok alma var” diyen Macar, “cebimde çok elma var” diyor!…
PECS
Türk dilinde “Peç” şeklinde telaffuz edilen tarihi Pecs kenti de gezip gördüğümüz Macar şehirlerinden biriydi. Kollar’la birlikte, bize tahsis edilen özel otomobil ile, muhteşem doğa manzaraları arasından geçip ulaştığımız Pecs’deki ilk durağımız Yakovalı Hasan Paşa Camii idi. Bu tarihi cami, artık ibadet için değil de müze olarak değerlendiriliyordu. Sağlam olarak korunmuş olan cami, iki yeni binanın arasına sıkışıp kalmıştı. Kuşkusuz tarih içerisinde birkaç kez restore edilmişti. Evliya Çelebi, ünlü “Seyahatname”sinde Pecs kentinden ve bu camiden de söz etmişti.
Pecs’deki ikinci durağımız Gazi Kasım Paşa Camii idi. Osmanlı’nın çekilmesinden sonra Macarlar, bu camiyi kiliseye dönüştürmüşler ve Katolik Hıristiyanların ibadetine açmışlardı. Camiin ana yapısı korunmuş; ama ek bir yapıyla takviye edilmişti. Tabii kilise için gerekli görülen eklemeler de yapılmıştı. Buna rağmen camiin minberi, pencereleri ve duvarları da aynen duruyordu. Bu cami 1543-1564 yılları arasında inşa edilmişti. Evliya Çelebi Pecs’e geldiğinde bu camii de görmüş ve notları arasına kaydetmişti. 1939-1942 yılındaki son restorasyon ile de bozulan bazı bölümler onarılmıştı. Cami sapasağlam duruyordu ama, maalesef minaresi zaman içerisinde uçmuştu!…
Pecs’deki üçüncü Türk eseri İdris Baba Türbesi idi. 1695 yılında inşa edilen türbe, 1912-1913 yıllarında esaslı bir onarım görmüştü. Türbenin etrafı daha sonra tel çit ile çevrilmiş ve müze olarak kullanılmaya başlanmıştı.
SZİGETVAR (Zigetvar)
Zigetvar, kalesi ve öyküsü, Osmanlı-Türk tarihinde önemli bir yer almaktadır. O nedenle, bu kente giderken biraz heyecanlanmıştım. 1529’da Viyana kapılarına dayanan ecdadımız, daha önce Zigetvar’ı fethetmişti. Bu Osmanlı İmparatorluğu için çok önemli bir olay değildi ama, kuşkusuz Macarlar için büyük bir acıydı. Kale içindeki Sultan Süleyman Camii, müze haline dönüştürülmüştü. Müzede çok sayıda resim ve minyatür vardı ve bunlar Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar seferini ifade eden eserlerdi.
Zigetvar savaşı, kale komutanı Zrinyi Mikloş’un aynı adı taşıyan yeğeni tarafından manzum bir şekilde destanlaştırılmıştı. Almanlar tarafından Viyana’da öldürülen Mikloş’un bu destanında 59 Macar, 23 Hırvat, 175 Türk ismi ile mitolojik anlatılarda ve İncil’de geçen bazı isimler anılmaktadır.
Müzedeki notlara göre, Osmanlı ordusu Zigetvar seferine 207 bin askerle çıkmıştı. Macar ordusu ise 2482 kişiden oluşuyordu. Osmanlı ordusu bu kalenin zaptı için öylesine yorulmuş ki, yorgun çıktığı Viyana seferinde başarılı olamamıştı… O nedenle Avrupalılar, “Macarlar Avrupa’nın Osmanlılar tarafından işgal edilmesini önlediler” demişlerdi.
Zigetvar’daki bir başka cami de 1589’da Ali Paşa tarafından yaptırılan camidir. Bu cami de 1788’de kiliseye dönüştürülmüştü. Ek yapılarla takviye edilmesine rağmen, benim gördüğüm zaman cami yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu.
Süleyman Köyü
Zigetvar’dan ayrılıp, 10 Km.katettikten sonra, Balaton Gölü yakınındaki Süleyman adlı bir Köye uğramıştık. Viyana yönünde gidildiğinde Törökbalint, yani Türk Balint adlı bir köyün varlığını da biliyordum. Esasen Macaristan’da kimi yer adları hâlâ Türkçe idi.
Bu köyde de gördük ki, Macaristan’da köylü ile kentli arasında sosyal ve ekonomik bir farklılık yoktu. Kentte ne varsa, köyde de vardı ve köydeki yapılar da moderndi. Keza erkek ve kadınların üst-başları da, şehirdeki insanlar gibiydi.
Balaton Gölü
Macarların iç denizi de denilen Balaton Gölü, ülke coğrafyasında önemli bir yer alıyordu. Yaz aylarında denize gidemeyen Macarlar, bu zevki Balaton Gölünde tadıyorlardı. Gölün uzunluğu 77 km., en geniş kısmı ise 14 km.idi. Dar kısım ise Tihany yarım adası ile gölün bir ucuydu. Derinlik ise, Tihany kısmında 11 metreyi buluyordu. Ama kimi kıyılar sığ ve ortalama 1,30 metre derinlikteydi. Bu nedenle genç yaşlı, büyük küçük herkes gölden yararlanabiliyordu.
Gölün etrafı çepeçevre asfalt ve geniş yollarla sarılmıştı. Nagykanisza ve Zagrep’e ulaşan hudut kapısından itibaren Gölü boydan boya kateden yol buradan geçiyordu. Ayrıca Sıofok kentinden itibaren Budapeşte’ye değin 90 Km.lik yol otobandı ve bu otoban, Macaristan’daki tek otoyoldu.
ESTERGON
Budapeşte’den ayrıldığımız andan itibaren karşımıza çıkan manzara büyüleyici idi. Tuna Nehri, sanki bize yol gösteriyor; önümüzde uzanıp gidiyordu. Nehrin içerisindeki St. Endre Adası ise görülesi güzellikteydi. 32 km. uzunluğundaki bu adanın içerisinde 2 Tane köy vardı. Bu köyün insanlarını kıskanmamak mümkün değildi, zira bu insanlar, yeşillikler içerinde doğa ile kucak kucağa yaşıyorlardı. Yolun sağında ve solunda görülen villalar da, yöre insanının mutlu bir yaşam sürdürdüğünün kanıtı idi. Kollar, görünen binaların bir kısmının sendikalara ait olduğunu ve işçilerin sembolik ücretlerle buralarda 15 gün tatil yaptıklarını söylemişti.
Yolumuzun üzerindeki Visegrad kenti de görülmeye değerdi. Tarihi bir kent olan Visegrad’ın kalesi de dim-dik ayaktaydı. Vaktiyle bu kalede Macar kralları dinleniyorlardı.
Esertergon’a ulaşınca ilk işimiz, Kaleyi gezmek olmuştu. Kalenin önemli bir bölümü sağlamdı. Ne var ki, Kalenin, Tuna’ya bakan bölümünde, Türkler’in inşaa ettikleri duvarlardan, çok az bir yer kalmıştı. Maalesef duvarların taşları, Tuna kenarındaki bir fabrikaya götürülerek saçma sapan işlerde kullanılmıştı. Bu taşlardan bazılarını, oradaki bir işçi bize göstermişti. Kalenin tam ortasındaki Bazilika, Hıristiyanlar için ilginç ve kıvanç verici bir eserdi. Eski bir saati, çan kulesini ve kilise içerisindeki bazı bölümleri görebilme olanağını bulmuştum.

Yazarın Diğer Yazıları