İrfan Ünver Nasrattınoğlu

KARDEŞ ÜLKE MACARİSTAN -5-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

MOHAÇ
İstikametimiz Mohaç’tı. Zira ben Mohaç’ı görmeyi çok istiyordum, çünkü tarihimizde Mohaç savaşının önemli bir yeri vardı. Bu kenti adım adım gezmek ve görmediğim bir yer bırakmamak istiyordum. Öncelikle de o ünlü savaşın yapıldığı alanı görmüş, Tuna kıyısına uzanmış ve buradan feribotla karşıdaki Mohaç Adasına geçenleri seyretmiştik.
Mohaç Savaşının 450. yıldönümü nedeniyle 1976 yılında açılan “Hatıra Parkı”, aynı zamanda doğayı korumayı amaçlıyordu ve burada savaşı sembolize eden ağaç heykeller ve sanatsal içerikli “Demirkapı” vardı.
Mohaç merkezinde ülkenin en büyük nehir limanlarından biri vardı. Burası Tuna sınır kapısıydı. Kent merkezi, Tuna’nın sağ yakasında olup 8-10 metre kadar yüksekteydi. Tarihi yapılarıyla Mohaç, turistik bir kent durumundaydı. Kelt ve Roman dönemlerinde burası bir balıkçı köyü idi. 11.yüzyılda Macar yerleşimi olmuştu. Orta çağda Peç piskoposunun eline geçmişti. 29 ağustos 1526’da Kanuni Sultan Süleyman, 7000 Kişilik ordusuyla kralın ve derebeylerin oluşturdukları kuvvetleri yenerek, Mohaç’ı zaptetmişti. 150 yıllık Osmanlı hakimiyeti döneminde, Macaristan’daki feodaller ortadan kaldırılmıştı.
Benim gördüğüm Mohaç’ta, çeşitli sanayi kuruluşları; okullar, kültür evi, sinema vardı. Bölgede Macarlar’la birlikte Sırplar ve Hırvatlar da yaşıyor ve bu etnik gruplar da kültürlerini yaşatıyorlardı. Çömlekçilik de hayli gelişmişti. Bölgedeki Slav kökenli halklara Macarlar “sokac” diyorlardı. Bunların ilkbahar aylarında düzenledikleri şölenlerde giydikleri maskeli giysilerin, Türkler’i korkutmayı sembolize ettiğini söylemişlerdi. Sanki Türkler, böyle maskelerden falan korkan bir milletmiş gibi!…Böyle maskeli kişilere de “buşo” diyorlardı. Yugoslavya’nın, Voyvodina’da yaşayan Macarlar’a verdikleri haklar, Macaristan’da yaşayan Slav kökenli halklara da verilmişti.
TEKRAR PEÇ
Macaristan’ın görülesi şehirlerinden birisi de, ülkenin 4.büyük kenti olan 175 bin nüfuslu Pecs idi. Macsek dağlarının güney eteğinde, Drova ovasının kuzeyinde 120-130 metre rakımlı bir yerleşim birimiydi. Burası da tarihi bir kültür merkeziydi. Benim orada olduğum yıllarda ekonomik önemi de hızla artıyordu. Bir anlamda ticaret ve sanayi merkezi olma yolundaydı. Önceleri şehrin banliyosu konumundaki “Hird” köyü de 1977’de şehir hudutları içine alınmıştı. Bu köy kendir ve çimento üretimi ile ünlüydü.
Pecs’de Keltler ve Romalılar devrinden kalan tarihi eserler vardı. Buluntulardan anlaşıldığına göre 2000 yıllık geçmişin izleri görülüyordu. Şehrin Roma dönemindeki adı “Sopianae” idi. Pannonia, Doğu Roma’nın başkentiydi ve o dönemde ticari ve askeri önemi vardı. Pecs’in orta çağ surları 700 bin metrekarelik bir alanı kaplıyordu ki, Viyana’dan daha büyüktü. I.Lajos kralı 1367’de ilk Macar üniversitesini burada kurmuştu. 1440’da ülkenin ilk kamu kütüphanesi burada açılmıştı. Macarlar’ın en büyük hümanist şairi Janoş Pannonius burada doğmuş ve yaşamıştı.
Pecs 1543-1686 yılları arasında 143 yıl Osmanlı idaresi altında kalmıştı. Burası ecdadımızın Macaristan’daki en büyük şehriydi. Türkler burada binalar, cami, mescitler inşa etmişler; okullar, medrese, tekke, hamam yapmışlar, mevcutları da tamir edip hizmete açmışlardı. Osmanlı-Türk eserleri bugün bile Macaristan turizminde rol oynamaktaydı.
Şehirde 18.yüzyılda gözle görülür gelişmeler olmuştu. Özellikle barok stili binalar dikkati çekiyordu. 19.yüzyılın ikinci yarısında sanayi alanında gelişme başlamıştı. Özellikle Mecsek dağındaki kömür yatakları değerlendirilmiş; Zsolnay Seramik Fabrikası açılmıştı. Seramik, şampanya, org, deri, döküm, şeker, bira, tuğla fabrikaları, elektrik santralı vardı. Halkın yarısı bu sanayi tesislerinde çalışarak, kazançlarını temin ediyordu.
Pecs’i gezerken, “demir kapı”, “tekke semti”, “Memi Paşa Hamamı”, “Minare Oteli-Lokantası” gibi mekân isimleri dikkatimi çekmiş ve Macarlar’ı bir kez daha takdir etmiştim. Zira Türkçe yer adlarına hemen hemen hiç dokunulmamıştı.
Pecs’de Macarlar’ın Yakovalı Hasan Paşa Camiini çok güzel korumaları, hatta ibadete açarak, dileyenlerin namaz kılmalarına izin vermeleri; hatta bu camii ile ilgili tanıtım broşüründe Türkçe açıklamalara da yer vermeleri büyük bir jestti. Gazi Kasım Paşa Camiinin, esasen kilise olan eski haline dönüştürülmesi de çok doğaldı. Ama dıştan bakınca burası tipik bir cami görünümündeydi. Kubbesinin tepesinde bir hilâl ve bir de haç yan-yana duruyorlardı. İki hak dinin simgelerinin aynı yerde durmaları, dinler arası diyaloğun da ne denli gerekli olduğunun somut göstergesiydi. Kazılar yapılarak Memi Paşa Hamamının ortaya çıkarılması, restore edilerek turizme açılması da her türlü takdirin üzerindeydi.
Mohaç’ta gördüğüm “Türk Kahvehanesi”nin fotoğrafını çekemediğime çok üzülüyordum. Zira o görüntü, Türk-Macar kardeşliğinin bir başka somut göstergesiydi.
Emaye Müzesi’ndeki nadide eserlerden birisinin sanatçısının adı Janoş Török (yani Türk) idi. Esasen Türk adı, çok sayıda insanın ya birinci ya da ikinci adıydı. Ayrıca çok sayıda yer adları vardı. Tahminime göre Macaristan’da hâlâ pek çok Türk yaşıyordu. Zaten, Macarlar Türk değil miydi?…Macaristan’da yaşayan insanların büyük çoğunluğunun kökeni Oğuz, Kuman, Avar, Hun değil miydi? Demek ki Türk ile Macar kardeşti…
SZEKESFEHERVAR
Yağmurlu bir Pecs sabahına kalkmış, kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkmıştık. İstikamet Szekesfehervar’dı. Burası da kadim bir kentti. 1972 yılında kuruluşun 1000.yıldönümü törenlerle kutlanmıştı. Başbakan Orban’ın da doğduğu bu kent, Kuzeydoğu Tuna ötesinin, geleneksel ekonomi ve kültür merkezi olmuştu. Özellikle transit turizm yoğundu. Balaton-Budapeşte karayolu üzerinden Viyana’ya giden araçlar buradan geçiyorlardı. Kentin kenarında “Velence” adlı şirin bir göl vardı. Balaton ile Tuna Nehrini birbirine bağlayan Şio Kanalı, iki suyun seviyelerini ayarlıyordu.
1543’de Osmanlı’lar gelip, 1688’e kadar kalmışlardı. 18.yüzyılda Macarlar ve Almanlar kente yerleşmişlerdi. Birçok Macar şairleri ve yazarları burada doğmuşlardı.
Szekesfehervar, aynı zamanda tıp doktoru olan Türkolog dostum Kelemen Andras’ın doğduğu ve yaşadığı kentti. Macaristan’da siyasi bir partinin genel başkanlığını da yapan Kelemen ile ilgili ayrıca bir makale kalame alacağım.
Tata
Osmanlı döneminde, Türk yerleşim birimlerinden biri olan Tata kenti ve kalesini görmek istemiştim.. Türk dilinde Koca Kale olarak bilinen kale 15.yüzyılda inşa edilmişti ve yapılan kazılarla, bazı Türk izleri ortaya çıkarılmıştı. Kent merkezinde “Koca Göl” ve yakın çevrede birkaç küçük göl bulunuyordu. Tata Kalesi’nin dört köşesinde dört kule görülüyordu. Koca Göl’ün hemen yanında bulunan Kaleye 18-19.Yüzyıllarda romantik tarzda eklemeler yapılmıştı. Surlarla çevrili olan Kaleye uzanan bir de köprü vardı. Tata’da yağmur şiddetini arttırmıştı ve ben üşümeye başlamıştım! İşin kötüsü, yanıma ne kazak, ne pardesü ve ne de şemsiye almıştım!…
Tatabanya
Tata’nın yakınında bulunan Tatabanya adlı yerleşim birimi de, kısa bir süre durak yaptığımız kent olmuştu.
Burada Macar ulusunun sembolü olan Kartal tepesi vardı ve 303 metre yüksekliği olan bu tepeden yöreyi temaşa eylemek mümkün ve de zevkliydi. Szelim (yani Selim) adlı bir mağaranın adı da benim ilgimi çekmişti.

Yazarın Diğer Yazıları