Türk Dünyasında yaşayan fikir, sanat, edebiyat ve Türkçülük konusunda, bence en büyük olan Olcas Süleymenov, 90. Doğum yıldönümünü idrak etmektedir. Bu neden, Olcas TÜRKSOY tarafından Ankara’ya davet edilmiş ve geçtiğimiz günlerde düzenlenen toplantıda onun bu önemli yıldönümü ile ilgili bir kutlama yapılmıştır.
Olcas Süleymenov 1987 yılında, Kazakistan Cumhuriyeti Yazarlar Birliği’nin Başkanı idi ve ben o yıl, Başkanın çağrısı üzerine Kazakistan’a gitmiş ve bu kardeş ülkeyi gönlümce gezmiş, görmüştüm.
Olcas benimle ilgilenmek ve bana rehberlik etmek üzere, Yazarlar Birliği Genel Sekreteri Şair-Yazar Akim Haşimov Tarazi’yi görevlendirmişti.
Yazarlar Birliği’ne vardığımda, Akim beni kapıda karşılamıştı. Akim ayrıca, ulaşabildiği tüm yazarları Birliğe çağırmıştı. Türkiye’den bir yazarın geldiğini duyanlar, koşarak gelmişler ve salonu doldurmuşlardı. Onlarla sohbet etmeden önce, Akim’le birlikte, Olcas Süleymenov’un odasına gitmiş ve değerli Başkana “merhaba” demiştik.
Olcas, bana önceden anlatıldığı gibiydi. Boylu poslu, yakışıklı bir Kazak’tı. Sovyet Yazarlar Birliği Türkiye masası şefi Vera Feonova ve burada Kazakistan’ı temsil eden Rollan Seysenbayev, Olcas’a benim hakkımda bilgi vermişlerdi.
Ertesi gün öğleye doğru Olcas’la tekrar buluşmuştuk. Bizzat kullandığı otomobili ile Tanrıdağları’nın batısındaki Aladağ’a tırmanmıştık. Eylül ayında idik ve hava serindi. Aladağ’ın doruklarında ise rüzgârla beraber kar ve soğuk vardı. Olcas, doruklarda arabadan inince ben de inmiştim, ama üşüyordum. Olcas ise, üzerinde sadece bir gömlek olmasına rağmen, dorukta bir kartal gibiydi. Sanki bıraksalar, uçacakmış gibi bir görünümü vardı. Çok etkilenmiştim. Sonra aşağıya inmeye başlamıştık. Medeo adı verilen spor tesislerini gezip görmüştük. Bu alan vaktiyle bir şahsa aitti, ama komünist sistem el koymuştu. O şahsın torunu olan bir kadın ise şimdi orada işçi olarak çalışıyordu. Burada sporcular için kamp tesisleri, buz pateni sahası, turistik bir otel, irili ufaklı restoranlar ve bir de küçük ceylan parkı bulunuyordu. “Yurt” denilen çadırlardan oluşan bir restoranda, bize tahsis edilen yurtta Olcas’la ikimiz vardık. Zira Olcas rehberlerimi-tercümanımı falan yurta almamıştı.
Olcas, yurtta yediğimiz lavaş ve mantı yemeklerinin, Çin mutfağından alınmış olduklarını söylemişti…Onun “Az İ Ya” adlı eseriyle ilk kez Romanya’da karşılaştığımı ve yankılarını söyleyince memnun olmuştu. Kazak kültürünün de dilinin de üstünlüğünü yazıp yayımlıyor; Rus kültürü ve dilinin temelinde Kazak kültürünün bulunduğunu savunuyordu. “Az İ Ya’nın devamı olan “1001 Kelime” adlı eserinin yayınlanmak üzere” olduğunu söylemişti. Ne yazık ki bu eserin basılıp basılmadığını bugüne kadar öğrenemedim.
Moğolistan’a giderek Orhun-Yenisey anıtlarını incelediği söyleyen Olcas, Rus ve Moğol askerlerinin bu anıtlar üzerinde atış talimleri yaptığını üzüntüyle nakletmişti. Ayrıca, Moğol yazarlar birliğinden, bu anıtların korunması hususunda yardımcı olmalarını talep etmişti. “Eğer bu anıtlar Rus, İngiliz, Fransız vb.gibi milletlere ait olsaydı, en büyük müzelerde muhafaza ederlerdi” diye üzüntüsünü dile getirmişti. Sohbetimiz uzun süre bu yazıtlar üzerine olmuştu. “Gelecekte savaşlar silahla değil, kültürle olacak” diyen Olcas, Kül Tigin anıtının üzerindeki “Türk budunu” dizeleriyle başlayan tümceyi ezbere okumuştu.
Aslında jeolog olan Olcas Süleymenov, tarih ve dil ile yoğun bir şekilde meşgul oluyordu. Anılan yazıtları rahatlıkla okuyor ve anlıyordu. Kendisi gibi, yüreği Türklük sevgisiyle dolu birkaç kişi ile de Orhun alfabesiyle yazışmalar yaptığını söylemişti. Örneğin Macaristanlı Kıpçak Türkü olan Mandoki İstvan Kongur ile, bu alfabe ile mektuplaşıyorlardı. Bir ara Olcas gözlerimin içine bakarak, biraz da üzgün şekilde şöyle demişti: “Arabın, Yahudinin, Ermeninin, Gürcünün, Yunanlının, Rusun alfabeleri var ve bugün bu alfabeyi kullanıyorlar. Ama biz…biz Türkler gün oldu Arap alfabesini, gün oldu Kiril alfabeyi kullandık. Şimdi Sovyetler Birliği’ndeki Türkler Kiril, Türkiye Türkleri Latin alfabesiyle eğitim görüyor ve yazıyorlar. Oysa bizim alfabemiz var. Neden onu kullanmıyoruz?...”
Benim için tarihi ve son derece önemli olan o buluşmamızda Olcas Süleymenov, İslâmdan önceki Türk eserlerinin Alma-Ata’da oluşturulacak bir müzede toplanacağını ve bu hususta çalışmaların yapıldığını söylemişti. (Acaba Olcas’ın bu düşüncesi gerçekleştirilebildi mi?...)
O tarihte, Ankara’daki SSCB Büyükelçiliği vize verirken, belge üzerine hangi şehirleri yazmış ise, sadece oralara gidip görebilmek mümkündü. Benim vize belgemin üzerinde sadece Alma-Ata yazılı olduğu için, buradan başka bir kente gidebilmem mümkün değildi. Ama ben Kazakistan’a gelmişken, Türkistan şehrine de giderek, Hoca Ahmet Yesevi makberesini ziyaret etmek istiyordum. Bu yüzden Olcas Süleymanov’a, başvurarak; “lütfen beni Türkistan’a gönderin. Şayet Ahmet Yesevi’nin makberesine yüz sürmeden yurda dönersem; Kazakistan’a gelmiş sayılmam” demiştim. Olcas da ilgili makamlarla görüşerek benim için gerekli olan vizeyi almış ve Akim Tarazi ile birlikte beni birkaç günlük Türkistan seferine yollamıştı.
***
Bence, Türk Dünyasının en büyük yazarı Olcay Süleymanov’du. Bu yargıya, onun iliklerine kadar Türk olduğunu bildiğim için varıyordum…Cengiz Aytmatov bir söyleşide şöyle demişti: “Olcas benden 10 yaş küçük, ama benden 100 yıl ileridedir…”
Olcas 1936 yılında Alma-Ata’da dünyaya gelmişti. Ataları “Kazak İsviçresi” denilen “Yaya Musa Bölgesi”ndendi. Babası Ömer Bey, Kızılorduda süvari subayı olarak görevli iken, bir çarpışmada ölmüştü. Dolayısıyla Olcas öksüz büyümüştü. Annesi Fatma Hanım ise kocasının ölümünden birkaç yıl sonra, gazeteci Abdül beyle evlenmişti. Üvey babanın, Olcas’ın kişiliğinin oluşmasında önemli rolü olmuştu. İlk ve orta öğrenimden sonra girdiği Kazakistan Devlet Üniversitesi’nin jeoloji bölümünden mezun olmuş; ama sosyal bilimlere yönelmişti. Bu konuda yazdığı makalelerle dikkati çekmiş; Moskova’deki Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne kaydolup, burayı da başarıyla bitirmişti. Sonraki yıllarda yayımladığı Az İ Ya (yani Sen ve Ben) adlı belgesel eseriyle Rusya’daki bilimsel çalışmaları alt-üst etmişti. Çünkü bu esere göre özgün bir Rus kültürü yoktu ve o kültürün temelinde Türk kültürü vardı.
Öte yandan Olcas, SSCB ve ABD’nin nükleer çalışmalarının durdurulması gerektiğini savunan “Anti Nükleer Semey-Nevada” hareketinin öncüsü olmuştu. Zira nükleer çalışmaların en büyük zararı Kazakistan’a ve ABD’nin Kızılderili’lerin yaşadıkları Nevada eyaletine zarar veriyordu.
Olcas’ın Türkiye’de yayımlanan ilk eseri, Cem Yayınevi tarafından çıkarılan “Fizikçi’nin Duası” adlı şiir kitabıydı. Gagarin’in uzaya gidişini anlatan “Dünya İnsanoğlu Karşısında Eğil” şiiriyle büyük bir üne ulaşmış; bu şiiri uçaklarla tüm SSCB topraklarına atılarak dağıtılmıştı. Ama onu batıda meşhur eden en önemli eseri ise “Güneşli Geceler”di.
Olcas, SSCB Parlamentosunda Kazakistan Milletvekili olmuş; 1980’de Sinema Bakanlığı görevine getirilmişti. 1971’de Kazakistan Yazarlar Birliği Sekreteri; 1983’de Başkanı, Asya-Afrika Yazarlar Birliği Başkanı, Kazakistan Satranç Federasyonu Başkanı gibi görevlerde bulunmuştu.
Hangi milletten olursa olsun o, genç yazarları desteklemekte, teşvik etmekte ve onlara yardımlarda bulunmaktadır. Yazarlar Birliği Başkanı olduktan sonra, Birlik bünyesindeki Uygur şubesini o kurmuştur.
Sporcudur; voleybol oynar…Ne yazık ki eskisi kadar yazamıyor; çünkü kamu görevleri ona yazabilmek için gerekli zamanı vermiyor…Ama O yazıyor, yazıyor, yazıyordu…2010 yılında Ukrayna Başkenti Kiev’e yaptığım seyahatte, yeni yayımlanan iki kitabının tanıtımı ile ilgili toplantıda bulunmuştum.
O artık diplomattı. Önce İtalya’da Büyükelçi olarak görev yapmıştı ve halen Fransa’da, Kazakistan’ın, UNESCO nezdindeki Büyükelçisi idi.
***
Aradan yıllar geçti…Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu olarak yaptığımız düzenlemelerin bazılarına onu davet ettim. Gelemedi!...Son olarak, 3 yıl önce Fethiye’de düzenlediğimiz 4.Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kurultayına çağırdık. Ben büyük uğraşlardan sonra Paris’teki telefonuyla ulaştım ve Paris-Dalaman-Paris uçak biletini göndereceğimi, mutlaka gelmesini arzu ettiğimizi söyledim. Gelecekti. Ama yine gelememişti. Nihayet, on yıl önce 80. Doğum yıldönümü münasebetiyle düzenlenen toplantı vesilesiyle geldiği Ankara’da buluştuk, ama onunla iki laf edebilmek ne mümkündü!... Sadece “Nasrattınoğlu Seyahatnamesi-Orta Asya Türk Cumhuriyetleri” kitabımı takdim edebildim, o kadar…
Olcas, gerçekten Türk ruhu taşıyan bir insan, bu nedenle onu sevdim ve seviyorum. Yüce Yaradan’ın, ona sağlıklı uzun ömür vermesini yürekten diliyorum…
Kazakistan ve başka ülkelerde yayımlanan kitaplarının yanısıra, Türkiye’de, Türkçe yayımlanan kitaplarından bazıları şunlardır:
*Fizikçinin Duası, 1976
*Tarih Öncesi Türkler (2017)
*Az İ Ya (2017)
*Ve Gülümsedi Tanrı Her Sözcükte..(2017)
*Kelimenin Şifresi (2017)
*Seçme Şiirler (2024)
***
Olcas Süleymenov’un şiirleri Kazakça veya Rusça’dan tercüme edilmiştir. Ben aşağıda onun Ülkü Tamer tarafından çevrilmiş olan iki küçük şiirini sunarak yazıyı noktalamak ve çok değerli dostum, kardeşim Olcas’a uzun ömür dileklerimi sunmak istiyorum…
Sümbüle yıldızı
parlayarak belirince gökte,
kısrak sürüleri
ak sütler verince,
İncecik uzun kazlar geçince bozkırdan
karanlıkta acıyla bağırarak,
otlar yaşanmış demektir çayırlarda.
Kalk artık, Kıpçak ...
Parlak Sümbüle yıldızı
avuçlarında ölsün.
>Sıcak
Ne güzel bir kadın bu
açmış kollarını uyuyor
tozlu elma ağacının altında
bir pınarın başında.
Ezilmiş yoncaların üstünde vızıldıyor bal arıları.
Kadının göğüslerini gün ışığı örtmüş.
At sırtındayım, geçiyorum pınar başından.
Ne güzel bir kadın! Yere yayılmış saçları!
Utanarak başını çeviriyor atım.
Gün ışığı
avuç içi kadar.
Yıl.1987.Kazakistan-Almaata, Tanrıdağları eteğindeki Kazak çadırında Olcas’la başbaşa…
Olcas’la Almaatı’da