Cemiloğlu’nun Dedikleri
Kırım Türkleri’nin, hatta Türk Dünyasının efsanevi kahramanlarından Mustafa Cemiloğlu ile birkaç kez birlikte olabilme imkânını bulmuştum. Bu birlikteliklerden birisinde Cemiloğlu’nun ağzından tuttuğum notlarımda şunları görmekteyim:
*Kırım Tatarları, ilk kurultayı 1917 yılında yaptılar. 1991’de 2. Kurultayı topladık. 1989’da millî hareket başladı. 1000 kişiye 1 üye ilkesiyle, 33 üye seçildi. Bu aynı zamanda şuramız oldu. Ayrıca 400 civarında, bölgelerde ve köylerde, yerel meclisler var. Her yerde Kırım Tatar halkının temsilcileri olmalı.
*Kırım Özerk Cumhuriyeti parlamentosunda adamımız yok! Geçen mecliste 14 üyemiz vardı. Kota vardı, ama kaldırdılar. Seçim kanunu değişmezse, meclise adam sokamayız. Sayısal duruma göre seçim olsa bizim en az 12-13 milletvekilimiz olur. Oysa ki, Ukrayna parlamentosunda 2 adamımız var: Ben ve Rifat Cabbarov.
*Ruslar, her yere Rus yerleştiriyorlar. Tatarlar ise dağınık yerleştiler, her yerde Tatar var.
*1961’de mücadeleye başladık. Özbekistan’da gizli bir örgüt kurduk. 22 yaşında hapse girdim. Toplam 15 yıl yattım. Yakutistan’da, Zelenka adlı 8000 nüfuslu bir Rus kasabasında 3 yıl sürgünde bulundum. Yanımda Saka Türkleri vardı. Nüfusun % 30’u Sakalar’dı. Onlar da Sovyet sistemine karşı idiler. İsyanımızı medya vasıtasıyla duyuruyorduk. Benim maksadım vatana dönüp, özerk meclisimizi kurmaktı. 1987’de Moskova’da Kremlin’de gösteri yapıldı, Özbekler izin vermeyince ben gidemedim.
*Sibirya’da açlık grevi yaparken, anam geldi. Yok, demişler! Bunun üzerine Moskova’da basına açıklama yaparken öldü gibi şeyler söylenmiş. Bunun üzerinde dünya benim öldüğümü zannetti. Türkiye ve başka ülkelerde olmasaydı, belki de ölecektim!…Ama her zaman, bir gün vatana döneceğime inanıyordum.
*10 yılda, ana dilimiz ile ilgili 9 okul açıldı. 40 bin talebenin 5 bini Tatar. Sürgünde, ana dilde eğitim olmayınca, yeni doğan çocuklar, ana dilini öğrenemedi. Bu sorunu çözmemiz gerek.
*1983 yılında babam öldü. Tutukluydum. Beni Kırım’a gömün dediği için, cenazeyi getirdik, fakat yolu kapattılar! Biz de Kerç yolunu tuttuk. Çatışma oldu. Bu nedenle babamı Krasnador bölgesine defnettik. Bu olayı İslam Konferansına da yazdık.
*Türkiye’de 22 tane Kırım derneği var. Genel Merkez, Ahmet İhsan Kırımlı’nın kurduğu dernektir. Eskişehir’deki derneğin hiçbir faydası yok. Bütün dernekler yardımı, milli meclise yapmalıdır.
BAHÇESARAY
Kırım’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra, Türkçe yer adları, büyük ölçüde değiştirildi. Değiştirilmeyen kentlerden birisinin adı Bahçesaray idi. Bu adın değiştirilmemiş olmasının nedeni, ünlü Rus şair Puşkin’in, “Bahçesaray Destanı” oldu.
Bahçesaray’ı ziyaret eden her Türk, mutlaka Gaspıralı İsmail Beyin, ünlü Tercüman gazetesinin basıldığı, binayı da ziyaret etmektedir..Tercüman, 1885-1905 yılları arasında, Rusya’da, Türkçe basılan ilk ve tek gazetedir.
Gördüğümüz bir bina da, “Delihane”, yani tımarhnane ya da Akıl Hastahanesi idi.
Kırım tarihinde önemli yeri olan Zincirli Medrese’yi gezerken hüzünlenmemek elde değildi. 1921 yılında Ruslar tarafından kapatılmış olan bu medresede, çok sayıda Türk aydını feyz almıştı. Orada Mengli Giray, Hacı Giray ve Suphi Giray gibi, Kırım hanlarının mezarları da bulunuyordu. Keza İsmail Gaspıralı’nın, oğlu Rifat ve karısı Zuhra’nın mezarları da oradaydı. Mezarı başında Fatiha okuduğumuz bir değerli kişi de, Ahmet Özenbaşlı idi. 1958’de Hoçant’ta vefat eden Ahmet beyin na’şı, 1994’de getirilip, anayurduna defnedilmişti. Tatar millî liderlerinden birisi olan Ahmet Özenbaşlı’nın kızı olan Meryem hanım, Kırım tatar Millî Meclisi’nin, Kültür Şubesinin başında görev yapıyordu. Bu değerli hanımefendi ile, tüm Kırım seyahatlerimde görüşme fırsatını buldum.
YALTA
İki araçlık konvoyla Yalta seferine çıkmıştık. Yanımızda Cengiz Dağcı’nın kardeşleri Timur Dağcı, Tevhide ve Ayşe hanımlar, yeğenleri Mahire ve Elnura da vardı. “Kızıltaş”a uğrayıp, Cengiz Dağcı’nın doğduğu evi ziyaret etmiştik.
Yalta’da mutlaka gidilip görülen mekân Livadiya Sarayı’dır. Çar II. Nikolay zamanında, 1911 yılında İnkerman taşından inşaa edilen bir saray. Kuruluşundan bu yana üç kez restore edilmiş. Rutubeti engelleyen özellikler taşıyor. 20.Yüzyılın modern tarzdaki bir yapı. 1911-1917 arası Rus Çarlarının yazlık sarayı…1914’de, SSCB kararıyla, işçilerin tatil mekânı oldu. 1941/1943’de Alman askerlerinin hastanesi olarak kullanıldı. 1944’de Kızılordu hastanesi idi…4 – 11 Şubat 1945 tarihinde Stalin, Churchill ve Roosevelt’in, savaş sonrası Avrupa’nın geleceğini tartıştıkları Yalta konferansı bu sarayda gerçekleştirildi…1954-1994 arasında Sovyet liderlerin yazlık dinlenme mekanı oldu. 1993 yılında burası Kırım Cumhuriyeti’nin Kültür Bakanlığı Müzesi ilan edildi.
Yalta’da, sahile 3 dakikalık yürüme mesafesinde olan bir pansiyonda kalmıştık.. Sahil cıvıl cıvıl ve çok kalabalıktı. Müzik, dans, plaj, eğlence, restoranlar doluydu. Ne var ki, hemen her şeyin çok pahalı olduğunu görerek, paniklemiştik!…Ama şehirde yerli ve yabancı turist kaynıyordu.
“Kebab” adlı bir restorana girip, yemek ve de kazık yemiştik. Kazığın kaynağı da tuzaktı!. Restoranın önündeki sarışın, güzel Ukraynalı kızın elindeki fiyat tarifesi ile, garsonun getirdiği hesap pusulası birbirini tutmuyordu! “Eh, fena değil, bir balık bir de salata yerim” diye girdiğiniz restoran önünüze, yediklerinizin midenize oturmasına sebep olacak bir hesap pusulası koyuyordu!…Üstelik, müzik dinlediniz, diye, ek bir ücret de alıyorlardı. Kısacası Yalta, hem pahalı bir tatil kenti, hem de her an kazık yemeniz mümkün olan bir kentti.
Denize girilebilecek tek yere, giriş için 12 grivni ödemek gerekiyordf. Burada sabahtan akşama kadar kalabileceğiniz gibi, uzanıp yatabilmek için sehpa ve şemsiye veriliyordu. Hatta bir ara dışarıya çıkıp, tekrar dönebilmeniz de mümkündü. Girip baktığımda, plajda üstsüzlerin de olduğunu görmüştüm!.
Yalta geceleri bir başka güzel oluyordu. Sahili bir baştan bir başa yürüyerek dolaşanlar; kıyıdaki restoran, kafe ve dondurmacılara oturup sohbet edenler vardı. Sık sık, Tatar Türkleri ile karşılaşıyorduk. Seyyar satıcılar arasında da bizimkiler bulunuyordu. Bunlardan birisi benim Türkiye’den geldiğimi öğrenince “ben Yalıboyu’ndanım” demiş ve Kırım Tatarları arasındaki Yalıboyu Tatarları’nın fizyonomilerinin Türkiye Türkleri’ne benzediğini, keza konuştukları dilin de Türkiye Türkçesine yakın olduğunu söylemişti. Kırım’daki Çöl tatarları ise Nogaylar gibi, hafif çekik gözlü idiler. Başka bir deyişle Çöl Tatarları Kıpçak, Yalıboyu Tatarları ise Oğuz boyuna mensuptular.
KARASUBAZAR (Belagorsk)
Karasu Nehri üzerinde kurulmuş olan kadim bir Tatar kenti. Mengili Giray I (1467-1515), oğlu Mehmed Giray’ı kalgay olarak Akmescid’e gönderdiği zaman Karasubazar da onun yönetimine verildi. Feth Giray II (1736-1737), Rus saldırısı karşısında şehri bir süre için başkent yaptı. Karargâhını da burada kurdu. Kasubazar, han ve kalgaylar zamanında çok gelişti. XVII. yy. sonlarına doğru sık sık Don Kazaklarının saldırılarına uğradı. 1737’de Ruslarla birlikte gelen Kalmuklar tarafından yağma edildi.
Osmanlı kuvvetleri şehrin daha fazla tahrip olmasını önledilerse de Kalmukların şehirden binlerce esir götürmesine engel olamadılar. 1771’de Ruslar, şehri bir defa daha yıktı. 1777’de Şahin Giray’a karşı yapılan ayaklanmalar burada başladı. Katerina II’nin Kırım’ın Rusya’ya katıldığını bildiren fermanı da bu şehirde Generali Potemkin tarafından okundu (1783). XIX. yy.ın sonunda şehirde 15 000 Türk yaşıyordu.
Karasubazar, XX. yy.ın başlarına doğru Kırım’da millî kültür hareketinin merkezi durumundaydı. 1905’te başlayan millî uyanış hareketinde başlıca rolü oynayan Vatan Hâdifni gazetesi burada yayımlanıyordu. 1917’de başlayan Rus ihtilâli sırasında çok yıkım gören şehir gerilemeye başladı. 1944’te Karasubazar Türkleri de sürgüne gönderildi. Karasubazar en ağır tahribatı Sovyet hakimiyeti döneminde yaşadı. Özellikle Stalin döneminde, sürgünden sonra şehir içinde konut olarak kullanılan birkaç bina dışında bütün cami, medrese ve diğer Türk-İslam eserleri ortadan kaldırıldı (İki Şerefeli Han Camii, Tokal Camii, Yeni Camii, Tahtalı Camii ve Büyük Taşhan gibi). Sürgünden sonra yapılan tahribat yeterli görülmemiş olsa gerek şehrin ismi Belogorsk olarak değiştirilmiştir. Bugün Büyük Taşhan’ın üzerinde kitabesi bulunan yıkık ön duvarı dışında herhangi bir Türk-İslam eseri veya kalıntısı maalesef bulunmamaktadır.
ESKİ KIRIM
Eski Kırım, Akmescit’e 90 km, Kefe’ye 30 km mesafede 11.000 nüfuslu küçük bir kasabadır. Eskiden bir ilçe merkezi olan Eski Kırım şu anda İslam Terek (İslam Direk / Kirovsk) ilçesine bağlı bir kasaba durumundadır. Ruslar tarafından Staryi Krym veya Starıy Krım olarak anılır.
Eski Kırım, tarihte Solhat adıyla bilinmektedir. Kırım Hanlığı’nın kurulduğu ilk yıllarda, Bahçesaray’dan önceki başkent olan Solhat şehri Ortaçağ’da zengin bir ilim ve kültür merkezi konumundaydı.
Eski Kırım, çok önemli bir ticaret merkezi olmasının yanında, eski zenginliği ve ihtişamlı günlerinin özlemi içinde iken, son Altınordu hanlarından Seyit Ahmet Han’ın 1476’da Kırım’ı istila etmesi ve Eski Kırım’ı da yağmalaması ile büyük bir darbe yemiş ve bu istilanın ardından başkentin Bahçesaray’a nakledilmesi üzerine şehir yavaş yavaş terk edilmiştir.
Kırım’daki en eski camilerden birisi Baybars Camiidir. Altın Orda Hanı Tula Buğa Han döneminde aslen Kırım’lı bir Kıpçak olan Memlük Sultanı Baybars Han tarafından yaptırılmıştır.
GÖZLEVE
Akmescit’in 65 km kuzeybatısında, bir sayfiye kentidir. Kezlev ve Yevpatoriya adıyla da bilinen sahip bir ilçedir. İlçe merkezi Kezlev’in nüfusu 115.000’dir. İlçe merkezinden hariç 3 kasabası daha vardır. Osmanlı etkisinin en yoğun olduğu yerlerdendir. Mimar Sinan’a ait bir cami vardır (Kezlev Han Camii). Bir Türk kavmi olan Karaylar (Karaimler) burada yaşamaktadır. Kentteki Karay kenesası her zaman ziyarete açıktır. Kezlev, aynı zamanda Kırımlı meşhur ozan Aşık Ömer’in de doğduğu yer olarak bilinir.
Gözleve, Türk tarihi için çok önemli bir kent. Burada tüm dinler için, ibadethaneler mevcut. Örneğin Mimar Sinan’ın eseri olan Han (veya Cuma) Camii…II.Devlet Giray Han, bu camiin inşaa edilmesi için, Osmanlı padişahından, Mimar Sinan’ı istiyor…Sinan, bu camiden başka, Kefe kentindeki Müfti Camiinin de mimarıdır. Aşağıda sözünü ettiğim Kenesa, salt Gözleve Karayları’nın değil, tüm dünya Karayları’nın önem verdikleri bir ibadethanedir… Bu güzel şahirde, elbette görkemli bir kilise de yer almaktadır.
Gözleve’de restore edilen, bir Mevlevihane ve bir Türk hamamı da faaliyette bulunuyor.
KIRIMÇAKLAR
Kırım’da, Türkçe konuşan ve Musevi inancına bağlı Kırımçaklar da yaşıyorlardı. Hazar Türk Devletinin, günümüze kadar gelen bu Türk boyu hakkında bilgi alabilmek için, Kırımçak Derneğinin başkanı Victor Lombrozo’yu ziyaret ettik. Yanında dernek yönetiminden Leonid Yudoviç Hafız, Sima Aronovna Lombrozo ve Yuri Ezroviç Kokuş da vardı.
Victor Lombrozo özetle şunları söyledi:
“Hazarlar Yahudi idi, çoğunluğu İslam dinine geçtiler. Karasubazar, Kefe, Mangupkale, Alman cemaati ile birlikte yaşıyorlardı. Bizans’tan, Babil’den kaçanlar da buraya geliyorlardı. Kırım Yahudileri arasında çok sayıda Türk vardı. Dili Türk, sanatı Türk, ama dini Yahudi idi. Rusya Bilimler Akademisi, dünya dilleri arasında, Kırımçakca ve Altay dillerinin ayrı bir yeri olduğunu saptadı. 1475’de Osmanlı Ordusu komutanı Gedik Ahmet Paşa, Kefe ve Mangupkale Kırımçakları esir alıp, Avrupa ülkelerine sattı. O dönemlerde Got, Tat, Leh, Arnavut, Slav, Gürcü ve Kırımçaklar birbirlerine karışarak, milletler harmanı yapıldı. Böylelikle Kırımçaklar meydana geldi. Yani Kırımçak, çok değişik halkların harmanı. % 80 Türk, %10 Yahudi, %2-3 Ceneviz ve diğerleri…
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04