STRUGA
Türkiye’nin ünlü şairlerinin de katıldıkları ve 1974 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Altın Çelenk Ödülü” aldığı, “Struga Şiir Akşamları” nedeniyle, Struga’nın adını, daha buraya gelmeden biliyordum.
Ohri’de iken bir gün, Birlik Gazetesi çalışanlarından Şair Esad Bayram, arabasıyla, beni Struga’ya götürdü. Burası tipik bir Anadolu kasabasını andırıyordu. Camisiyle, halkın giyim kuşamıyla, evleri, otelleri ve çarşısı ile, bize benzeyen bir kasaba… Ohri Gölü’nden taşan Drim Irmağı üzerinde bulunan köprü üzerinde, şiir festivali yapılıyordu.
Bir başka gün de, Arif Ago ile Struga’ya bir kez daha uzandık. Esat Bayram da eşiyle birlikte bize katıldı. Kent merkezine yakın bir yerdeki Biser Oteli’nin bahçesine oturup yemek yedik. Yörenin ünlü bir orkestrası Makedon, Arnavut ve Türk musikisinin özgün parçalarını çalıp çığırıyorlar, gençler de tam anlamıyla eğlenip, dans ediyorlardı. Biser oteli, 5 katlı, arkasını kayalıklara dayamış çok ilginç ve görkemli bir yapı. Sonraki yıllarda, defalarca gelip bu güzel ortamda bulunabilme olanağını elde ettim. Hatta folklor sempozyumlarından birisi bu otelde yapıldı.
“Biser” sözünün anlamı “mercan” ya da “inci” olarak algılanmaktadır. Biser Oteli, Kadişka adlı bir köyün sınırı içinde bulunmaktadır. Otelin terasından karşıya bakıldığında, yine aynı gölün kenarında bulunan Arnavutluk’un Pogrades kenti görülmektedir. Esasen otelden iki kilometre ötede, Arnavutluk sınırı başlamaktadır. Otelde oturup, içkilerimizi yudumlarken gördüğüm manzara, Türkiye’de kapalı ortamda doğup, büyümüş ve yaşamış olan kişiyi şu düşüncelere sevkedebilir: Göl, orman, hava, yemek, içki , müzik ve her erkeğin yanında güzel bir kadın!… El ele tutuşarak ve halkalar oluşturmak suretiyle yapılan toplu ya da ikili danslar…Kısaca, Ohri de, Struga da yaşanası kentler vesselam!…
DEBRE Üzerinden Üsküp’e Gidiş
Ohri’de işimiz bitmişti. Artık programımızın müteakip bölümleri için Üsküp’e dönmemiz gerekiyordu. Sevim Piliçkova, oğlu Can ve eşi Spaze de Üsküp’e gideceklerdi. Arif Ago’nun ricasıyla Necip Alpan’la beni de arabalarına almak lûtfunda bulundular. Dr.Spaze iyi bir insandı. “Sizi başka bir yoldan Üsküp’e götüreceğim” dedi ve Ohri, Struga, Lukovo, Debre, Mavrovo, Gostivar ve Kalkandelen güzergâhından başkente ulaştık. Böylelikle çok ünlü bir halk türkümüzde adı geçen Debre kentini de görerek yolumuza devam etmiştik. Yol boyunda Dr.Spaze, ilginç bilgiler veriyor, Sevim Hanım Türkçe’ye çeviriyor, ben de kısa kısa notlar alıyordum. Örneğin o yolculukta ben şu notları kaydetmişim: “Enerji ve sulama işlerinde kullanılan Brana Globociça Barajı 1960-64 yılları arasında inşa edilmiş. Su 96 metre yükseklikte. Kapasitesi 1012.000 metreküp. Struga istikametinden gelen suyun oluşturduğu baraj Drim Nehri üzerinde bulunuyor. Bu nehirde bol alabalık var. Ayrıca bol miktarda yılan balığı bulunuyor. Yılan balıkları, iki yaşına basınca buradan Karaip Denizi’ne göç ediyorlar. Drim ve Radika Nehirleri Debre Gölü’nü oluşturuyorlar. Debre’nin 25-30 bin olan nüfusunun önemli bir kısmını Türkler oluşturuyor. Burada Türk Orta Okulu ve ibadete açık 4 cami var. Devlet salt Makedonya’da 150 tane yeni cami inşa etmiş. Kosovratski adı verilen Debre Kaplıcasında çocuğu olmayan kadınlar, mide, karaciğer hastalığına yakalananlar ve romatizmalılar şifa buluyorlar. Buradan çıkan sıcak su içerisinde bol miktarda mineral var. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde bu kaplıcaya geniş yer vermektedir…”
Yol boyunca sol yanımızda uzayıp giden dağın “Korap Dağı” ve bu dağın, bütün Yugoslavya’da ikinci büyük dağ olduğunu, öte yakasında Arnavutluk’un bulunduğunu da Dr.Spaze’den öğrendim.
ÜSKÜP
O tarihlerde, Yugoslavya’nın Ankara Büyükelçisi Ramadan Vraniçi idi. Arnavut asıllı bu değerli diplomat Ankara’da göreve başladığı gün, kendisini ziyaret etmiş, bir de röportaj yapmıştım. Ramadan Bey, Kosova-Prizren’de doğmuştu ve annesi Türk’tü. Bu nedenle Türkçe konuşuyor ve Türkiye’ye sevgiyle bakıyordu. Ohri’deki sempozyum davetiyesini alınca Necip Alpan’la birlikte kendisini ziyaret ederek; bizim için birkaç günlük, çeşitli kentleri içeren bir gezi planlamasını rica ettik ve bu talebimiz gerçekleşmişti.
Üsküp’ün en görkemli oteli olan Grand’da yerlerimiz ayrılmıştı. Başkente akşam saatlerinde girmiştik. Minarelerden ezan sesleri yükseliyordu. Yahya Kemal’in kentinde, ezan sesleriyle karşılanmak, tüylerimi diken diken etmiş, beni çok heyecanlandırmıştı. Bir an kendimi ülkemizin herhangi bir kentinde hissettim. Balkona çıkıp baktığımda, kentin ortasından akıp giden Vardar Nehri’ni gördüm. O ünlü türkü yüreğimden dudaklarıma aktı: “Vardar Ovası…Vardar Ovası…” Necip Hoca’yla kendimizi hemen sokağa attık. Vardar Nehri çevresinde gençler tur atıyorlardı. Bu her akşam böyleydi. Gençler Vardar Çevresi ve Mareşal Tito Meydanında buluşup sohbet ediyorlar; hatta sevişiyorlardı!…
Üsküp, I.Kosova Savaşını müteakip Yıldırım Beyazıd tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edildi. 1389 yılında bir Osmanlı sancağı olan Üsküp’e Anadolu’nun Menemen dolaylarından getirilen Türkler yerleştirildi. Fatih Sultan Mehmet döneminde Üsküp, Rumeli Beylerbeyliğine bağlı bir vilayet haline getirildi.
1689 tarihinde, İkinci Viyana Bozgunu’nu takip eden günlerde Üsküp, Arnavut’larla işbirliği yapan Avusturyalı’ların eline geçti; ama ertesi yıl Mora Seraskeri Koca Halil Paşa tarafından geri alınarak, Osmanlı topraklarına dahil edildi.
Önceleri ilçe merkezi olan Üsküp, sonradan sancak olarak Kosova vilayetine bağlandı ve 1888 tarihinde bu vilayetin merkezi oldu. 1912’de Sırplar’ın eline geçti. 1915’te Bulgarlar tarafından işgal edildi.1918’de yeniden Sırplar egemen oldular. İkinci Dünya Savaşından sonra Alman’ların eline geçti.1946’da Yugoslavya Federatif Cumhuriyeti kurulunca Üsküp, Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti oldu.
1963 yılında meydana gelen deprem, kentte büyük hasarlara yol açtı; yaklaşık iki bin kişi öldü. Depremden önce Üsküp’te 10 binden fazla iki katlı kâgir bina, birçok saray kalıntısı, 100’den fazla cami, 10 medrese, 70 okul, 20 tekke, 110 çeşme, 200 sebil ve birkaç hamam bulunuyordu.
Bugün Üsküp, çağımızın modern anlayışı içerisinde gelişmektedir. Modern yapılar yanında eski yapılar da Üsküp’e ayrı bir güzellik ve özellik vermektedir. Üsküp’ü yönetenler, Eski Türk Çarşısı’nı, otantik biçimiyle korumaya özen göstermektedir. Burası, adeta, Anadolu’nun herhangi bir kentindeki bir çarşı görünümünden farksızdır.
Üsküp’te Rufai Tekkesi’ni de ziyaret ederek, emekli öğretmen Haydar İbrahim’den bilgiler aldık. 1888 yılında inşa edilen bina hakkında, Türkiye’de yayımlanan bazı kitaplarda bilgiler bulunmaktadır. Cuma akşamları burada dualar okunmakta, zikir yapılmaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04