İrfan Ünver Nasrattınoğlu

MAKEDONYA -7-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

BALKAN FESTİVALİ
Ohri’de her yıl, uluslararası Balkan Folklor Festivali yapılmaktadır. Balkanlar’da yapılan en köklü ve mükemmel festival budur. Yıllarca bu festivalin düzenleme kurulu başkanlığını yapan Milorad Duşaniç ile tanışıp, birbirimizi iyi tanıdıktan sonra, onunla bir protokol imzaladık. Buna göre Duşaniç, Türkiye’de düzenleyeceğimiz festivallere halk oyunları grubu gönderecek…Ben de her yıl Ohri Festivali’ne Türkiye’den bir grup göndereceğim… Balkan Festivali Koordinasyon Kurulu Üyesi’ni başkanlığını yaptığım Folklor Araştırmaları Kurumu seçecek. İstersem, bu işi ben yapacağım. (Nitekim bu işi, uzun yıllar ben yürüttüm.)
Struga Şiir Akşamları
Dünyanın sayılı uluslararası şiir festivali olan Struga Şiir Akşamları şölenine birçok defa davet edildim. Bu festivale, ülkemizin kimi şairlerinin katılımlarını sağladım. Davet edilen kişiler Struga’nın görkemli Drim Otelinde misafir edilirlerdi. Bu otelde pek çok Makedonyalı, Kosovalı ve yabancı şairlerle tanışıp, sohbetler ettim. Bunlar arasında hâlâ devam eden dostluklar kurdum.
Örneğin XX.Struga Şiir Akşamları saat 19.00’da Şiir Evi’nde başladı. Meş’ale yakıldı, 20 güvercin uçuruldu ve marşlar çalındı. Türk tiyatro sanatçısı Firdevs Nebi mikrofona geldi ve Kostantin Mladenov’un “Güney Acısı” şiirini okudu. Bunu öteki şiirler izledi. İlhami Emin’in Struga için, “Dünya Şiirinin Başkenti” demiş olması, çok güzel bir yakıştırmaydı.
Makedonya ve Kosova’dan çok sayıda şair, yazar ve gazeteciler gelmişti. Şükrü Ramo, Fahri Kaya, İlhami Emin, Necati Zekeriya, Bayram İbrahim, Nevzat Hüdaverdi, İrfan Bellür, Suat Engüllü, Avni Engüllü, Zeynel Beksaç, Ethem Baymak, Zekir Sipahi, Fahri Ali, Vedat Hasan, Nusret Dişo Ülkü oradaydılar. Türk asıllı tiyatro sanatçıları ile, Strugalı ve meraklı Türkleri de sayacak olursak, bir hayli Türk, Struga Şiir Akşamları’nı izliyorlardı.
Açış konuşmaları ve Altın Çelenk Ödülünü alacak olan Makedon Şair Blaje Koneski’ nin takdiminden sonra, o tarihe kadar (Fazıl Hüsnü Dağlarca dahil) Altın Çelenk’i alan bütün şairlerin birer şiirleri okundu.
İlk kez katıldığım Struga Şiir Akşamlarını ve 1981 yılındaki Makedonya izlenimlerimi o yıl içerisinde, Makedonya ve Struga-81 adlı kitabımda uzun uzun anlattım
Struga 30 bin nüfuslu küçük, ama şirin bir kentti. Halkın üçte birini Türkler, üçte ikisini de eşit sayıda Arnavut ve Makedonlar oluşturmaktadır. Bu nedenle ulusal günlerde ve bayramlarda, öteki uluslar gibi, ay-yıldızlı bayrağımız da gönderlerde dalgalanmaktadır. Keza Altın Çelenk kazanan şairlerin şiirleri bez afişlerle teşhir edilirken, 1974 yılında bu ödülü almış olan şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinin de bunlar arasında yer alması, bizim için bir onur vesilesi olmaktadır.
Makedon Dili ve Edebiyatı Semineri
Uluslar arası Festivali’nin tamamlandıktan sonra, Ohri’de başlayan bir önemli etkinlik ise, Makedon Dili ve Edebiyatı Semineri’dir. Bu seminere, daha çok Makedonya dışında yaşamakta olan Makedon asıllı gençlere dil eğitimi verilmektedir. Fakat, kimi dil ve edebiyat uzmanları da bu seminere davet edilmekte, Makedon dilinin öğretilmesi özendirilmektedir. Halk Kültürü ile de ilgili olan dostum Prof.Dr.Tome Sazdov, bu seminere beni birkaç kez davet etti. Bunlardan birisine katıldım, ama ilerlemeye başlayan yaşım, yeni bir öğrenmeye elvermedi.
Başbakanın Resepsiyonu
Makedonya’da düzenlenen çok sayıdaki kültür ve sanat etkinliklerinde kimi zaman cumhurbaşkanı, kimi zaman başbakan bulunur, ama bir ya da birkaç bakan da konuklarla ilgilenirdi. Bunlardan birisinde Başbakan Çirvenkoski ile tanışmış, Türk-Makedon ilişkilerini konuşmuştuk. Meclis Başkan Yardımcısı Şükrü Ramo, Kültür Bakanı Güner İsmail ise hemen etkinliklerde gördüğüm Türk asıllı önemli kişilerdi.
Ohri’deki resepsiyonda, Sosyal Demokrat Parti’nin basın işlerinden sorumlu görevlisi olan Erol Hayrettin beni, Başbakanın yanına götürerek takdim etti, Kültür Bakanı Güner İsmail de oradaydı. Birlikte fotoğraflar çektirdik.
Sv.Naum
Sv., yani Siveti, aziz demek. Naum ise, kutsal sayılan bir Hristiyan din adamının adı. Ama, Ohrili Aksakallara göre Sv.Naum denilen mekanda medfun bulunan zat, Balkanlar’ı Türkleştiren ve İslâmlaştıran Sarı Saltuk Baba’dır. Her neyse, bir sabah Arnavutluk sınırındaki bu yere gittik. O gün, Sv.Naum Günü imiş. Bu nedenle çok sayıda Hristiyan burayı ziyarete gelmişler. Bu nedenle çok sayıda seyyar satıcı da gelince, büyük bir panayır oluşmuş. Hatta Arnavutluk’tan gelenler de vardı.
Prespa Gölü
Dönüşte Galiçitsa Dağını aşarak; Prespa Gölü kıyılarını tarayarak yol aldık. Bu Prespa Gölü, Makedonya’nın Ohri ve Doyran Göllerinden sonraki, üçüncü önemli gölüdür… 1680 metre rakımlı tepelerden hem Prespa, hem de Ohri Göllerini seyrettik. Tabii Arnavutluk’un Pogrades kenti ve Korça ovasını da temaşa eyledik.
Göl kıyısındaki plaj, lebalep doluydu. Ve doğayı seyretmek bir yana, yudum yudum içerek Ohri’ye döndük.
Bir başka gün de beni Ohri kültür müdürü dostum Vidoe Vidiçeski Sv.Naum’a götürdü ve oradaki muhteşem manzara içinde balık ziyafeti çekti. Burası, Ohri’nin en güzel yeri olup, iç ve dış turizmin de tercih ettiği mekândır. Vidoe, bir başka akşam da, benim onuruma, evinde bir ziyafet verdi. Karısı, kızı Diana ve oğlu Lilian iyi bir konukseverlik gösterdiler.
DEBRE
Bir sabah Strugalı Arnavut dostum Züber’le eşi Şekeriye Hanım otele geldiler; Eşim Nurten’le beni aldılar ve birlikte, Debre’ye müteveccihen yola çıktık. Drim Nehri’nin kıvrımlarını izleyen yol güzeldi. İki yanda sarp dağlar; vadinin ortasından uzanan asfalt yol ve nehir…Sonra nehir bir noktada sağa doğru yönelirken, bir kolu da rotayı bozmadan yoluna devam ediyor ve işte bu kol, bölgedeki iki baraj gölünden ilkini oluşturuyor; sonra baraj ve elektrik santralı…Barajda Amerikalılar film çeviriyorlar!…Artistler yorulmuş, yol kenarında terlerini silerek, dinleniyorlar. Vurdulu kırdılı bir macera filmi. Helikopterle falan çevrilen bir film…
Ve Debre’ye ulaşıyoruz. Aklıma hemen “At martini, Debreli Hasan, dağlar inlesin”le başlayan türkü geliyor. Züber, ne yazık ki bu türküyü hiç duymamış! Debre, tipik bir Anadolu kasabası. Günlerden Pazar olduğu için dükkanlar kapalı. Bir iki restoran, cafe ve bakkal açık. Ama Züber, ağız tadı ile yiyebileceğimiz bir şey bulamadı. Sadece meyva ile açlığımızı bastırdık. Kent içerisinde dolaşırken, turizm acentası sayısının çokluğu dikkatimi çekti. Debre gelişiyor…Kimi yeni modern evler…kimi restoranlar…ve tarihi bir Türk hamamının önüne sıralanan uyduruk dkkkanlar, Osmanlı-Türk şaheseri olan hamamı adeta gizlemiş durumdadır!
KOCACIK
Atatürk’ümüzün babası Ali Rıza Efendi’nin doğum yeri olan Kocacık Köyü’ne bir türlü gidememiştim. Debre’den, 5-6 km. uzakta olan Kocacık’a Zübey’in arabası ile gittik. “Papranik” adlı büyükçe bir köyden sonra gördüğümüz,Breştanik Köyünü, Kocacık zannettik. Zira yol üzerindeki bir binanın tabelasında “M.K.Atatürk Sağlık Evi” yazılıydı. Ama bir süre daha yol katetmemiz gerekiyordu. Bizim Afyonkarahisar kalesini andıran, görkemli kalenin arkasındaydı, Kocacık…
Kocacık’a girince karşımıza “Necati Zekeriya Okulu” ve cami çıktı. Fakat görünürde, Süleyman adlı bir genç ile Cenker adlı bir çocuktan başka kimse yoktu. Çağrınca, korka korka yanımıza geldiler. “Oğlum gelsenize, niye korkuyorsunuz? Artık demokratik bir ülkede yaşıyorsunuz. Biz Türkiye’den geldik…” deyince geldiler. Orada gördüm ki, küçük Cenker Türkçe’den başka dil bilmiyordu.
Daha sonra yanımıza gelen bir genç, köy halkının Taşlı Mahalle’de bir düğünde olduğunu söyledi. Cenker’i arabamıza alıp, çok kötü bir yoldan düğünün yapıldığı eve kadar gittik. Gelin alınmış, kocasının evine getirilmişti. Yemek ziyafeti vardı. Nurten’le Şekeriye Hanım kadınların yanına gittiler. Züber’le ben de erkeklerin bulunduğu bölüme geçtik. Evlenen genç, Sebahattin öğretmenin yakınıydı ve karısıyla birlikte bizzat hizmet ediyorlardı. Ortada uzun bir masa vardı; gelen konuklar buraya oturuyorlar; önlerine çorba, etli pilav, keşkek ve un helvasından oluşan yemekler geliyor; yiyen kalkıp gidiyor; başkaları geliyorlardı. Bu, gerçek bir Türkmen geleneği ve menüsüydü. Biz de biraz yiyip kalktık.
Kocacık, kalenin eteğinde bunuyor. Çevredeki, Pralenik, Breştanik, Elessa, Dılgaş ve Novak adlı köylerde yaşayanlar Türkmen kökenli insanlar.. Yöredeki Osolnisa, Eğla ve Koçişta adlı Türk köyleri, devam eden göçlerle boşalmış.
Sebahattin Sezair, “Gitmeyin, akşama doğru güreş müsabakaları var” dedi ama, biz veda ederek yola çıktık.
Daha sonraki bir tarihte ben Kocacık’a bir kez daha gittim…Bugün bu köyde, Ali Rıza Beyin evinin yeniden inşa edilmiş olduğunu öğrendim ve mutlu oldum.

Yazarın Diğer Yazıları