Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Köyü: Labunişta
Doğu Makedonya’nın büyük köylerinden birisi olan Labunişta’ya beni Emin Salih götürdü. Struga’ya yakın, Vevçani’den hemen sonraki köy, sırtını Karaorman Dağı’na dayamış olup çevresi temiz suyu olan pınarlar ve böğürtlenlerle dolu… Biz köye yaklaşırken geçtiğimiz pınarın başında kuzu çevirmekte olan bir Torbeş aileyi görünce çok imrendim; 1900 haneli ve 9000 nüfuslu köyde sadece 50 hane Makedon var. Ötekilerin tamamı Müslüman Torbeşler’dir. Buradaki tek kilisenin çatısını fırtına götürünce, Müslümanlar aralarında para toplayıp, kilisenin açık kalmasını sağlamışlar.
Yakın tarihimizin önemli şansiyetlerinden Kavalalı Mehmet Ali Paşa, kimileri tarafından Arnavut olarak bilinir ve bugünkü Yunanistan sınırları içerisinde olan Kavala’da doğmuş olduğu söylenir, yazılır. Ancak, Labuniştalılar, Mehmet Ali Paşa’nın Labunişta’da doğan bir Torbeş olduğunu iddia ediyorlar. Köyde de, Paşa’nın adını taşıyan bir Cami bulunmaktadır. 60 yıl önceye kadar bu Cami imamının maaşını, Paşa’nın vereseleri ödüyorlarmış. Bu cami 1990 yılında restore edildikten sonra muhteşem bir açılış töreni yapılmış. Mehmet Ali Paşa, 40 yaşında iken buradan İstanbul’a gitmiş, kendini kabul ettirdikten sonra, Osmanlı Padişahı tarafından Mısır’a Vali olarak atanmış; daha sonra isyan bayrağı açarak, Osmanlı Ordusu ile savaşmış; neticede de, bağımsız Mısır’ın Kralı olmuştur. Bir darbeyle devrilen Kral Faruk’a kadar da Mısır’da, onun ahfadı, hüküm sürmüştür.
Köyde, Mehmet Ali Paşa’nın soyundan, 37 yaşındaki İsmet Demişoski’nin evine konuk olduk. Hocalar ailesi olarak tanınan Demişoski’nin İstanbul’da akrabaları varmış. İsmet’in Adem ve Senat adlı iki oğlu Üsküp’te medrese eğitimi görmüşler.
Labunişta köyünde ibadete açık 2 cami var. Bir üçüncüsünü inşa etmek için (o günlerde) izin vermemişler. Oysa, mevcut camiler ihtiyaca cevap vermediği için Ramazan’da teravih namazları ve bayram namazları, bazı özel evlerde topluca kılınıyormuş. Bu izin alındığı takdirde 1000 kişinin aynı anda namaz kılabileceği bir cami inşa edilecekmiş.
İsmet, Labunişta’dan büyük inşaat ustalarının çıktığını söyledi. Bunlardan bir kısmı vaktiyle Türkiye’ye giderek çalışmışlar ve mesleki yeteneklerini geliştirmişler. Bu köyde doğanlar, nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, Ramazan ayında gelip, orucunu burada tutarlarmış. Köyün hiçbir dükkanında alkollü içki, hatta bira dahi satılmazmış.
Köyde 1500 öğrencisi olan 8 yıllık bir ilkokul bulunmaktadır. 1913 yılına kadar, burada Türkçe dersler veriliyormuş. Ne yazık ki Makedonya Hükümeti, Torbeşler’in kendi insiyatifleriyle Türk olduklarını söylemelerine rağmen, bu insanları, Türkiye’den ve Türkçe’den koparmak için ne gerekiyorsa, yapıyorlar.
CUMHURBAŞKANI İLE GÖRÜŞMEMİZ
Birlik Gazetesi jübilesinde görüştüğümüz Cumhurbaşkanı Kiro Gligorov bize, “bekliyorum, gelin” demişti. Ne var ki hava muhalefeti yüzünden, Cumhurbaşkanı ile randevumuza gecikerek varabildik. Bir Cumhurbaşkanın verdiği randevuya vaktinde gidilemezse, bir daha görüşebilme olanağını bulmak zordu. Ama biz dostluk heyeti idik ve bu nedenle, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Viktor Gaber’in yardımı ile, ertesi günü Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildik. Başkan bizi çok sıcak karşıladı. Önce o konuştu; Türkiye’nin Makedonya’ya gösterdiği yakın ilgiden söz etti; Cumhurbaşkanımız Demirel’le sık sık görüştüklerini söyledi.. Biz de, ikinci kez, Başkan seçilmiş olmasından dolayı kendilerine bir kutlama plaketi takdim ettik. Gerçekten biz, Kiro Gligorov’un yeniden seçilmesini sevinçle karşılamıştık. Çünkü O’nun Makedonya’nın başında bulunuşu, insanlık için de çok önemliydi.
USTURUMCA
Makedonya Etnolojistleri Birliği, Makedonya’nın Strumitsa (Usturumca) kentinde bir sempozyum düzenledi. “II.Uluslararası Etnoloji Araştırmaları Sempozyumu” ana başlığı altında düzenlenen sempozyumda, “Balkan Halklarının Beslenme Gelenekleri” konusu ele alındı. Düzenleme Kurulu Başkanlığını Niyazi Limanovski’in yaptığı sempozyumda ben “Türk Mutfağında Özel Gün Yemekleri” konulu bir bildiri sundum. Usturumca’daki “Bansko” Köyünde bulunan Çar Samoil Oteli’nde gerçekleştirilen sempozyum vesilesiyle buradaki şifalı sudan da yararlanmış olduk.
Köy halkının büyük çoğunluğunu, Müslüman Çingeneler oluşturuyordu. Bunlar, güzel Türkçe konuşuyorlar ve kendilerini Türk hissediyorlardı. Halkın çoğunluğunun Türkçe konuşması, çocuklarının okulda Türkçe eğitim görmesi, köydeki Makedonlar’ı da etkilemiş, onlar da Türk dilini öğrenmişlerdi. Tanıştığım köylüler, beni köye götürmek, camii göstermek, imamla tanıştırmak, köy kahvehanesindeki insanlarla tanıştırmak istiyorlardı. Çok candan, samimi insanlardı. Seracılık yapıyor, iyi para kazanıyorlardı. Çalışkan insanlardı.
Usturumca kenti de, Doğu Makedonya’nın gelişmiş kentlerinden biriydi. Doğal güzelliklerle doluydu. Kültür faaliyetleri ise oldukça gelişmişti.
Dr.Niyazi Limanovski, açış konuşmasında ilginç bir öneri getirdi. Bir “Balkan Etnologlar Birliği” kurulması için, tüm üyelerin görüş beyan etmelerini istedi. Bu öneri son derece yerindeydi. Dünyamızın alabildiğine küreselleştiği günümüzde, böylesi bir birlik çok yararlı olurdu. Bu öneriyi ortaya atmakla Limanovski, kuşkusuz hayırlı bir işi başlatmış oluyordu. Sempozyum üyeleri bu öneri üzerinde elbette duracaklar ve gelecekte, bu oluşumun gerçekleşmesi için gerekenler yapılacaktı. Ancak böyle bir birlik oluşturulamadı.
***
Sonraki yıllarda, özellikle Doğu Makedonya’daki etkinliklere geldiğimizde, Usturumca konaklağımız bir kent oldu. Dolayısiyle bu kenti daha iyi tanıma olanağı buldum.
DOYRAN
Doyran, eski bir Türk kentidir. Doyran Gölü’nün kenarındaki bu kent, çeşitli saldırılara maruz kalarak hasar görmüş, o arada kente birkaç kilometre ötede Yeni Doyran adıyla başka bir kent oluşmuştur. Şimdi Eski ve Yeni Doyran, bir belde olarak, tek bir belediyeye bağlanmıştır.
Doyran Gölü’nün eni 10, boyu 6 Km. en derin yeri ise 110 metredir. Daha önceleri eni 15 km. olan gölün suyu giderek azalmaktadır. Burada, göl sularını, sulama işinde kullanan Yunanistan’ın payı büyüktür. Zira Doyran Gölü’nün üçte birlik kısmı Yunanistan’a aittir.
Doyran Gölü’nde yaşayan sazan, yayın ve kızılkanat balıkları çok lezzetlidir. Doyran’da bulunduğumuz zamanlarda, bu güzel balıkların tadına bakma imkanını bulduk. Doyran için, “Avrupa’da, balığı en bol göl” deniliyor.
Tarihçiler, Doyran tarihini, M.Ö.5.yüzyıla kadar götürüyorlar. Kente Pion Sülalesinin egemen olduğu o devirde, kent tipik bir balıkçı kasabası imiş. Kendileri yedikleri gibi, tuttukları balıkları hayvanlarına da yediriyorlarmış. Gölün o devirdeki adı Preziyas; o zamanki Makedonya hakimi Kral Aminta ve göl kenarındaki kentin adı ise Tauriyan imiş. 830 yılında Bizans Kralı Teofil, Anadolu’dan getirdiği bir miktar Türk’ü buraya yerleştirmiş. Bu Türkler, baskı altında Hristiyan dinine geçmişler. Türkler Makedonya ve Bulgaristan Slavlarının saldırılarına karşı kalkan olarak kullanılmışlar. Çalışkan Türkler balıkçılık ve avcılık öğrenmişler. Kent hızla gelişmeye başlamış. Bu arada ekonomiye paralel olarak kültürel alanda da önemli gelişmeler kaydedilmiş.
Doyran Gölü Efsanesi
1371-72’de Doyran Gölü’nün donmuş olduğu bir kış günü Evrenosoğlu kumandasındaki Türk ordusu, Sultan I.Murad’ın buyruğu ile Selsko’dan Polin’e gitmektedir. Evrenosoğlu, karla kaplı gölü göstererek; “Bu düz ovadan karşıya geçeceğiz!…” der. Başta kumandan olmak üzere ordu bütün teçhizatı ile birlikte karşıya geçerek konuşlanır. O arada, nasıl bir yerden geçtiklerini öğrenen Evrenosoğlu; “ Allah’ın lutfu ile buradan geçtik” diyerek üç gün üç gece ziyafetler verir. Askerleri ile birlikte, kentte yaşayan bütün insanların da doyurulmuş olmasından dolayı, Polin kentinin adını “Doyuran” olarak değiştirirler… Kentin adı zamanla “Doyran” biçimine dönüşür.
17.Yüzyılda Doyran’da üç cami varmış. Bugün hiç yok! Esasen, birkaç yapı kalıntısının dışında, Türkler’den kalan bir şey bulunmuyor.
Göl Osmanlı sultanının malı idi. Buradan yılda 600 bin okka kadar balık tutulurdu. Kamışlardan hasır örülüyordu. Terzi, berber, fırıncı, ayakkabıcı, boyacı, kalaycı, bakırcı gibi 300 zenaat erbabı vardı. İpek fabrikası, tuğla ve kiremit imalathaneleri, keçeciler, zeytin yağı fabrikası ve hatta matbaa bulunuyordu. Doyranlı’lar İstanbul’a yılda 3000 altın lira vergi veriyorlardı.
Bugün Eski Doyran’da 150 hane, Yeni Doyran’da ise 750 hane var. 2000 kişinin yaşadığı Yeni Doyran’daki tek Türk aile, öğretmen İdris Bilaloğlu’nun hanesidir. Eski Doyran’da ise 100’den fazla Türk yaşıyor. Burada, Üsküp’teki kodamanlara ait 1000 kadar villa var ve yaz aylarında kasabanın nüfusu epey çoğalıyor.
Doyran Gölü’nün karşı yakasında, Yunanistan’a ait Akıncalı, Patoros ve Doyran adlı köyler var. Bu köylerde yaşayanlar, Trabzon taraflarından gelip yerleşen Türkiye kökenli Rumlar; veya Karaman Türkleri’dir.
Doyran Gölü suyunun cilt hastalıkları için şifa kaynağı olduğunu söylediler. Sıcak havalarda göle girip serinleyenler de az değil.
***
Doyran’ı çok severim…Kurbağaların senfonisi ile uyuyup kuş sesleriyle uyanmak, bu şirin kenti sevmemin en önemli nedenidir.
Burada tanıdığım Hamit Aga’nın dediğine göre, yörede sonu “lu” ve “lı” ile biten köyler Konya’dan gelen Türkmen’lermiş; “nı” ile bitenler ise dönmelermiş. Bir de “a” ile bitinler varmış ki, bunlar, ağalık olan köylermiş.
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04