İrfan Ünver Nasrattınoğlu

MISIR – 1987 -1-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

KAHİRE
Mısır’ın Türk tarihinde önemli bir yerinin olduğu bir gerçektir. Yavuz Sultan Selim Han’ın fethinden itibaren bu ülke, bir Türk yurdu olmuş ve bu durum, 20. Yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.
Kuşkusuz Mısır’ın, Arap ülkeleri nezdindeki yeri de çok önemlidir. Zira Arap uygarlığı denilince akla Mısır gelir…. Mısır Arap uygarlığının başında yer alan ülkedir ve öyle bilinir.
Dolayısıyla Mısır’ı görmek benim için ilginç olacaktı. Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği Basın Müsteşarı Samir Rifat’ın destek ve çabalarıyla 10 günlük bir Mısır seyahati yapacaktım.
10 Kasım 1987 sabahı THY uçağı ile önce Ankara-İstanbul uçuşu yapmış; 11.45’de Yeşilköy’den havalanan uçak 13.30’da Kahire havaalanına inmişti. O tarihlerde THY uçaklarındaki ikramlar, bugünkünden çok daha zengindi. İstanbul’dan havalandıktan bir süre sonra pilot, saatte 860 km. hızla ve 10200 metre yüksekten uçtuğumuzu anons etmişti. Akdeniz üzerinde uçarken Kıbrıs sahillerini, Karpaz burnunu ve karlı dağları seyretmiştik.
***
Kahire havaalanında genç bir adamın elinde ismim yazılı bir pankart görünce hemen yanına gitmiştim. Birlikte basın bürosuna gittiğimizde orada görevli bulunan bir kız pasaportumu alıp gitmiş, gerekli işlemleri yaptırmıştı. Alandan çıkınca benim için tahsis edilen otomobil ile kent merkezine müteveccihen yola çıkmıştık. Yol boyu görmüştüm ki, Kahire yeniden inşaa ediliyordu. Zira her yerde yol ve bina inşaatları görülüyordu. İnsanlar bize çok benziyorlardı. Irak ve Libya’da gördüğüm insanlara göre, farklı bir yapıları vardı. Türbanlı kadınların yanısıra başları açık genç kızlar yanyana yürüyorlardı.
Nil Nehri kıyısındaki El-Nil Hotel’e ulaşmış ve 522 no.lu odaya yerleşmiştim. Beni otele kadar getiren Muhammed, ertesi sabah bir başka kişinin gelip beni alacağını söyleyip gitmişti. Odama çıkıp, Nil Nehri’ni seyrederken tarifsiz duygular içindeydim. Hava hafif rüzgarlı, ama güzeldi. Bir süre istirahat ettikten sonra çıkıp bir süre Nil sahilinde yürümüştüm. Meridyen, Hilton, Sheraton, Semiramis vb. gibi lüks oteller bu bölgedeydi. Nil içerisindeki vapurlar, deniz otobüsleri ve motorlar turist gezdiriyorlardı. Fayton ve at arabaları da caddelerde cirit atıyorlardı… Sahildeki bankolarda genç çiftler samimi şekilde oturuyorlardı… Semiramis otelinin çevresi asker ve polis doluydu…
Restoran otelin dokuzuncu katındaydı. Akşam yemeğini yerken Nil’in karşı yakasını seyretmiştim. O yakadaki ışık kümeleri baş döndürücü güzellikteydi… Odama çıkıp yatağa uzanmış ve uyumaya çalışmıştım ama; dışarıdan, özellikle de nehirden gelen motor gürültülerinden, uyuyabilmek çok zordu. Buna rağmen sabah saat 06.40’da kalkmıştım. Hava pırıl pırıl, Nil durgun akıyordu. Nil, Tuna nehrini, bulunduğu yer ise Budapeşte’yi anımsatıyordu. Avrupa’nın bütün başkentlerinin ortasından, büyük nehirler geçiyordu. Kahire’nin Nil’i de öyleydi. Peki bizim başkentimiz, neden böyle bir yere kurulmamıştı?…
Nil denilince, nedense hep eski bir ABD filmini anımsıyordum. Amerikan sinemasının ünlü jönlerinden olan Türk asıllı Turan Bey’in başrol oynadığı filmi… Ve çocukluk yıllarımın Mısır filmlerini; Türkçe sözlü, Arapça şarkılı Yusuf Vehbi’li ve Ümmü Gülsüm’lü filmleri…
Kuşkusuz Nil Nehri, Mısır’ın can damarı, can suyu… Zira Nil olmasaydı, herhalde Mısır’da hayat da olmazdı!…
Demişlerdi de inanmamıştım; buradaki bahşiş talebi rahatsız edici düzeydeydi. Otelde çalışan herkes avantadan para bekliyordu! Örneğin odanıza çıkmak üzere asansöre yöneldiğinizde, herhangi bir müstahdem koşup, kapıyı açıyor ve elini uzatıyordu! Restorandaki garsonlar ise açıkça bahşiş istiyorlardı…
Davet edilen konuklara karşı kayıtsızlık, ilgisizlik ve programsızlık Irak ve Libya’da olduğu gibi, burada da vardı!… Saat 10 olmuş, ama hala bir görevli rehber gelmemişti. Odamın balkonunda oturmuş, Nil kıyısında spor yapan askerleri seyretmiştim. Askerlerin üniformalarının içindeki hal ve hareketlerini görünce, Mısır ordusunun, 6 gün savaşında İsrail karşısındaki hezimetin nedeni anlamıştım. Askerliğin temel ilkesi disiplindi; ama Mısırlı askerlerde disiplin görülmüyordu… Cumhurbaşkanı Enver Sedat akıllı adamdı; doğru yolun İsrail’le iyi geçinmek olduğunu anlamış ve Camp David anlaşmasını imzalamıştı. Böylelikle hem İsrail tehdidini sona erdirmiş, hem de ABD’nden her yıl milyonlarca dolar yardım almıştı.
Cemal Abdülnasır hayalciydi. Asker olmasına rağmen, ordusunun gücünü ölçemediği için, İsrail’e yenilmişti. Tüm Araplar’ı birleştirme hayali ile, Birleşik Arap Cumhuriyetini kurmuş; ama sonunu getirememişti. Daha sonra O’nun yolundan gitmek isteyen Muammer Kaddafi de bir adım yol katedememişti!…
Hüsnü Mübarek de Sedat’ın politikasını sürdürerek, aklın yolunun bir olduğunu ortaya koymuştu. Ne var ki alaturkalık, Arap aleminin kanına işlemişti. Kahire’ye geleli bir tam gün olmuştu; fakat ben otelden dışarıya çıkmamıştım. Ben buraya gazeteci kimliğimle gelmiştim ve Türkiye’ye dönünce Mısır’da gördüklerimi, yaşadıklarımı yazacaktım. Kendi kendime çıkıp dolaşırken, güzel şeyler de görmüştüm. Örneğin kimi otomobillerin direksiyonunda kadınlar görmüştüm. Eli ayağı düzgün kadınlar ve erkekler, Mısır’ın güzel yüzüydü…
MISIR MİLLİ MÜZESİ (KAHİRE MÜZESİ)
İyice canım sıkılmıştı. Türkiye’den getirdiğim gazeteleri tekrar okumuş, bulmaca çözmeye çalışmıştım. Nihayet saat 11.30’da bana rehber etmekle görevlendirilen Nesrin Şerbin adlı kadın gelmişti. Otelin kapısında bekleyen otomobille Mısır Milli Müzesi’ne gitmiştik.
Bu müzede ülkenin çeşitli yerlerindeki kazılarla ve özellikle piramitlerde bulunan mezarlar, heykeller, arkeolojik malzemeler ve çok sayıda mumyalar bulunuyordu. Mezarların bir köşesindeki çift gözler…işlemeler, renkler…altınlar, gümüşler…ve Tutankamon’un altın kabri… Aklıma ünlü “Tutankamon’un Hazineleri” filmi gelmişti… Takılar, inci-boncuklar ve Mısır’da asırlarca önceki yaşam takılmıştı, kafama!…
Müze gezimiz kuşbakışı olmuştu. Dikkatimi çeken bir husus da baykuş kafalı, hayvan kafalı insan heykelleri olmuştu. Baykuş, eski Mısır’ın simgesi miydi? Bunu anlayamamıştım. Mezarların üzerindeki resimlerin folklorik açıdan incelenmesinin yapılıp yapılmadığını da öğrenememiştim. Tabutlar, tabutların çevresindeki ve kapağındaki resimler, kuşkusuz içindeki mevtanın yaşamını anlatıyordu?…
TUTANKAMON
Tutankamon ya da daha bilinen adıyla Kral Tut, hayatı boyunca belirgin bir başarı göstermemiş bir firavundu. Mısır’ın sınırlarını genişletmedi ya da kendinden önceki birçok firavun gibi zaferler kazanmadı ancak, bugün en çok bilinen ve de muhtemelen en ünlü firavundur. Peki, neden bu kadar ünlü? Cevap, mezarının ve detaylı hazinesinin keşfinde gizlidir. Kral Tut’un mezarı 1922 yılında Krallar Vadisi’nde bulunduğu zaman dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Zura Kral Tut’un mezarının keşfine kadar bütün kraliyet mezarlarının hazine avcıları tarafından yağmalandığı düşünülmekteydi. İlk kez bir mezar neredeyse hiç dokunulmamış ve korunmuş bir şekilde binlerce yıl sonra bulunuyordu. Mezar, birçok insanın ancak rüyasında görebileceği Kral Tut’un hayatına ışık tutan görkemli bir hayat tarzını gözler önüne sermekteydi.
Tutankamon’un dokuz yaşında tahta çıktığı biliniyordu… Babasının yeni bir din yaratma tutkusu nedeniyle Mısır çalkantılı günler geçirmekteydi. Akhenaton olarak bilinen babası, inanç sistemini ve kendisinden önce süre gelen binlerce yıllık alışkanlıkları değiştirmişti. Bu değişim halkı ve din adamlarını kızdırmıştı. Tutankamon’a ise yönetmek için kaos ve öfke içinde bir Mısır kalmıştı.
Tutankamon’un doğumda aldığı isim aslında “Aten’in Yaşayan Sureti” anlamına gelen “Tutankaton” idi. Babası hala gizemini koruyarak Akenaton olarak bilinir ancak bazı deliller III. Amenhotep’i işaret etmektedir. Annesi de Kiya olarak biliniyordu.
Tutankamon’un güzel bir çocukluk geçirmiş olduğu düşünülmektedir. Gençlik yıllarını muhtemelen avlanarak, yüzerek ve ders çalışarak geçirmişti. Mezarından edinilen izlenimlere
göre satranca benzeyen oyunları sevmekteydi. Birçok çocuk gibi politikayı sevimsiz bulmakta ve bu yüzden de açık alan eğlencelerine yönelmişti. Çocuk olmanın doğallığıyla babasının öğretileri ve politikasıyla pek ilgilenmemişti. Mezarında bulunan koltuk değneklerine bakılırsa oldukça sorunlu bir çocuktu.
Babasının ölümünden sonra Tutankhaton tahta geçti. Nefertiti ve Akenaton’un kızı, kendi üvey kardeşi Ankhsenpaton ile evlendirildi. Tahta geçtikten sonra babasının tek tanrılı güneşe yani Aton’a tapılan yeni dinini destekledi. Birkaç yıl sonra Tutankhaton Akhenaton tarafından yasaklanmış çok tanrı inancını geri getirdi. Hemen ardından da ismini Tutankamon, karsının ismini ise Ankhesenamon olarak değiştirdi. Adları Amon’a karşı olan inançları sayesinde değiştirildi ve bu da muhtemelen eski Mısır’ı özleyen rahiplerin öfkesini dindirmişti. Sonradan babasının kurduğu başkent Amarna’yı Teb ve Memfis’teki yeni başkente taşıdılar. Bu hareket muhtemelen yüksek bir mevkiye sahip olan danışmanları Ay tarafından Mısırlılara ve rahiplere her şeyin eski haline döndüğünü göstermenin bir yolu olduğunu önermişti.
Eski inançları yerine gelince ve başkent taşınınca Kral Tut, Amon’a olan inancını göstermek için görkemli şölenler düzenledi. Eski tanrılı din yerine geldiğinde sadece bir çocuktu, fakat bu küçük yaştaki bir çocuk bu kadar büyük kararları alabilir miydi? Dışarıdan bakıldığında belli olmasa da bir danışmanı vardı. Muhtemelen büyük kararları Ay aldırıyordu. Ay ve Hermhab tahtın arkasındaki asıl kişilerdi. Eski tanrılıların yerine gelmesi ve Kral Tut’un adının değişmesinin nedeni bu olabilir miydi? Belli ki Akenaton ardında zavallı bir ülke bırakmıştı.
Kral Tut’un onuncu hükümdarlık yılında, Mısırlılar Hititlerle savaşa girmişti. Bu savaş sırasında Tutankamon aniden ölmüştü! Nasıl öldüğü bir muamma olarak kalmış ancak öldürüldüğünden şüphelenilmişti. Ardından erkek bir varis bırakmamıştı ve esasen doğan çocukları da zaten ölü doğmuştu. Öldüğünde 18 veya 19 yaşında idi. Akenaton’un sarayında söz sahibi olan Ay, firavun olarak tahtta geçmişti. Ancak Ay, ülkeyi sadece dört yıl yönetebilmiş ve tahta çıktıktan kısa bir süre sonra da ölmüştü.
Basın Merkezi
Mısır Milli Müzesi beni çok etkilemişti. Özellikle Tutankamon ile ilgili öğrendiklerim, belleğimdeki Tutankamon ve hazineleriyle ilgili bilgilerimle birleşince etki daha da artmıştı.
Müzeden ayrıldıktan sonra Radyo Televizyon binasındaki Basın Merkezine gitmiştik. Bu merkez, Mısır’ın yabancı konuklarıyla ilgili programları hazırlıyordu. Dolayısıyla benim Mısır programım da burada düzenlenecekti. Basın Merkezindeki sorumlulardan Bn. Ravia Monastırlı ile samimi bir görüşme yapmıştık. Hazırladıkları programda Kahire’den sonra sadece İskenderiye vardı. Oysa ben Luxor ve Asuan’la birlikte İsmailiye’yi de görmeyi arzu ediyordum. Bn.Monastırlı bu isteklerimi de not alıp, programa eklemişti.

Yazarın Diğer Yazıları