İrfan Ünver Nasrattınoğlu

MISIR – 1987 -2-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

TAHRİR MEYDANI
O gün öğleden sonra yalnız olarak şehri dolaşmaya çıkmıştım. “Sedat” ya da diğer adıyla “Tahrir” meydanına kadar yürümüştüm. Burada yeni açılan metro istasyonlarının en büyüğü vardı. Metronun her girişinde ve içeride polisler bulunuyordu. Ancak polisler çok laubali idiler ve bazı gençler onlarla dalga geçiyorlardı!…
Tahrir Meydanındaki düzenlemeler ve inşaatlar devam ediyordu. Esasen Kahire’nin her yerinde böylesi durumlar görülüyordu. 12 milyonluk şehrin trafiği büyük sorundu. İki üç katlı üst geçit yolları bile yetersiz kalıyordu.
Şehir içerisinde vitrinlere baka baka yürümüş, ufak tefek şeyler, bilhassa müzik kasetleri almıştım. Aldığım ve aradığım kasetler ise, Ümmü Gülsüm ve Yusuf Vehbi şarkılarıydı. Bir Ümmü Gülsüm kasetindeki kimi şarkıların melodilerinin, bizim arabeskçiler tarafından aranje edildiğini saptamıştım. Yani Ümmü Gülsüm şarkısının melodisi aynen alınmış, Türkçe sözlerle, güya beste yapılmıştı!… O tarihte 1 ABD doları, 2,19 paund (Mısır Lirası) idi. Bir müzik kasetinin fiyatı ise 3.00-3,25 paunddu. O günlerdeki en popüler ses sanatçısı, 55 yaşındaki Şadiye (Şaziye)’ydi. Bu kadın çok sayıdaki sinema filmlerinde de baş rol oynamıştı. Son zamanlarda büyük rahatsızlıklar geçirdiği, tövbe edip, başını örttüğü, namaza başladığı, Umre için Suudi Arabistan’a gittiği söylenilen Şaziye’nin anası da babası Türk idi. Şaziye’nin iki kasetiyle birlikte, çok sevdiğim Varda Cezairiye’nin de kasetlerini satın almıştım.
İkindi saatlerinde Nesrin’le birlikte “Mahmud Reda Halk Oyunları Topluluğu”nun merkezine giderek, çalışmaları hakkında bilgiler almıştık.
KAHİRE’DEKİ TÜRKLER
Bana rehberlik eden Nesrin Şerbin’in görev yeri Basın Merkeziydi. Evliydi, ama çocuğu yoktu. Kocası annesi Türk, babası Arap’tı. Kocası Umman krallığının başkenti Maskat’ta görev yapıyordu. Karı koca arasıra buluşup biraraya geliyorlardı. Nesrin son Maskat seyahatinde, bir Türk halk oyunları topluluğunu seyretmişti. Dört dil biliyordu ve Ankara’daki akrabalarının yanında 1,5 yıl kalmıştı.
Mısır’da, özellikle de Kahire’de çok sayıda Türk yaşıyordu. Annesi Türk olanlar daha fazlaydı; çünki ana dili olan Türkçe’yi kundakta öğreniyorlardı.
Nesrin akşama doğru beni teyzesi Mehveş Mehveşe Hanımın evine götürmüştü. Mehveş Hanım, Mehveşe soyadını, kardeşi Galip Deniz paşanın emir erinin uydurduğunu söylemişti. Mehveş Hanımın babası Mustafa Nedim Bey, Abdülhamid ve Sultan Reşad’ın maBeyn kâtipliğini yapmış; Abdülhamid tarafından Suriye’ye sürgün edilmiş, tekrar İstanbul’a dönmüştü. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, padişahın adamıdır denilerek hudut dışı edilmişti.
Mustafa Nedim Bey’in 2 kızı 4 oğlu dünyaya gelmişti. Bunlardan Muvaffak , Ebher ve Mehveş’i yanına alıp, Mısır’a getirmişti. O tarihte 12 yaşında olan Mehveş Hanım birkaç yıl sonra Ali Rıfkı adlı Türk asıllı bir karikatüristle evlenmiş ve bu evlilikten İpek adlı bir kız dünyaya gelmişti. Ne var ki Ali Rıfkı Bey daha 44 yaşında iken hayata veda etmişti. Kızları İpek Hanım ise Mısırlı Arap bir zat ile evlenmişti. Bir oğul ve bir kız dünyaya getiren İpek Hanım Bahriye Akademisinde İngilizce öğretmenliği ve turist rehberliği yapmıştı. Oğlu Amerika’da doktora yaparak, oraya yerleşmiş, kızı da aynı ülkede bir mühendisle evlenmişti.
Mehveş Hanım 1905 yılında doğmuştu. Dinçti ve neşesi yerindeydi. Tam bir Osmanlı Hanımefendisiydi. Sık sık Türkiye’ye gidiyor; İzmit’te oturan kardeşini ve yakınlarını ziyaret ediyordu. Görümcesinin torunu Bülent Deniz Kahire’ye gelerek uzun süre kalıyordu. Bülent Kahire’de Amerikalıların, Ortadoğu’daki yayınlarını toplayan bir kütüphanede çalışıyordu. Mehveş Hanım Türk olduğunu söylüyordu ama, Çerkez olduğunu da itiraf ediyordu. Akrabası Bülent de Çerkez tipli ve sarışındı. Bülent’in babası Coşkun Deniz Anadolu Ajansından emekliye ayrılmıştı. Mehveş Hanım, Kahire’deki bir bisküvi fabrikasının hissedarlarındandı.
Mehveş Hanımın malikanesi, Kahire’nin mutena semti olan Heliyopolis (Yeni Mısır)’de idi. Evin üst katında İpek yerleşmişti. Dayalı döşeli, gerçekten lüks bir malikaneydi. Heliyopolis, Baron paşa adını verdikleri Hollandalı bir adam tarafından kurulan semtti. Buradaki binaların hepsi geleneksel Mısır-Arap mimarisinin örneklerini içeriyordu.
MALEŞ
“Maleş” çok kullanılan, çok anlamlı bir sözcük. Bunu Mısır’da galiba en doğru biçimiyle kullanıyorlar? Ama kimi zaman gereksiz kullanıldığı da oluyor. Mısır’daki dostlarla sohbet ederken şu fıkraları anlatmışlardı:
(1)
Mısır’a bir bilgisayar geliştirmişler ve adını da İBM koymuşlar. Bu harflerin anlamı şuymuş:
İ = İnşallah
B = Bukra (yarın-sonra)
M= Maleş (bir şey olmaz)
(2)
Dolmuşun içindeki yolculardan birisi şoföre sorar:
-X semtine gider mi?
Şoför;
-İnşallah!
Başka bir yolcu, bir başkası, bir diğeri çeşitli sorular yöneltirler.
Şoförün tüm sorulara verdiği yanıt;
-İnşallah!
Dolmuşta bulunan yabancı bir yolcu;
-Bu dolmuş galiba “inşallah” istasyonuna gidiyor!…
(3)
Mısırlı biri, arabasıyla İsviçre’de dolaşırken, kırmızı ışık yandığı için bir yaya geçidinde durur. O anda arkadan gelen bir araç, Mısırlı’nın arabasına güm diye geçirir! Çarpan arabadan inen sürücü, öndeki araç şoförüne;
-Maleş! der. Meğer arkadaki arabanın sürücüsü de Mısırlı imiş!…
GÖZLEMLER
Mısır’daki ilk günlerimde, şu gözlemleri edinmiştim:
*Atatürk’e karşılar! Nedeni, Atatürk’ü İslâm dinine karşı sanıyorlar.
*Dindar görünüyorlar ve din çok etkili bir silah. Fakat dinin gereklerini pek yapmıyorlar.
*Nasır Türk düşmanıydı. Onu artık Mısırlılar da sevmiyorlar ve onun yeteneksiz olduğunu söylüyorlar.
*Mısırlılar Sedat’ı ve daha çok da Mübarek’i seviyorlar. Sedat’ı seviyorlar, çünki onun kurtarıp düzlüğe çıkardığını söylüyorlar.
*Körfez savaşından herkes tedirgin. Açıkça taraf tutmuyorlar.
*Mısırlı için Türk, zenginlik ve asalet demek. Her Mısırlı erkeğin ideali, bir Türk kızı ile evlenmek.
*Türkler Mısır’da çok iz bırakmadılar. Oysa Fransız, Yahudi, Ermeni vb. okul kurup, hastane yaparak iz bıraktılar!…
*ABD’ni sevmiyorlar. SSCB’ne de sempatik duydukları söylenemez.
*İsrail’i hiç sevmiyorlar ve bu ülkeyle diplomatik ilişki kurulmasını istemiyorlar.
ZAMALEK ADASI
Ertesi sabah yine saat 06.30’da kalkmış ve ilk iş olarak penceremden Nil’e bakmıştım. Gece seyrettiğim ışık kümelerinin etkisi hala üzerimdeydi. Mehveş Hanımın şu sözünü de unutmamıştım: “gündüzün tozu toprağı gece belli olmuyor…”
Nil durgun, sakin ve nazlı akıyordu. Üzeri sisle kaplıydı, fakat sisin yoğun olmaması, bu güzel nehre ayrı bir güzellik katıyordu. Hava soğuk değildi ve askerler sahilde spor yapıyorlardı. Aylardan kasımdı, ama Kahire Ankara’nın ilkbaharını yaşıyordu…
Balkona çıkıp, tam karşımdaki Zamalek adasını seyretmiştim. Nil Nehrinin ortasındaki bu adada Kahire’de yaşamakta olan yabancılar oturuyorlardı. Keza sefaretlerin çoğu da buradaydı. İki yakasında karayolu ile kente bağlanmış olan Zamalek adasını daha sonraki bir fırsatta adım adım gezmiştim.

Yazarın Diğer Yazıları