İSKENDERİYE
Saat 08.30’da Muhammed Hasaneyn’in kullandığı otomobil ile İskenderiye’ye müteveccihen otelden ayrılmıştık. Ne o Türkçe biliyordu, ne de ben Arapça! Ama ikimiz de az İngilizce biliyor; biraz da Türkçe Arapça kelimeler katarak anlaşabiliyorduk. 221 km. olan Kahire-İskenderiye karayolu mükemmel bir otobandı. Trafik de bir hayli yoğundu…
Nil vadisi esasen Mısır’ın can damarıydı ve Mısır nüfusunun tamamına yakını bu vadide yaşıyordu. Nitekim Kahire’den İskenderiye’ye kadar boş arazi yoktu. Her taraf ekilip biçilmişti ve pamuk, mısır, pirinç, hurma, çeşitli meyve ve sebzeler üretiliyordu. Yol boyunca çıkrıkla suyu çekilen kuyular, sulama kanallarında ve derelerde çamaşır ve bulaşık yıkayan kadınlar görmüştüm.
Kahire’den çıktıktan sonra üniversitesi de olan Benha kentinden geçmiştik. Yol güzel, hava güzel; pırıl pırıl güneş ve tarım alanlarında çalışan Mısırlılar… Ve Shibin El Koom kenti…
Mutadım veçhile zaman zaman uyukluyordum ama, yol boyu gördüğüm ilginç manzaraları temaşa eylemek için gözlerimi açıyordum. Tanta, Kafr El Şaikh, Damanhor, Eglan, Kafr El Dawar kentleri… Kentlerin girişlerinde sokak lambaları… Yol üzerindeki faytonlar ve develer… Gelip geçen motorlu vasıtalara bakıyordum; çeşitli otomobiller… ve merak edip kamyonetlerin markalarını okumuştum: Daihatsu, Nissan, Mitsubishi, Isusi, Toyota, Mazda, Datsun, Chevrolet ve Bedford…
Kahire-İskenderiye yolu üzerindeki kilometre levhalarını okuyordum; “Alex.20 km” yazılı levhayı okuduktan kısa bir süre sonra Arapça ve İngilizce “Welcome to Alex.” Karşımıza çıkmış ve İskenderiye kentine girmiştik.
İskenderiye tipik bir Akdeniz kentiydi. Cılız palmiyelerin bakımsız olduklarını görünce üzülmüştüm. Şehir kalabalıktı ve yoğun bir trafik gözleniyordu. Kent içinde tramvay da vardı. Doğruca turizm bürosuna giderek buradaki şef pozisyonundaki Emel Hamdi Hanımla görüşmüş ve İskenderiye programım hakkında bilgi almıştım. Emel Hanım beni mesai arkadaşları tanıştırırken aralarındaki Fifi Hanım, adından dolayı ilgimi çekmişti. Bürodaki genç ve güzel Menel El Şabravi Hanım bana rehberlik edecekti. Tabii anlaşmamız İngilizce olacaktı… Akşam saatlerine kadar çok hızlı bir İskenderiye gezisi yapmıştım.
Greko Roman Müzesi
İskenderiye’deki önemli müzelerin başında Greko-Roman Müzesi geliyordu… Adı ile özdeşleşen bir müzeydi, burası. Mumyalar… Mezarlar… Antik eşyalar ve zengin bir para koleksiyonu dikkati çekiyordu, bu müzede. Altın ve gümüş para koleksiyonlarını, özel turizm polisleri koruyordu. Bu ve öteki tüm müzelerde polis karakolları kurulmuştu.
Roman Amphitheatre
Antik bir Roma tiyatrosu. Türkiye’de de birçok benzeri bulunan bu tiyatroyu restore ederek, derli toplu bir hale getirmişlerdi.
Kayt Bey Kalesi
Memluk Sultanı Kayt Bey tarafından inşaa edilen bir kale… İnşaatı ile ilgili bilgiler arasında, Memluk sultanının adı şöyle zikrediliyordu: Sultan al-Malek Alaşraf Abu Al nasr Saif Aldin Qaitbay Alzahiry. Kaleyi gezenler için hazırlanan panoda, kalenin 15.Yüzyılda (1477-1479) inşaa edilmiş olduğu belirtiliyordu… Son yıllarda restore edilmiş olduğuna ilişkin bir bilgiyi de kaleyi gezerken öğrenmiştik. Kale sanki yeni inşaa edilmiş gibiydi.
Sahilde ve denize egemen bir kale olan bu yapının içerisinde cami, dergah vb. gibi yapılar da bulunuyordu. İçerisindeki müzede Osmanlı döneminden kalan tabanca, kılıç vb. gibi silahlar da yer alıyordu.
Kraliyet Sarayı
İskenderiye’deki hemen her yer ve her şey, bizi ilgilendiriyordu. Çünki uzun yıllar Mısır’ı Türkler yönetmişlerdi. Mehmet Ali Paşa Türk’tü. Dolayısıyla ondan sonraki krallar da, Türk soyundan gelen insanlardı. Dolayısıyla, artık bir müze olan kraliyet sarayını daha büyük bir ilgiyle gezmiştim. Ahmet Yahya Paşa caddesinin bulunduğu Zizinya’daki saray, prenses Fatma Zehra Hanım tarafından ve tamamen onun nezareti altında 1919 yılında inşaa ettirilmişti. Gerçekten muhteşem bir yapıydı ve her yeri büyük bir zevk ürünüydü. Fatma Zehra Hanımın birinci ve ikinci isimlerinin baş harfleri olan F ve Z harfleri, binanın her yanına işlenmişti. Batı kültürü de edinmiş olan bu asil kadın, sarayın dekorasyonunu batılı anlamda yaptırmıştı. Ancak, buna rağmen doğunun mistik havasını da koklamak mümkündü. Binayı gezerken dikkatimi ve hayretimi çeken bir husus, banyodaki açık-saçık, hatta müstehcen resimlerdi!…
Müzenin girişindi Mehmet Ali Paşa’dan, Kral Faruk’a kadar tüm kralların portreleri yer alıyordu. (Kavalalı) Mehmet Ali Paşa hanedanı uzun süre saltanat sürerlerken, anlaşılan iyi bir yaşam sürdürmüşlerdi.
İskenderiye’deki bu saray, kralın yazlık sarayıydı. Denize nazırdı ama, krallığın ortadan kaldırılmasından sonra önüne başka bir bina inşaa edilerek, deniz görünümü engellenmişti.
Saray mimari bakımdan bir sanat şaheseri olduğu gibi, kralın kaçıramadığı ya da götürmediği çok miktarda altın eşyalar, taçlar, takılar bulunuyordu. Faruk’un bunları nasıl olup da kaçırmadığı veya kaçıramadığını düşünmüştüm. Kimi altın eşyaların üzerinde Türk Bayrağının işlenmiş olduğu da beni gururlandırmıştı. Mehmet Ali Paşa gerçekten Kavalalı mı idi? Bence değildi. Zira o bugünkü bağımsız Makedonya Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Struga kentine bağlı Labunişte köyünde doğmuştu. Nitekim doğduğu bu köyde de onun adını taşıyan bir cami vardı. Struga’da çok sayıda Müslüman Arnavutlar vardı ve Türk’le Arnavut kardeş gibi yaşıyorlardı. Muhtemeldir ki M.Ali Paşa sonraları bugün Yunanistan sınırları içinde olan Kavala kentine yerleşmiş; Osmanlı sarayı tarafından önemli görevlere getirilmiş, paşalığa yükseltilmiş ve Mısır valiliğine atanmıştı. Birçok Osmanlı Paşası gibi, saraya başkaldırmış ve Mısır’ın bağımsızlığını ve krallığını ilan etmişti. Yıllar yılları kovalamış ve bir gün Mısır’da, krallığa son verilerek, krallık hanedanı Mısır’dan çıkarılmıştı. Ben o yılları çok iyi hatırlıyorum. Faruk ve saray erkanı ile birlikte çok sayıda Mısırlı rakkaseler ve sazendeler akın akın Türkiye’ye gelmişlerdi. Bunlardan Kamer Bedir adlı bir rakkaseyi Afyonkarahisarda seyrederken adeta büyülenmiştim!…
Öteki müzeler gibi kraliyet sarayı müzesi de çok sayıda polis tarafından korunuyordu.
Zefiryan Lokantası
İskenderiye sahili, baştan başa doğal plajdı. Bu plajlar Maamoura, Montaza, Mandara, Assafra, Miami, Sidi Bishr, Shatby, San Stefano, Glym, Stanley, Cleopatra, Rushdy, Sidi Gaber, Sporting ve İbrahimeya adlarını taşıyorlardı. Biraz kent dışına çıkıldığında Azami, Hanoville ve Abukir adlı plajlar da görülüyordu. Abukir’deki Zefiryan adlı balık lokantasında Menel El Şabravi Hanımla güzel bir ikindi-akşam yemeği yemiştik. Sahilin manzarası gerçekten şahaneydi. Burada güneşin batışını büyük bir zevkle seyretmiştik. Güneşin batmasından sonra, akşamın alaca karanlığında deniz, ufuk ve yakamozların yarattığı görüntüyü tasvir etmek için edebi yazılar yazılabilirdi… Evet, Akdeniz sahilindeydik. Karşı yakada İskenderiye ve sahil kentlerimiz vardı. O tarihteki İskenderiye, hatta Mısır, her yeri ve her şeyiyle, adeta Türkiye’nin devamı gibiydi…3 milyon nüfuslu İskenderiye biraz İzmir, biraz Antalya’ydı. Uzun bir kordon boyu vardı ve iyi düzenlenmişti. Modern yapıların yanında eski, ama bakımlı yapılar dikkati çekiyordu. Geleneksel Mısır-Arap mimarisinin güzel örneklerinden olan İrili ufaklı camilerde, müminler ibadetlerini yapıyorlardı. Minareler de ruha rahatlık veren görünümdeydiler… Kahire gibi burada da çok sayıda turist görülüyordu.
Menel El Şabravi sempatik, güleryüzlü, şirin bir Hanımefendiydi. Türkiye’den gelmiş olan konuk olarak bana candan bir ilgi göstermişti. Bir diş hekimi ile evliydi ve henüz çocuğu yoktu… Ona teşekkür ve veda ederek İskenderiye’den ayrılıp, üç saatlik yolculuktan sonra Kahire’ye geldiğimizde gece yarısı olmuştu.
KAHİRE
Kahire’ye girişti, şoför Muhammed’in evinin bulunduğu semtteki bir kahvehaneye oturup, birer kahve içmiştik. Ben kahvemi yudumlarken, Muhammed bir de nargile tokurdatmıştı! O arada, orada bulunan bir avukat arkadaşıyla da beni tanıştırmıştı. Bir daha saptamıştım ki; Mısır’daki kahvehaneler, Türkiye’dekiler ile aynıydı. Orada da çay, kahve, nargile ve tavla vardı!…
Muhammed beni otele bırakıp giderken, resepsiyondan elime tutuşturulan mesajdan, benim Aswan seyahatimle ilgili bilgileri almıştım. Ne yazık ki o gün Aswan ve Luxor seyahatine başlayamayacaktım. Çünki Nesrin Hanım, uçak bileti alamamış, durumu da ilgili daireye bildirmemişti…
Mısır televizyonu üç kanaldan yayın yapıyordu. Televizyon programı saat 16.00’da başlıyor, gece yarısına kadar devam ediyordu. Üçüncü kanalı üç yıl önce açmışlardı ve bu kanalda, İngilizce alt yazılı filmler de gösteriliyordu. Mısır’da herkesin ikinci dil olarak yas İngilizce ya da Fransızca bildiğini söylemişlerdi. Tabii bunu sadece yabancılarla işi olan kişiler becerebiliyorlardı. Bunları öğrenince, Osmanlı imparatorluğunun büyük hataları aklıma geliyordu. Sen burada yüzlerce, binlerce egemenlik kur, ama buradaki insanlara ne dilini ne de kültürünü öğret; üstelik dilin Arap dilinden, kültürün Arap kültüründen etkilensin!… Oysa Fransız, İngiliz gelmiş ve kısa sürede dilini de kültürünü de belletmişti!…
O günkü seyahat günlüğüme yazdığım şu düşüncelerimi de buraya almak isterim:
“Salt Kahire’de değil, İskenderiye’de de yabancı ülkelerin kültür merkezleri var. Ama Kahire’de Türk kültür merkezi yok! Trablus’ta ve Bağdat’ta var mı ki?… Ama Ankara’da Libya, Irak, Suudi Arabistan, İran ve batılı gelişmiş ülkelerin kültür merkezleri var…”
Mısır’da Perşembe ve Cuma günleri hafta tatili yapılıyor, cumartesi ve Pazar günleri de, öteki günler gibi normal mesai uygulanıyordu…
Mısır yasaları dört kadınla evlenmeye cevaz veriyordu, fakat bunun için bazı şartların oluşması gerekiyordu… Kadınların, erkeğinin karşısında güçlü olduğu ve ezilmediği söyleniyordu. Kadınlar, özellikle genç kızlar çok rahattı. Nesrin’in akrabası olan Bülent adlı bir genç, otobüste tanıştığı bir kızın kendisine “bana ayıracak zamanınız var mı?” diye sorduğunu söylemişti… Sonra Bülent’le o kız, Nil kıyısındaki bir yere oturup, uzun süre samimi bir sohbette bulunmuşlardı.
Kahire’nin her yerinde cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in büyük portreleri asılıydı. Ancak, Kaddafi ve Saddam Hüseyin gibi, gazete sayfalarında boy boy resimleri çıkmıyordu…
İzlenimler
*Mısır askerinin disiplinsizliği beni şaşırtıyordu. Rütbeli bir subayla erin enseye tokat, g… parmak durumlarını kabul etmek hiçbir ordu için mümkün olmamalıydı. Zira askerliğin bir numaralı kuralı disiplindi… Önemli yerlerde nöbet tutan askerin, tüfeğini sopa gibi tutmasının hiçbir izahı olamazdı… Asker kökenli bir kişi olarak kendi kendime, “bunlar savaşamazlar, savaşsalar da mağlubiyet kaçınılmaz olur!…” demiştim.
*Tahrir (Sadat) meydanında bir kahvehane… Masalarda tavla şakırtıları. Pulları öylesine sert vuruyorlardı ki!… Ve sık sık atılan naralar!… Tavla gürültüsünden televizyonun sesini duymak mümkün değildi…
*Çayı su bardağı ile getiriyorlardı. Kimi süt katarak içiyor, kimi nane ile… Kahve içen de vardı, ama bunların sayıları çok azdı.. Çay ılık ve çok şekerli; kimi zaman çayla şeker birlikte kaynatılıp içiliyordu.
*Mısır para birimi paund. Acaba neden İngilizlerin para biriminin adını almışlardı ?… Kağıt paraların bir yanında cami, öte yanında tarihi bir anıt vardı. Madeni para ise hemen hemen hiç görülmüyordu…
*Televizyonda hava tahmin raporları okunurken, örneğin “Kahire’de hava inşallah 30 derece olacaktır!…” diyorlardı ve her kentin hava durumunu söylerken, mutlaka inşallah sözcüğünü kullanıyorlardı.
*Kahire’ye 1000 minareli şehir deniliyordu.
*Çok sevdiğim Arap müziğini ve raksını, sadece bir gece televizyonda dinleyip seyredebilme olanağı bulmuş ve sevinmiştim.
*TV de Fransızca ve İngilizce sözlü filmler gösteriliyordu. Bu iki ulusun, Mısır’a bizden daha güçlü bir damga vurdukları açık seçik belli oluyordu.
*Karkade: Gül yaprağı gibi bir çiçek yaprağı… çay gibi kaynatılarak şekerlendirilip içilmektedir. Sıcak da soğuk da içiliyor. Tansiyonu düşürüyormuş. Sabah aç karına içildiğinde mide, barsak ve böbreği temizliyormuş…
*Armuda benzeyen bir meyve, ama armut değil; ayvaya da benziyor ama ayva değil; suyunu sıkıp içiyorlar ve kompostosunu da yapıyorlar.
Yazarın Diğer Yazıları
Moldova Cumhuriyeti’nde Kurulan Gagauzya Türk Devleti Ve Büyükelçi Ender Arat
14 Ağustos 2026 01:12Kırk Arabalık Nakliye Kolu Kumandanı Bilecikli Ayşe Çavuş
13 Ağustos 2026 01:08Milli Mücadele Milis Kumandanı İpsiz Recep
12 Ağustos 2026 01:08Azerbaycanlı Şair-Yazar-Akademik Neriman Hasanzade (Ardından)
11 Ağustos 2026 01:06Milli Mücadelede Vanlı Kadın Kahraman GAZİ SÜREYYA SÜLÜN
10 Ağustos 2026 01:04