İrfan Ünver Nasrattınoğlu

MISIR – 1987 -4-

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

GİZA
13 kasım sabahı, güneşli, pırıl pırıl bir Kahire sabahına uyanmıştım. Kahire’de iyi uyuyor ve erken saatlerde zinde bir şekilde kalkıyordum. Oysa geç yatıyordum ve örneğin 6 saatlik bir uyku bana yetiyordu. Odamın balkonundan uzun uzun Nil’i seyretmiş, duygulanmış, iç geçirmiştim. “Ne olurdu bu güzel ülkeyle aynı bayrak altında yaşamaya devam etseydik” diye düşünmüştüm… O sabah havada bulut yoktu; Nil çarşaf gibiydi ve durgun akıyordu…
Günlerden Cuma, yani tatil günüydü. Bu nedenle sokak ve caddelerde insan kalabalıkları yoktu. Keza gelip geçen motorlu araç sayısı da çok azdı. Hatta sahildeki askerlerin jimnastik çalışmaları da görülmüyordu.
Asker demişken… Mısır’daki askerlerin laçkalıklarına şaşırmıştım. Askerin perişan haline, siviller de saygı duymuyorlardı… Polislerin durumları da aynıydı. Simsiyah giysiler içerisinde, darmadağın saç ve sakallarıyla çok antipatik görünüyorlardı!…
Beni çok şaşırtan bir olumsuzluk da, herkesin bahşiş istemesiydi. Neredeyse insanın yakasına yapışarak, bunu yapacaklardı! O kadar ki, otelde çalışan herkese, her gün bahşiş vermeliydiniz!… Resepsiyon görevlisi bile, birkaç paund çarpmaya kalkıyordu.
Sabah sabah bu olumsuzlukları günlüğüme kaydederken, Nesrin Hanım gelmişti ve ünlü piramitlerin bulunduğu Giza’ya gitmiştik. Oraya ayak basar basmaz bir deveciyle iki atlı peşimize düşmüşler; yanlarında da bir rehber belirmişti. Peşimize düşen devecinin Behlül adlı devesine binerek fotoğraf çektirmiş ve tabii deveciye de bahşişini vermiştim. Ne var ki piramitler arasında gezerken bir başka deveci yakama yapışmış ve bir fotoğraf da onun devesiyle çektirerek, bahşişi vererek yakamı kurtarmıştım!… Yardımcı olup da bahşiş almayan Atiya’nın adını da kaydetmek isterim. Bu genç Arap bölgeyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiş ve verdiğim bahşişi kabul etmemişti…
Giza, Kahire’nin büyük semtlerinden biriydi. Bu semtin bittiği yerde kadim Kahire, yani piramitler (ehramlar) vardı. İrili ufaklı, ama hepsi de dev yapılar, yani piramitler ve altlarındaki mezarlar… Eski Mısırlılar, ölüye çok önem veriyorlar ve ölen kişiyi malıyla mülküyle gömüyorlardı.
Dünyadaki anıt kabirlerin en büyükleri olan Mısır piramitleri, firavunun mumyasını ve hazinelerini saklamak amacıyla yapılmıştı. Bunların en görkemlisi ise Keops piramidiydi ki, bu eser dünyanın birinci harikası olma özelliğini taşıyordu. 146 metre 50 santim yüksekliğindeki bu piramidin yapımında kullanılan kayaların ağırlığı 10-15 ton ağırlığındaydı. Verilen bilgiye göre, Keops piramidinin yapımında 100 bin işçi çalışmış ve 20 yılda bitirilmişti. Piramitlerde Keops, Kefren ve Mikerinos adlı firavunlar defnedilmişti. Buradaki Giza sfenksi gerçekten muhteşemdi. Sfenks yüzünü Nil nehrine çevirmiş, piramitleri koruyor gibiydi!…
HAN HALİLİ
Kahire’nin en kalabalık çarşı, Han Halili idi. Burası İstanbul’un Mahmut Paşa pazarı ile Kapalı Çarşısını andırıyordu. 1382 yılında Memluk Sultanı Berkuk tarafından kervansaray olarak inşaa ettirilmiş; Osmanlı döneminde ise alış veriş merkezine dönüşmüştü. Mısır taşı dedikleri taştan yapılan öte beri, bakır, gümüş, altın aksesuarlar ilgi gören şeylerdi. Nargile içilen çayhaneler ve kahvehane geleneğinin de var oluşu dikkati çekiyordu.
EL EZHER
Han Halili’nin yanıbaşındaki El-Ezher Üniversitesi ve etrafındaki camiler bölgenin önemini ve değerini arttırıyordu. Biz orada iken, Cuma namazını kılmak üzere doluşulan cami ise, Hz.Hüseyin Camii idi. Çocuklar ve kadınlar seyrediyor, camide yer bulamayanlar sokakta namaz kılıyorlar, bir ABD televizyonu da çekim yapıyordu. O anda caminin çevresinin polislerle sarılmış olduğunu görmüştüm. Bunların arasında araçlara bindirilmiş, otomatik silahlı olanlar da vardı. Sokaklardan devamlı okunan Kur’an’ı Kerim sesleri geliyordu. Araçların radyolarında, dolmuşların teyplerinde Kur’an okunuyordu…
İzlenimler
Ertesi sabah saat 07.00’de kalkıp, mutad veçhile balkona çıkıp, Nil’i seyrettikten sonra; günlüğüme şunları yazmıştım:
Dün, Giza’nın tozu toprağı… Han Halili’nin keşmekeşi ve uzun uzun yürüyüp ayakta olmak beni bir hayli yormuştu. Gece de biraz yürümüş, sonra otele dönerek duş alıp yatmış ve de yattığım yeri beğenmiştim!… Zaman zaman sanki odamın içindeymiş gibi, rahatsız eden gürültüler olmasa, odamı daha çok sevebilecektim!… Allah’tan tam karşımda duran iç açıcı Nil Nehri vardı. Deniz otobüslerinin gidiş gelişleri, sandallar, kule, Şeraton ve diğer oteller, köprüler… Zamalek Adası…Altın Ada… ve askerlerin sabah sporları…
Dün gece, o caminin yanındaki dev çadırlarda, yanyana üç mevlüd okunuşu… çadır bezlerinin süsü… iskemleler, sehpalar ve halılarla tefrişi… Caminin dışında başlatılan güzel bir gelenek vardı… Peki, o güvenlik çemberi ne idi öyle?… Yoksa mevlüt dinlemeye gelen devlet büyükleri mi vardı, camide?… Aslında Kahire’deki her binanın önünde en az iki polis vardı!… “Acaba Enver Sedat’ın, hem de kendi muhafızlarından birisi tarafından öldürülmesi olayı, böylesi geniş güvenlik önlemlerinin alınmasını mı gerektirdi?” diye düşünmüştüm…
Mısırlı’lar, dine karşı olduğunu sandıkları Atatürk’ü sevmiyorlardı. Öyle ise biz, Atatürk Türkiyesi’nin aydınları, devlet adamları, diplomatları, Atatürk’ü yeterince anlatıp tanıtmaktan aciz mi kalmıştık?…
Bu on günlük seyahatimi, Mısır Dışişleri Bakanlığı sağlamıştı. Kuşkusuz onlara minnettardım. Ancak ne yazık ki belirgin bir program yapmamışlardı ve her şey içinde bulunulan gün kararlaştırılıyordu. Örneğin o sabah şoför Muhammed Hasaneyn’in bana kaçta gelmesi gerektiğini, sonra Nesrin Hanıma gidip, onu da aldıktan sonra basın merkezine gitmemizi ben kararlaştırmıştım. Muhammed de, Nesrin de kararlaştırılan saatten sonra gelmeyi itiyat haline getirmişlerdi. Önceden belirlenen saatte Basın Merkezinde bulunduğumuz halde, görüşme yapacağımız Hanımefendi de henüz görevine başlamamış ve öğleye kadar da gelmemişti!…
O gün Nil Nehrinin üzeri sisliydi. Havanın çok sıcak olacağını söylemişler, öyle de olmuştu.
Basın merkezine girerken sıkı bir kontrolden geçmiştik. İçeride fotoğraf çekmek de yasaktı. Zira TV ve radyo buradan yönetiliyor ve programlar buradan yayınlanıyordu.
Mısırlılar resmi konuklarını devlet otellerinde ağırlıyorlardı. Özel oteller yabancı sermaye ile kurulmuştu. Nitekim benim kaldığım Nil otelinde Sudan, Uganda, Kore gibi ülkelerden gelen konuklar da bulunuyordu. Ama bu devlet otelinin gecelik fiyatı da 40 ABD dolardı.
Taksiler taksimetre açmıyorlar, kısa mesafeler için 10 paund istiyorlardı.
Askerlik süresi 3 yıldı. Üniversite mezunları ise sadece 1 yıl askerlik yapıyorlardı
COPTİK MÜZESİ
Kahire’deki Coptik müzesi bir hayli dikkatimi çekmişti. Doğrusunu söylemem gerekirse, Mısır’da Coptik adlı etnik bir topluluğun yaşamakta olduğunu da bilmiyordum. Müslüman olmayan bu topluğun tam adı ne idi? Bunun da doğrusunu öğrenemediğimi itiraf etmeliyim. Kimi Coptik (koptik), kimi kıpti, kimi kopt biçiminde söylüyordu.
Müze müdürünün söylediğine göre Coptik Müzesi, Mısır Milli Müzesi, Roman Müzesi ve İslam Eserleri Müzesinden sonra, Mısır’daki 4. büyük müzeydi. Bu müzelerle Mısır, tarihini ve kültürünü dünyaya kıvançla sunmaktaydı.
Müze Marius Sımaıka Paşa (1864-1944) tarafından kurulmuştu. Kıpti kültürünün bütünüyle sergilenip tanıtıldığı müze öğrendim ki, sigarayı icat edip ilk içenler Kıptilerdir. Bizde çingenelere de kıpti denilmektedir ama bu iki etnik topluluk arasındaki tek benzerlik, ikisinin de koyu renkli olmalarıydı. Mısır’da kıpti kültürü yoğun bir şekilde araştırılmakta olup, bunun için bir “Kıpti Araştırmaları Merkezi” kurulmuştur.
Müze yapılan binanın ilginç bir mimarisi vardı. Hele ağaç işçiliği görülmeye değerdi. Etnografik zenginliğin yanısıra, Hristiyanlıkla ilgili eserler de ilginçti. Özellikle çok sayıdaki ikonaların arasında, sanatsal değeri olanlar da vardı.
AMR İBN AAS CAMİİ
Kahire’de ziyaret ettiğimiz Amr İbn Aas Camii, şoförümüz Muhammed’in dediğine göre, dünyanın 2. Büyük camii idi. Kâbe’nin benzerdi olan camiin 440 yıllık geçmişi vardı. Geniş bir alana yapılmış olan cami beton ve mermer sütunlar üzerinde duruyordu. Çevresi ise bir kaleyi andırıyordu.
ÖLÜ ŞEHİR
Kahire’de gördüğüm Ölü Şehir, beni şaşkına çevirmişti. Dünyanın hiçbir yerinde görmediğim mezarlık, aslında irili ufaklı evlerden oluşuyordu. Geçmişte ölen kişiler bu evlerin içerisine defnedilmiş, kimilerinin üzerine kubbeler inşaa edilmişti. Kimi mezarların üzerine bir de cami inşaa edilmiş olması şaşkınlığımı daha da arttırmıştı. Günümüzde de kimi kişiler öldüğünde, bir aile mezarı konumundaki bu mezara defnediliyorlardı.
Kimi camilerde de gördüğüm kubbe mimarisinin, orta Asya Türk yurtlarında da var oluşu, bir başka önemli özellikti. Bundan anlaşılıyordu ki, Mısır’da silinmesi mümkün olmayan bir Türk damgası vardı…
SELAHATTİN EYYÛBİ KALESİ
MEHMET ALİ PAŞA CAMİÎ
Tarihin altın sayfalarına adını yazdırmış olan büyük Türk komutan Selahattin Eyyûbi’nin adını taşıyan kale, Kahire’de ihtişamı ile korunmaktadır. Kalenin tam ortasında yer alan Mehmet Ali Paşa Camiî ve kalenin etrafındaki camiler, bizden, Türklerden izler taşımaktadır. Ancak Kahire’deki mevcut camiler arasındaki Mehmet Ali Paşa Camiinin ayrı bir özelliği bulunmaktadır. Zira bu cami Türk-İslâm mimari tarzında inşaa edilmiş olup, ülkemizdeki camilerin bir benzeridir.
Kahire’nin hemen her yerinden görülen caminin inşaatına 1830 yılında Mehmet Ali Paşa’nın emriyle başlanmış; ibadete açılması ise 1848’de Abbas Hilmi Paşa döneminde mümkün olmuştur.
Tüm kaynaklar Mehmet Ali Paşa’nın 1769 yılında Kavala’da doğmuş olduğunu kaydetmekte ve bu nedenle de Kavalalı Mehmet Ali Paşa olarak anılmaktadır. Ancak, bugün bağımsız Makedonya’nın Struga kenti yakınındaki Labunişta köyünde doğmuş olduğu iddiaları da vardır. Yıllar önce bu köye giderek halkla konuştuğumda; bu köyde dünyaya gelen erkek çocuklarına genellikle Mehmet Ali adının verildiğini işitmiş, paşanın adını taşıyan camii de görmüştüm. İslama büyük bir güçle bağlı olan Labunişta halkının iddiasının ciddi bir biçimde araştırılarak, Türk tarihine mal olmuş bir Osmanlı paşasının hayatı ile ilgili gerçekler ortaya çıkarılmalıdır.
Mehmet Ali Paşa Osmanlı ordusundaki başarılarından dolayı 1805’de Mısır valiliğine atandı. Mısır’ın kalkınması için bir dizi ıslahatlar yaptı. Mora isyanındaki kahramanlıklarından dolayı Mora ve Girit valiliklerini de istedi. Suriye valiliği talebi de kabul edilmeyince Filistin’e yürüyüp, Akka kalesini ele geçirdi. Osmanlı Devleti doğal olarak bunu isyan saydı ve Mısır’a bir ordu gönderdi. Osmanlı – Mısır savaşından Mehmet Ali paşa galip çıkınca, ordusu Kütahya’ya kadar geldi. Acz içindeki Osmanlı yabancı ülkelerden yardım istedi ve neticede bir anlaşma yapılarak Mısır, Girit ve Suriye valilikleri Mehmet Ali Paşa’ya; Cidde ve Adana valilikleri de oğlu İbrahim Paşa’ya verildi. Bu anlaşma kısa sürede bozulunca Osmanlı ve Mısır orduları Nizip’te bir kez daha karşı karşıya geldiler. Araya başka devletlerin girmesiyle imzalanan yeni anlaşmaya göre Mehmet Ali ve İbrahim paşalara verilen tüm yurtlar geri alınmakla beraber, Mısır, tamamen Kavalalı soyuna bırakıldı.
Mehmet Ali Paşa 1845’de İstanbul’a giderek, padişaha bağlılığını bildirdi; 1848’de de vefat etti… Paşa’nın Arnavut kökenli olduğu yönünde de iddialar vardır; fakat o Labuniştalı Müslüman bir torbeşti. Makedonyalı torbeşlerin de kökende Türk oldukları bir gerçekti. Dolayısıyla Mehmet Ali Paşa Türk’tü ve Kahire’yi Türkleştirmişti. Nitekim ölümünden önce İstanbul’a gelip padişahtan özür dilemesi de onun Türklüğü için bir kanıt olmalıydı.
Selahattin Eyyûbi kalesini ve Mehmet Ali Paşa camiini gezerken tarifsiz duygular içindeydim. Soydaşı olmakla onur duyduğum kahramanların hayatlarını ve eserlerini görüp düşündükçe, “neden, neden, neden?…” diye kendi kendime sorulan yöneltmekten duygularımı alıkoyamıyordum!…
Kalede, Mehmet Ali Paşa’nın çalışma ofisi vardı ve resmi kabullerini burada yapıyordu. Burada, tarihi bir olayı maketlerle sembolize etmişlerdi. Bu olay, Osmanlı sarayından gönderilen bir elçinin, Mehmet Ali Paşa tarafından boynunun vurdurulması anlatılıyordu. Bunları seyrederken, padişahların ve vezir-i azamlarının, herkesi küçümseyen, adeta kendisini tanrı sayarak, alttakileri de kul olarak görmesinin ne denli yanlış olduğunu düşünmüştüm. Muhtemelen İstanbul’dan gönderilen elçi, M.Ali Paşaya ağır hakaretlerde bulunarak, valilik görevinden azledildiğini bildirmiş, Paşayı kızdırmış ve neticede başından olmuştu!…
Kaledeki müzede Mehmet Ali Paşa’dan Kral Faruk’a kadar, Türk kökenli krallara ait eşyalar ve Türk etnografyası ile ilgili eserler de sergileniyordu…

Yazarın Diğer Yazıları