Çocukluğumda şöylesi sayışmalar yapardık: İsveç, Norveç, Danimarka – Belçika, Felemenk, Hollanda – Türkiye’nin başkenti Ankara…Avrupa’yı fır-dönerken, bu sayışmaya uygun geziler de yapmıştım.
İsveç’in Malmö kentinde bindiğim otobüs, 08 Ekim 1999 tarihinde ve tam tarifede yazıldığı gibi, saat 17.55’de, Norveç otogarına girmişti. İsveç sınırından çıkıp, Norveç sınırından içeriye girdikten 1,5 saat sonra Oslo’ya ulaşmıştık. İsveç’te olduğu gibi, Norveç’e girişte de ne pasaport ve ne de gümrük görevlisi görmemiştim. Otogarda beni genç dostum Tayfun Candoğan’la birlikte arkadaşı Ahmet karşılamışlardı. Ahmet’in BMW’si ile doğru Tayfun’un evine gitmiştik. Tayfun beni evinde konuk edecekti ve iyice rahat edebilmem için, Oslo’da kalacağım süre içinde, kendisi, eşi ve çocuklarıyla birlikte kaynatasında kalacaktı. Nitekim öyle de oldu, dayalı döşeli ve tertemiz ev bütünüyle bana tahsis edilmişti.
Tayfun Candoğan
Tayfun, Türk milliyetçisi, Türk dünyası ile ilgili gelişmeleri ve aktüaliteyi yakından takip eden; kimi araştırmalarını çeşitli yayımorganlarında yayımlayan, aydın ve kültürlü bir insandı. Ama kader, onu da coğrafyanın o bölgesinde yaşamaya mahkûm etmişti!
Benim de Türk Dünyası ile ilgili çalışmalar yaptığımı öğrenen Tayfun’la, mektuplaşarak tanışmış; biribirimize yeni saptamalarımızı duyurmuş; karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmuştuk. Uşak’lıydı. Hemşehrim sayılırdı. Böylelikle aramızda duygu bağı da oluşmuştu. İşte bu nedenlerle, Norveç’e kadar uzanıp, Oslo’yu da görmeyi arzu etmiştim. Çok değerli bir hanımefendi olan eşi Sultan Hanımı ve büyük oğlu Şevket’i de yakından tanımış; evlâdım gibi sevmiştim. Daha sonra Ayşenur adlı bir de kızlarının dünyaya gelmiş olmasına, babaları kadar sevinmiştim…
Başkent Oslo’da Tayfun’la
OSLO
Ertesi sabah fevkalade dinlenmiş bir şekilde kalkmıştım. Balkona çıkıp etrafa bakınırken, karşı tepelerdeki ormanlar dikkatimi çekmişti. Gerek orman içerisinde gerekse, dağın eteklerinde zevkli mimarisi göze çarpan meskenler görülüyordu. Sonradan öğrendiğime göre Norveç’te düz ova üzerine bina yapmak yasaktı! Bizim, Çukurova gibi en verimli tarım arazilerimizi nasıl yok ettiğimizi düşünerek üzülmüştüm! İsveç gibi Norveç de sanayileşmişti ama bu, tarım alanlarına zarar vermeden gerçekleştirilmişti.
Norveç’te yasak olan bir başka şey ise, evlerin orasına burasına uydu antenleri takmaktı. Bu nedenle kablolu TV yayını, yaygınlaştırılmıştı. Böylelikle balkonlarda ve binaların tepelerinde uydu antenleri bulunmuyordu!
O gün hava pırıl pırıldı ama, soğuktu. Ne yazık ki yanıma pardösü falan almamıştım. Kalın fanilalar ve kazakla üşümemeye çalışmıştım.
Oslo yakınında Asker adlı bir kasaba vardı. Yani, yazılışıyla ve okunuşuyla Asker!... Bu sözcüğün anlamı, bizimki gibi miydi? Bunu maalesef öğrenememiştim.
Norveç’te krallık vardı ve halk buna karşı değildi. Zira demokratik bir sistem vardı ve bu sistem, Avrupa’daki benzerlerinden farksızdı. Esasen Norveç’te kral halk gibi yaşıyor; örneğin pizacıya, piza siparişi veriyordu. Keza bir bakan ve hatta başbakan, kimi zaman otobüse binerek, gideceği yere halkla beraber gidiyordu.
Drammen
Norveç’in 5. büyük kenti olan Drammen, gidip görebildiğim kentlerden biriydi. Başkent Oslo’ya 40 Km.uzaklıkta bulunan Drammen, eski bir sanayi merkeziydi. Gemicilikle ilgili tesisler vardı ve tanınmış bir liman kentiydi. Burada 50 bin kişi yaşıyordu ve nüfusun % 10’u Türk’tü. Bunlardan ikisi belediye meclisi üyeliğine seçilmişlerdi. Buradaki Türkler örgütlenmişlerdi. Türkler’in 2, Pakistanlı Müslümanların bir camii vardı. O tarihte, bir cami daha inşa edilmesi düşünülüyordu. Burada Süleymancılar, Alevi-Bektaşiler ve Milliyetçi Ülkücüler de ayrı ayrı örgütlenmişlerdi.
Ülkücülerin başkanı Adem Karaboyun’du. Ama hereketin öncülüğünü, Türk çocuklarına Türkçe dersi veren öğretmen Hayati Biçici yapıyordu. Drammen’deki Türk örgütlerinin tamamı, birlikte hareket etme kararı almışlardı ve bunda Biçici’nin büyük payı vardı. Esasen Türkler aynı mahallede ikamet ediyorlar ve buna özen gösteriyorlardı. Drammen, denizin oluşturduğu bir gölün kenarında bulunan, şirin ve kasabaydı.
Moss
Uğradığımız bir başka kent de Moss idi ve burada da yoğun bir Türk topluluğu vardı. İl Genel Meclisi’nde 1, Belediye Meclisinde 2 Türk görev yapıyordu. Demek ki yerel seçimlerde söz sahibiydiler. İslâm cemaatinin çokluğu nedeniyle Diyanet İşleri Başkanlığımız buraya bir imam tayin etmişti. Bu kentte yaşayanlar Konya ve Uşak’tan gelmişlerdi. Esasen hemşehriler, birbirlerini buraya çekiyorlardı. Kentin futbol takımını Türk’ler oluşturuyordu ve bu takım amatör Ligde mücadele ediyordu. O arada öğrenmiştik ki, Norveç amatör ligi 8 gruba ayrılarak düzenlenmişti. Moss’lu Türkler arasında, çeşitli liglerde top koşturanlar da vardı.
Moss’un nüfusu 25 binden fazlaydı ve kentteki Türkler’in nüfusu 500 civarındaydı. Moss giderek büyüyordu ve hemen yanıbaşındaki Rygge kasabası ile iç içe geçip birleşmişti.
Başkent’teki Türkler
Türkler başkent Oslo’da da etkiliydiler. Millî Görüşçüler, Süleymancılar, Aleviler, Diyanetçiler ve o tarihlerde kurulan Atatürkçü Düşünceciler, ayrı ayrı örgütler kurmuşlardı. Alevilerle ülkücüler, büyük bir dayanışma içerisinde, milliyetçilik yapıyorlardı.
Norveç’in nüfusu 5 milyon dolayında idi ve nüfusun yarım milyona yakını başkent Oslo’da yaşıyordu. Burada 4000 kadar Türk yaşıyordu. Norveç’in her yanındaki Türklerin sayıları ise 10 bin dolayında idi. Bu sayıya, normal yollardan değil de sığınmacı olarak gelenler de dahildi.
Oslo’da görülesi yerler arasında Kordonboyu, sahilde demirlemiş olan Viking Gemileri, yine sahilde bulunan lokantalar, Liman, Marina ve buradaki yatlar, Kale…Eski ve yeni mimari yapılar…Kral sarayından tren istasyonuna uzanan bulvar…sayılabilir. Ama ille de görülesi ve hatta önünde durup, uzun uzun seyredilesi yapılar; Kraliyet Sarayı, Oslo Üniversitesi, Millî Tiyatro ve Opera, Borsa binasıdır. Çok sayıdaki kültür ve sanat yuvaları da, sanatseverler için mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerdir.
Rykkinn
Tayfun beni bir gün de Rykinn adlı bir kente götürmüştü. Burası Baerum Komününe bağlı bir belde idi. Oslo’ya 20 Km. mesafedeki kentin ilginç yanı, özel bir statüye sahip oluşu ve yarı bağımsız bir yönetiminin bulunuşu idi. Yani tüm vergileri kent yönetimi topluyor ve tüm hizmeti de o görüyordu. Kentteki yüzme havuzu dikkatimi çekmişti. Öğrendik ki, bu havuzda, uluslar arası yüzme müsabakaları yapılıyordu.
Norveç’te sporla uğraşmayan insan yok gibiydi. Esasen herkes en az üç konuyla ilgiliydi. Spor, müzik ve lisan…Bunlar olmadan, bir Norveçlinin tahsili tamamlanamıyordu. Yüzmenin yanında kayak sporu da oldukça yaygındı. Yaygın olan bir başka şey ise, sosyal hizmetlerdi ve her Norveçli’nin sosyal güvenliği vardı. Bu nedenledir ki Norveç için, “sosyal devlet” tanımlaması yapılıyordu. Tüm devlet hastaneleri ücretsizdi. Ama özel doktora gidip muayene olanlar, bedelini ödüyorlardı. İlaç bedelinin küçük bir miktarı da hasta tarafından ödeniyordu. Devlet hastanelerinde tedavi olup da taburcu olanların evlerine giden doktorlar, hastasını kontrol ediyorlardı. Doğum yapan kadının tüm giderleri devlet tarafından ödendiği gibi tatminkar bir miktar da para verilmekteydi.
Devlet, dernek gibi sivil toplum örgütlerine parasal destekte bulunuyor; işsizlere iş buluyordu. Şayet iş bulunamaz ise, bir miktar maaş vererek, aç kalmasını önlüyordu. Ancak, devletin bulacağı işte çalışmak istemeyen olursa, elbette ona herhangi bir ödeme da yapılmazdı. Esasen Norveç’te işsiz kalmak mümkün değildi; zira mevcut işçi sayısının yetersizliği nedeniyle başka ülkelerden işçi ithal ediliyordu. Nitekim oradaki soydaşlarımız da bu nedenle oradaydılar.
Rykkinn’de anlatmışlardı: Adamın birisi, geyiklerine dadanan bir kurdu vurup öldürüyor. Bunun üzerine tutuklanan adam, mahkeme kararıyla hapsediliyor!…
İlginç bir kent olan Rykkinn’in ilginç bir yanı da, burada büyük bir NATO üssünün bulunuşu idi.
Norveç halkının olumlu bir yanı, ırkçılık yapmamaları ve başkalarına karşı kıskançlık duymamalarıydı. Bu nedenle yabancılarla çok iyi geçiniyorlar ve hatta onlara çifte vatandaşlık verilmesini de destekliyorlardı. Bunda Norveçli’nin çok çalışıp, çok üretip çok para kazanması başlıca rol oynuyordu. Ülkede petrol de bulunmuştu ve artık Rus-Sovyet tehlikesi de yoktu.
Bilindiği gibi Norveç halkı, Avrupa Birliği‘ne girip girmeme konusundaki halk oylamasında “hayır” demiş ve Norveç, bizim can attığımız Avrupa Birliği’ne girmeyi reddetmişti!...
Türk Federasyonu
10 Ekim Tayfun’un doğum günüydü. O gün otobüsle Oslo’nun merkezine giderek, bir süre çarşı-pazar dolaşmıştık. Sonra merkezdeki parkın içerisindeki çıplak insan heykellerini temaşa eylemiştik. Bilahare Grönland semtindeki Türk Federasyonunu ziyaret ederek bilgi almıştık. Grönland’da, daha çok Türkler yaşıyorlardı. Burada cami, Türk iş yerleri, kahvehane bulunuyordu. Kahvehanede sürekli olarak Türkiye televizyonları seyrediliyordu.
Türk Federasyonu 1991 yılında şu dernekler tarafından kurulmuştu:
Oslo Türk-İslâm Birliği, Moss Türk İşçileri Dayanışma Derneği, Drammen Türk Kültür Ocağı, Baerum Türk Aile Derneği, Oslo Türk İşçileri Derneği Çağrılara rağmen federasyona üye olmayan şu dernekler de Norveç’te faaliyette bulunuyorlardı:
Milli Görüş Derneği, (Oslo ve Drammen’deki) İslâm Kültür Merkezleri, Atatürkçü Düşünce Derneği, Kürt Derneği, Azerbaycanlılar Derneği, Makedonya Türkleri Derneği.
Öte yandan Pakistan, Fas, Saray Bosna, Afrika Ülkeleri gibi yerlerden gelip hayatını burada kazanan Müslümanların da örgütleri vardı ama, henüz bir İslâm federasyonu kurulmamıştı.
Norveç radyosunda 97 FM kanalında haftada 2 saat Türkçe yayın vardı.
O gün kendi kendimize mütevazi bir yemekle Tayfun’un doğum gününü kutlamıştık…
Ertesi sabah Tayfun işine giderken ben de otobüsle Oslo merkezine giderek dolaşmıştım. Dükkanlardaki fiyatlar bizim için el yakıyordu ve çok yüksekti. Ayrıca satılan her şey Türkiye’de de vardı ve bizde daha ucuzdu.
Oslo’da şehircilik hizmetlerinin çok iyi olduğunu o gün daha iyi anlamıştım. Kent temiz ve bakımlıydı.
Öğleden sonra Tayfun ve oğlu Şevket’le tren istasyonunda buluşup, birlikte yürümüştük. O gün sahil çok rüzgarlı ve soğuktu. Bir pizacıya girip karnımızı doyurmuş, çay içmiştik. Eve dönerken bindiğimiz otobüsün şoförü Konyalı bir Türk’tü.
Gece geç saatlere kadar sohbet ettikten sonra, Tayfun, Sultan Hanım ve Şevket, Sultan hanımın babasının evine giderlerken ben de istirahata çekilmiştim.
Ertesi sabah, yine kapalı ve yine soğuk bir havada Tayfun’la kahvaltı ettikten sonra otobüsle Sandvika’ya gelmiştik. Burası Baerum ilçesinin merkeziydi. Güzel, temiz ve bakımlı bir kentti. Buradaki Storsenter adlı büyük iş merkezinde bir hayli dolaşmıştık ve bu çarşıda bir ev için gerekli olan her şeyi bulmak mümkündü. Fiyatlar da, Oslo’daki fiyatlara oranla daha ucuzdu.
Halkın refah seviyesi yüksekti. Tek tük fakir insanlar görülse de bunlar genel görüntüyü bozmuyorlardı. Bir başka şey de, ortalıkta polis görünmemesiydi. Tabii bunda halkın yasalara ve düzene uyarak, kimseye zarar vermemesinin rolü vardı. Örneğin yol yayalarındı ve bir kişi yaya yoluna adım atınca, tüm motorlu vasıtalar duruyorlardı.
Norveçli tıka basa yemek yemiyor; hafif aperatiflerle öğünü geçiştiriyordu. İklim sertti ama, insanlar yumuşak ve birbirlerine saygılıydı. İnsan hakları her şeyden önemliydi. Burada yaşayan bir Pakistanlı kızını, kızın istemediği biriyle evlendirmek isteyince kız polise baş vurup yardım istemiş ve devlet istenmeyen o evliliği engellemişti.
Norveç’te gördüğüm bir olumsuzluk, homoseksüel sayısının çokluğu olmuştu. Öğrenmiştim ki, burada homoseksüellik serbestti ve hatta iki homoseksüel erkek evlenebiliyordu. Keza lezbiyenlik de başını almış gidiyordu!…
Ayrılış
O akşam, Tayfun’un evinde son yemeği yedikten sonra herkesle vedalaşmış ve 22.15’te kalkan Oslo-Kopenhag otobüsüyle yola çıkmıştım. Çok az yolcusu olan otobüsün ilk sırasında oturmuştum. Böylelikle 12 Ekim 1999’da Norveç’ten ayrılmıştım.