Türkçe’de “çeri” asker demektir. “Yeniçeri” de “yeni asker” demek oluyor. Ecdadımız Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş aşamasında ve daha sonraki yıllarda, Yeniçerilerden oluşan Osmanlı Ordusunun çok önemli işlevi olmuştur. Ancak, bu Yeniçeriler, tümüyle Türk kökenli olmadıkları için, giderek bozulmuşlar ve Devleti temelinden sarsacak hale gelmişlerdir. Bu nedenle de, Ordu tamamen bunlardan temizlenmiş ve Yeniçeri ordusu lağvedilmiştir.
Esasen Yeniçeri Ordusu biçiminde bir tanımlama yoktur ve Yeniçerilerden oluşan gücün, başka bir deyişle Birliğin adı “Yeniçeri Ocağı”dır.
Yeniçeri Ocağı, Osmanlı İmparatorluğu'nda padişaha bağlı kapıkulunun en büyük birimiydi. I. Murad döneminde (1362-1389) kurulan bu Birlik, ilk modern ordudur.
Yeniçeri Ocağı başlangıçta Ahilik temeline dayanarak kurulmuş olmasına rağmen daha sonra Bektaşîliğe yöneldi. Hanefiliğe mensup olan Yeniçerilerin taşıdığı İmâm-ı Â'zam bayrağı, ocağın en büyük bayrağıydı.
Ocağa asker alımı pençik adı verilen yöntemle, savaşlarda ele geçirilen bölgelerden her 5 erkek çocuğun birinin devlet himayesine alınıp kısa bir eğitim görmesi ve ardından yeniçeri yapılmasıyla gerçekleşiyordu. Bunun yanında devşirme denen yöntem ile devletin hüküm sürdüğü topraklardaki Hristiyan çocuklar Müslüman yapılarak ocağa alındılar.
Yeniçerilerin evlenmelerine müsaade edilmesiyle birlikte erkek çocuklar da "kuloğlu" adı altında ocağa kaydedilmeye başlandı. Yeniçeri Ocağında "cemâat", "ağa bölükleri", "sekban bölüğü" ve bunlara bağlı toplam 196 adet bölük mevcuttu.
Padişahlar I.Sultan Selim (1512-1520) ile I.Sultan Süleyman (1520-1566) dönemlerinde yaşlı ve hudutlarda görev yapanlarla sınırlı olmak üzere evlenmelerine müsaade edildi. Yeniçeri çocuklarının "kuloğlu" adıyla ocağa kaydedilmelerine müsaade edilmesi ise ocağın sistemini temelden etkiledi. Ayrıca evlenmenin yaygınlaşmasıyla birlikte yeniçeriler kışlalarda değil kendi evlerinde kalmaya başladılar.
III.Sultan Murad'ın saltanatında (1574-1595) ise geleneksel kurallara riayet edilmeden Türkler ve diğer Müslümanlardan da ocağa adam alınmaya başlandı. Zamanla kuralların gevşemesi ve ödeneklerin azalmasıyla birlikte ticaret ve diğer işler yapmaya başladılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru ise devşirme sistemi kademeli olarak uygulamadan kaldırıldı. 1446'daki Buçuktepe İsyanı, ilk yeniçeri isyanıydı. Bu tarihten itibaren yeniçeriler çeşitli sebeplerle isyan ve ayaklanmalara müdahil oldular. Örneğin 18. ve 19. yüzyıllarda padişah ve sadrazamların indirilmesiyle sonuçlanan isyanlara müdahil oldular. Nizâm-ı Cedîd ve Sekbân-ı Cedîd gibi birliklerin kurulması nedeniyle isyan çıkardılar. Yeniçeri Ocağı, işlevini kaybettiği ve eski faydalarının kalmadığı öne sürülerek II. Mahmud tarafından 1826'da lağvedildi.
Yeniçerilerin İstanbul'da "Eski Odalar" ve "Yeni Odalar" adıyla anılan kışlaları vardı. Bu kışlalar yeniçerilerin askerî ve sivil yaşamlarındaki tüm faaliyetlere ev sahipliği yapardı.
Yeniçerilerin yemek pişirdikleri kazanlar kutsal sayılırdı. Bu kazanların savaşta kaybedilmesi durumunda o bölüktekiler görevden alınır ve bir daha o bölüğe kaydedilmezlerdi.
Her bölüğün kendine özel nişanları vardı. Yeniçeriler "börk" adı verilen bir başlık takarlardı. "Çuha" adı verilen kumaştan yapılan mavi veya lacivert renkli cübbeye benzeyen ve "dolama" adıyla bilinen bir elbise giyerlerdi.
Kılıç, kalkan, yatağan ve balta, yeniçerilerin başlıca kullandıkları silahlardandı. 16. yüzyıldan itibaren orduda Tüfek de kullanılmaya başlanmıştı.
Yeniçeriler her üç ayda bir "ulufe" adıyla bilinen bir maaş alırlardı. Bunun yanında zaman zaman bahşiş de alırlardı. Yeniçeri Ocağının asker sayısı, sınırların genişlemesine ve ihtiyaca göre değişiklik gösterirdi.
Yeniçeriler barış dönemlerinde başta Dîvân-ı Hümâyun muhafızlığı olmak üzere çeşitli hizmetlerde kullanılırlardı. Yeniçeri ağası ocaktaki en yetkili zabitti. Onun ardından ise sekbanbaşı ve kul kethüdası gelirdi. Her odanın çorbacı, odabaşı ve vekilharç denen görevli zabitleri vardı.
Yaya ve müsellem adlı birliklerin kurulmasına da katkıda bulunan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa acemi ve yeniçeri ocaklarının kuruluşunda da etkili olmuştu.
17. yüzyılın ortalarına doğru Anadolu'dan özellikle Müslüman ve Türklerden ocağa adam alınmasıyla birlikte devşirme sistemi kademeli olarak uygulamadan çıkmaya başladı. Araştırmalara göre en geç 1380'lerde başlayan devşirme sistemi 1640'lardan önce önemli oranda terkedildi.
Yeniçerilerin mal ve mülk sahibi olduklarıyla ilgili en erken kayıtlar 1490'a kadar uzanır. Ancak bu tür faaliyetlerin geçinmek amacıyla yapılması 18. yüzyılın sonlarına doğrudur. Özellikle 1768-1792 tarihleri arasında Rusya ile yapılan savaşlar devlet hazinesini tüketirken, yeniçeriler kendilerini ve ailelerini geçindirmek için ek iş yapmak zorunda kaldılar. Bu dönemde bazen yeniçerilerin üç ayda bir aldıkları ulufeler de ödenemedi. Örneğin 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında yeniçerilere üç ay maaş ödenememişti. Bu durum yeniçerilerin askerlikten soğumalarına yol açmıştı.
17. yüzyıl boyunca ocağın mevcudunun kontrol altında tutulması, ulufelerin ve cülûs bahşişinin ödenmesi gibi konular mali yönden zayıflayan hazine için çözülmesi gereken sorunlardandı. Bu tarihlerde ödeme yapabilmek için zaman zaman sarayın gümüşlerinin eritilerek paraya dönüştürülmesine de rastlanılırdı. Bazı sadrazamlar ocağa ismen kayıtlı olmalarına rağmen mevcut olmayan askerlerin yerine maaş alanlara engel olmaya çalışarak, 1688'de 20.000; 1771'de ise 30.000 yeniçeriyi defterlerden silmişlerdi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren İstanbul'da yaşayan şehir halkı ocağın sağladığı imkanlardan faydalanmak için yeniçeri olmaya çalıştılar. Akraba ve hemşerileri vasıtasıyla Anadolu ve Balkanlar'dan da İstanbul'a yeniçeri olmak üzere gelenler sayesinde zincirleme göç dalgası oluşmuştu. 18. yüzyıl sonlarında Rumeli ve Anadolu'dan göç alan İstanbul, 1790'lara ait bir esnaf kefalet defterine göre yarısına yakın kısmı askerî birliklerle bağlantılı görülmektedir. I. Sultan Mahmud ile başlayan yeniçerileri itibarsızlaşma politikası daha sonra gelen padişahlar tarafından da uygulanırken, topçu ve humbaracı gibi ocaklar ıslah edilirken Yeniçeri Ocağı tamamen kendi haline terk edildi.
15. yüzyılın ortalarından itibaren Yeniçeri isyanları ve itaatsiz hareketleri görüldü. II. Murad'ın oğlu II. Mehmed'e tahtı bırakması nedeniyle 1446'da başlayan Buçuktepe İsyanı ilk yeniçeri ayaklanmasıdır.
1589 yılındaki Beylerbeyi Vakası ile birlikte saray çevresindeki hiziplerin iktidar ve çıkar kavgaları daha belirleyici rol oynamaya başladı.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde Nizâm-ı Cedîd ile başlayan ve Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırılmasıyla son bulan dönemde ise yabancı ülkelerin ve uluslararası güçlerin etkinliği ağırlık kazandı.
Yeniçeriler, devletin muhafazası için tahtta çocuk yaştaki II. Mehmed'i uygun bulmayıp II. Murad'ın tekrar padişah olması için Buçuktepe İsyanı'nı çıkardılar. Ayrıca taht mücadelesi veren ve kendilerine sığınan Şehzade Korkut'u ise I. Selim'den daha iyi bir yönetici olarak düşünmedikleri için I. Selim'in yanında saf tuttular. Buna benzer siyasî olaylarda yeniçerilerin bu tutumu padişahla baba-oğul ilişkisi münasebetine uygun eylemler olarak değerlendirilir.
II. Mahmud, eğitim ve yargıyı elinde bulunduran ve ilk zamanlardan beri yeniçeriler ile dayanışma içinde hareket eden ulemayı da kontrolü altına alarak yürüttüğü operasyonda onların desteğini elde etmeyi amaçlıyordu. Padişah bir yandan Yeniçeri Ocağında gizli kadrolaşma ve tasfiye çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda kendine bağlı diğer birliklerdeki asker sayısını artırdı. Ocağın en büyük destekçisi olan ulema ve halk üzerinde yeniçeriler aleyhine propagandalar yaptırarak bu kesimler ile ocağın bağını kesmeyi planlıyordu.
Mora'da devam eden Yunan İsyanı'nın şiddetlendiği bir zamanda II. Mahmud tarafından görevlendirilen Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanı kontrol altına aldı. O arada "Eşkinci Ocağı" adı altında yeni bir askerî birlik kurulmasına karar verildi. Bu birliğe İstanbul'daki 51 yeniçeri ortasının her birinden 150'şer asker alınması planlandı. Bu sayı daha sonra İstanbul'daki yeniçeri sayısını kapsayacak şekilde artırıldı. Yeniçerilerin tepki göstereceğini bilerek başlatılan girişimde, yeniçerileri daha da tahrik etmek amacıyla bu yeni teşkilattaki askerlerin Avrupa tarzında üniformalarla talim yapacakları duyuruldu.
1826 yılının 14 Haziran gecesi, İstanbul'da Et Meydanı'nda toplanan 200 ila 300 yeniçeri isyan ettiler. İsyan haberinin II. Mahmud'a ulaşmasıyla birlikte, Sancak-ı Şerif Sultanahmet Camii'ne çıkartıldı; ulema ve halk sancağın altına davet edildi. Bir süre sonra her kesimden insan geldi. Yeniçerilerin bu isyanda Kur'an nüshaları ile ayet-i kerime ve hadis-i şerif bulunan levhaları çiğnedikleri söylentisi yayıldı. Tophane'den getirilen toplarla yeniçeri kışlasının kapıları top atışlarıyla yıkıldı ve birçok yeniçeri öldü. Şehirde yeniçeri avı başlatıldı ve yakalanan yeniçeriler alelade bir şekilde sorgulanarak hemen idam edildiler.
Yeniçeri Ocağı 17 Haziran 1826 tarihinde Sultan Ahmed Camii'nde kılınan öğle namazından sonra okunan padişah fermanıyla birlikte resmen lağvedildi ve Yeniçeri Ocağının yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adında yeni bir birlik kuruldu.
Padişah II. Mahmud ocağa ait tüm rütbe, elkab, unvan, nişan ve diğer tabirlerin kaldırılmasını emretti. Yeniçerilere ait bütün kayıt ve defterler toplanarak yakıldı. Yeniçerilerle bağları bulunan Bektaşî tarikatları da kaldırıldı. Tarikat mensupları ise farklı şehirlere sürgün edildiler. Yeniçerilerin destekçileri olan ve çoğunlukla imparatorluğun Türk unsurlarından oluşan "kayıkçılar", "bekçiler" ve "tulumbacılar" da dağıtıldı. Sürgüne gönderilen hamalların yerine Ermeni ve Rum hamallar getirildi. İstanbul'daki işsiz ve boş gezenlerde kendi memleketlerine gönderildi.