İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ÖZBEKİSTAN (1)

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

Kardeş Özbekistan Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçisi Alişir Azamhocayev, Afyonkarahisar’ı ziyaretinde, ilimizi yöneten zevata, ülkesinin en önemli şehri olan Semerkand ile Afyonkarahisar’ın “Kardeş Şehir” statüsüne kavuşturulmalarını istemişti. Özbekistan’ı 2 kez ziyaret ederek, en önemli kentlerini ve buralarda yaşayan insanlarını görmüş ve tanımış bir kişi olarak, doğduğu Afyonkarahisar’ımın, Semerkand’la, kardeşleşmelerinden büyük mutluluk duyacağımı öncelikle, önemle ve özellikle belirtmek isterim.,.
Semerkand-Afyonkarahisar kardeşleşmelerinden sonra, hemşehrilerimin Özbekistan’a daha çok ilgi göstereceklerini tahmin ve temenni ederek, bu kardeş ülkede gördüklerimin özetinin özetinin özetini yayımlamak istiyorum.
SEMERKAND
Özbek Yazarlar Birliği’nin konuğu olarak gittiğim Semerkand hava alanında beni, Vural Berdiev karşılamış, Semerkand Oteli’ne götürüp, yerleştirmişti. Birlikte Semerkand caddelerini dolaşırken, bana şu bilgileri vermişti: 1968 yılında Semerkand’ın kuruluşunun 2500. yıldönümü kutlanmıştı. Çok eski bir yerleşim yeri olan kent, 1925-1931 yılları arasında Özbekistan’ın başkenti olan kentin çevresindeki kasaba ve köylerle birlikte nüfusu 2 milyon civarından idi. Yaz aylarında sıcaklık 45 dereceye kadar yükseliyor; kışın ise eksi 20-25 derece oluyordu. Babür’ün eserinde bahsettiği “Semerkand Pazarı” burada kuruluyor; İpek Yolu buradan geçiyordu. UNESCO burada “Afrasiyab Müzesi” ni kurmuştu; zira burası “Maveraünnehr’in merkeziydi. Bilindiği gibi Maveraünnehr; Amuderya ile Sirderya arasındaki toprak parçasıydı.
Orta Asya’nın tam ortasındaydım; Kişilikleri ve yarattıkları eserlerle kıvanç duyduğumuz pek çok büyük Türk burada yaşamışlardı. Örneğin büyük Türk bilgini, Uluğ Bey burada, 1428 tarihinde, dünyaca ünlü rasathaneyi inşa ettirmişti. Yüksekliği 1 142 40, eni 46 metre olan 3 katlı yapının, kütüphanesi ve kullanılan araç-gereçler, hâlâ buradaydı. Bugün bilginlerin saptamalarına göre Uluğ Bey’in ayı ve yıldızları gözetleyerek yaptığı saptamalarda çok az yanılgı payı vardı. Uluğ Bey, 9 yaşında Semerkand’a egemen olmuş; dinî terbiye almış ve bu terbiyeyi yaşama biçimi hâline getirmişti. Ama yeniliklere de açıktı; ama bu tavrı yüzünden, 40 yıl hüküm sürdüğü Semerkand’da, 27 Ekim 1449’da başı kesilerek öldürülmüştü!.. 1908’de Rus bilgini Viyetkin, Buhara pazarında eski kitaplara bakarken bir vakfiye bulmuş ve bundan edindiği bilgiyle rasathanenin yerini tespit etmişti. 1964’te Uluğ Bey Müzesi açılmıştı. Onun hakkında çok sayıda kitaplar yayımlanmış; Özbekistan’da yaşamını konu alan bir opera ve drama yazılmış; film çevrilmişti.
Şahi Zinde Uluğ Bey döneminde inşa edilen bir mozoleler külliyesinin adıydı. Buraya “Tirik Şah” (Diri Şah) da diyorlardı. Mozolelerde Timur’un kız kardeşleri ve yakın akrabaları medfundu. Kabirler ve binalar, orijinal hâlleriyle muhafaza ediliyorlardı. 500 yıldır binaların sağlam ve çinilerin boyalarının dahi bozulmadan kalmasına hayret etmemek mümkün değildi.
Orta Asya’nın en eski camisinin, Bibi Hanım Camii olduğu söyleniyordu. Timur zamanında, 1399-1404 yılları arasında inşa edilmişti. Bibi Hanım, Timur’un karısı ve en sevdiği hatunu idi. Avluda 10 bin kişi namaz kılabiliyordu. Avlunun ortasındaki büyüt taş rahle dikkati çekiyordu. Rahlenin etrafı, Kur’an ayetleriyle süslenmişti. Vaktiyle bu rahle üzerinde duran Kur’an-ı Kerim, Taşkent müftülüğünde muhafaza ediliyordu. Aslında, avlunun üç yanında ibadete açık olmayan üç cami daha vardı.
Babürname’de kaydedilen Semerkand Pazarı’na, Siyab Kolhoz Pazarı diyorlardı. Bu eski Pazar yeri düzenliydi ve malların cinslerine göre tanzim edilen bölümler vardı.
REGİSTAN
Kadim Semerkand’ın bütün ihtişamını gözler önüne seren en önemli mekân Registan adı verilen medreseler külliyesiydi. Ortada, cephesi meydana bakan “Tilla Kari Medresesi”, onun sağında “Uluğ Bey Medresesi”, onun karşısında ise “Şerdar Medresesi” yer alıyordu. Bu üç muhteşem yapının 4 köşesinde de minareler vardı ve böylelikle aynı yerde 16 minarede birden ezan okunuyordu… Dolayısıyla medreseler, aynı zamanda ibadete açık camilerdi. Registan, “kumluk” demekti. Registan Meydanı’nın anlamı ise “kumluk meydan” demek oluyordu. Bundan da anlaşılıyordu ki mekân vaktiyle çöldü ve gerek Semerkand gerekse sözünü ettiğimiz görkemli yapılar çöl üzerindeydi.
Uluğ Bey Medresesi 15. yüzyılda inşa edilen 500 odalı ve fen derslerinin verildiği bir akademiydi. Burada daha çok astronomi, geometri ve fizik okutuluyordu.
Şerdar Medresesi’nin giriş kapısının üzerinde ejderha motifleri vardı. Bu nedenle “şer”-dar diyorlardı. Esasen her üç medresenin binaları da çok güzel süslenmişti. Şerdar Medresesi, 17. yüzyılda inşa edilmişti. Giriş kapısının yanında bulunan bir plaket üzerinde Hamza Hakimzade Niyazi’nin 1924-1929 yıllarında burada kaldığı yazılıydı. Hamza Özbekler’in ünlü bir şairi ve devrimciydi. O tarihlerde onun hayatını, dolayısıyla Özbekistan’ın yakın tarihindeki Basmacılar hareketini konu alan 17 bölümlük bir televizyon dizisinin çekimi yapılmıştı ve Özbek yapımı olan bu film Moskova televizyonunda Rusça olarak da yayımlanmıştı.
Tilla Kari Medresesi Restorasyonu 5 yıl sürmüş medresenin içi de dışı da altın yaldızlarla süslenmişti.
Registan, sadece Semerkand’ın değil, Özbekistan’ın dünyaya takdim ettiği muhteşem eserler kompleksiydi. Salt burayı görmeye gelen turistler vardı ve sayıları az değildi. Her akşam, Registan meydanında ses ve ışık gösterisi yapılıyordu. Şiirler okunuyor, musiki dinletiliyordu.
Bahşı Heykelleri. Registan’a çok yakın, küçük bir park içerisinde İslâm Şair, Ergeş Cümurbülbüloğlu, Fazıl Yoldaş ve Muhammetkul Şahmuradoğlu Pölken adlı dört ozanın heykelleri vardı. Ancak dört heykelin pozisyonları ilginçti; bir âşıklar meydanı; ortada bir mangal, etrafında ellerindeki sazlarla, âşıklar oturuyorlardı. Bu bahşı heykeli beni çok duygulandırmıştı. Türk milleti şair milletti; halk ozanları, halkın sesi, kulağı, gözü ve duygularının temsilcisiydi. Özbekler, bu insanlar için, böylesine güzel bir eseri, kentin merkezine dikmişlerdi.
Alişir Nevai ve Abdurrahman Cami. Bahşı heykellerinden ayrılıp Semerkand oteline doğru yürürken, 100 metre kadar ileride, bir park içinde, Orta Asya’nın iki dev adamının heykellerini görmüştük. Bunlar âlim-şair-yazar Ali Şir Nevai ile Abdurrahman Cami’nin heykelleriydi. Milletimize büyük hizmetlerde bulunan ve adını dünya çapında duyurmuş olan insanların heykelleriyle ebediyen yaşatılması çok güzeldi. Özbekistan bunu çok başarılı biçimde uyguluyordu. Örneğin; İbni Sina’nın bütün kentlerde heykelleri görülüyordu.
Timur’un mezarı. Dünya tarihinin en büyüklerinden olan Timurlenk’in mezarının bulunduğu görkemli türbeye Gur Emir adı verilmişti. Bu eseri onun torunu Muhammet Sultan yaptırmıştı. Külliyede cami, türbe, imaret vb. vardı. Anıtkabir bölümünde ise Timur’la birlikte onun yakınlarının mezarları bulunuyordu. En önce Timur’un hocası Mirseyid Bereke vardı ve onun kabri daha büyüktü. Arkasında Timur yatıyordu ve kabrin üzerindeki mermer siyahtı. Timur’un ayakucunda oğulları Şahruh ve Miranşah ile torunu Uluğ Bey yatıyorlardı. Ayrıca küçük yaşlarda ölen bazı torunları da dedelerinin ayak ucunda idiler. Anıt mezarın girişinde Timur’un şu sözü yazılıydı: “Dünya beni terk etmeden, ben dünyayı terk ettim!..”
Gur Emir’den çıktıktan sonra bir süre çarşı, pazar dolaştık; mağazalara baktık. “Banya” yazılı hamama girip çıkan kadınları; işten çıkıp, koşar adımlarla evine giden Özbekler’i seyrettik…

Yazarın Diğer Yazıları