İrfan Ünver Nasrattınoğlu

ÖZBEKİSTAN (6)

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

HAREZM
Orta Asya’da görmeyi çok istediğim bir başka yer de Harezm’di. Özellikle de Kadim Urgenç’in yerine kurulan yeni Urgenç ve Hiva’ya gitmek istiyordum. Talebim üzerine, bu da sağlanmıştı ve bir sabah yola çıkmıştık. Nukus’tan ayrıldıktan kısa bir süre sonra “Kızılkum Çölü”ne girmiştik. Amuderya (Ceyhun)’nın sol yanı Kızılkum, Türkmenistan toprakları olan sağ yanı ise “Karakum” çölü idi. Karşımıza çıkan “Karadağ”, bir ova ülkesi olan Karakalpakistan’ın en yüksek yeriydi. 7-8. yüzyıllardan beri bilinen “Toprakkale”, 100 yıldan fazla bir zamandan beri, konik tepenin üzerinden ovayı gözetliyordu. Sağ yanımızdaki Toprakkale’yi bir süre seyretmiştik. Rehberim, “Bu kale, Harezm’in köküdür.” demişti.
O seyahatte bana refakat edenler Jienbay İzbaskanov da; “Toprakkale karşıda / Karadağ’ın başında” dizeleriyle başlayan şiirini okumuştu. Sol yanımızdaki “Berdak” kolhozunu geçerken bir Karakalpak için “Ozan Berdak”ın ne denli önemli olduğunu öğrenmiştim…
“Kıpçak” adlı köyden geçerken de bu köyün Harezm’in en eski köyü olduğu bilgisini almıştım. Çölde tek tük develer; sağa sola atılmış olan motorlu araç lastikleri; kazaya uğramış olan araç iskeletleri ve fışkırıp kumların üzerine çıkmış olan tuzlar görülüyordu. Bu gezide iyice anlamıştım ki, Karakalpakistan, SSCB’nin en geri kalmış ülkesiydi.
Sonra, “Amuderya” karşımıza çıkmış; derme çatma bir köprüden karşıya geçmiştik! Görmüştüm ki Ceyhun bile küskündü, bu ülkeye!.. Nerede o gürül gürül, deli deli akan o görkemli derya?.. Su yoktu Ceyhun’da; olmayınca Aral’a ne verecekti ki?.. Amuderya ya da Ceyhun denilen, Türk milletinin ve tarihinin en önemli nehrine ben bir de Deli Derya adını vermiştim!.. Ceyhun’un susuz kalışı, kırık dökük bazı şileplerin ve motorlu teknelerin karaya oturmalarına yol açmıştı… Yörede “pahtakor” denilen pamuk toplayıcılar görülüyordu; yorgun, bıkkın, yılgın!.. Esasen pamuklar da çok cılızdı ve toplanan pamuğun yarısı yere, yarısı göğe gidiyordu!..
Bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Harezm toprağına girmiştik. Az sonra da Vilayetin merkezi olan Urgenç’teydik. Bu Urgenç, Cengiz Han’ın yerle bir ettiği kadim Urgenç’in yakınında kurulan yeni Urgenç’ti. Burada tanıdığım en önemli kişi, Erkin Muhammedrahimov namı diğer Âşık Erkin idi..
Harezm’in merkezi olan Urgenç nüfusu 120 bin dolayında idi. Çevresiyle birlikte vilayetin nüfusu, 1 milyonu buluyordu. Tarihî Hiva da buraya bağlıydı. Urgenç’ten Taşkent, Buhara, Semerkand ve Moskova’ya direkt uçak seferleri vardı. Hava yolu ile gelenlerin rahat yolculuk yapabilmeleri için Urgenç-Hiva arasında mükemmel bir kara yolu yapılmıştı. Oysa ülkenin öteki yolları berbattı. Yanımıza Âşık Erkin’i de alıp Hiva’ya müteveccihen yola çıkmıştık. Yol üzerinde gördüğüm “Karaman Köyü” beni çok şaşırtmıştı.
HİVA
Nihayet Hiva’ya ulaşıp arabamızı park ettiğimiz sırada sağanak hâlinde yağmur yağıyordu ve hava çok soğuktu. Bir süre arabadan çıkamamıştık. Oysa kadim Türk yurdu olan Hiva’yı gönül rahatlığı ile doya doya gezebilmeyi çok istemiştim. Restoran hâline getirilen eski bir medresenin özel bir odasında yemek yedikten sonra gezmeye başlamıştık. Hiva, İpek Yolu üzerindeydi ve 11-13. yüzyıllarda Harezm Devleti’nin başkentiydi. “hi” su, “vah” ise oh, çok şükür anlamını içeriyordu. “Hi-vah”, zaman içerisinde “Hi-va”ya dönüşmüştü ve “su var” demekti. Benim ziyaret ettiğim tarihte 2400 yaşında olan kentin, UNESCO tarafından korunan kentler listesine alınması için çalışılıyordu. O tarihte Hiva’da 45 bin kişi yaşıyordu. İç kalenin çevresi 6500 metreydi ve 26 hektarlık bir alana yayılıyordu. İç kalenin “Halvan”, “Taş”, “Bahçe” ve “Ata” adlı 4 kapısı vardı. İç Kaleyi de içine alan kent alanı ise 54 hektardı ve tam 10 kapısı bulunuyordu.
Hiva, artık bir müze kent olmuştu. Bize kenti, Müze Müdürü Kurbanbay Babacanov gezdirmiş ve çok yararlı bilgiler vermişti. Ama hemen belirtmeliyim ki, burayı layıkı ile gezebilmek için orada birkaç gün kalmak gerekirdi. Hiva, açık bir müzeydi. Öylece korunuyor ve bir yandan da restore çalışmaları yapılıyordu.
Kentte 56 tane tarihî yapı vardı. Bunların çoğu medrese idi. Görülen o idi ki Hiva, tarih içerisinde, Türklerin ilim, irfan yuvasıydı. Adım başında bir medrese, mescitler, minareler… Orta Asya Türk mimarisinin en güzel örnekleri ile Türk sanatı gözler önüne seriliyordu. Seyrine doyum olmayan mimarinin yanı sıra, çini ve ağaç oymacılığı sanatlarımız sergileniyordu. Geziye turistik otel olarak kullanılan Muhammed Emirhan Medresesi’nden başlamıştık. Oradan, Özbek Türklerinin ikinci klasiği olan Agâhi’nin medresesine gidip görmüştük. 18-19. yüzyıllarda Hiva Hanı’na karşı çıkanların kapatılıp işkence gördükleri “zindan” sıradaki ziyaretgâhımızdı. II. Muhammed Rahimhan Medresesi’ni gezerken, 1871 yılında medreseyi kuran Rahamhan hakkında bilgiler almıştık. Bu zat han olduğu gibi, şair, âlim, fazıl bir kişi ve bestekârdı. Ülkenin bütün âlimlerini etrafına toplamış ve onları korumuştu. “Erk” adı verilen bir “Hanlar sarayı” vardı. 6-7. yüzyıllarda inşaa edilen bu saray içinde, cami, yazlık-kışlık bölümler, darphane, yıkılmış iki saray, kuyu, avlu, harem bölümü, kabul salonları vb. vardı. Burada mermer, ağaç ve çini sanatının şaheser örnekleri vardı. 1905 yılında inşaa edilen Kadı Kalan (Selim Ahund) ya da Büyük Kadı Medresesi de görülesi gereken yerlerdendi. 1842’de kurulan Allakulihan Medresesi, 1 ay içinde inşaa edilip hizmete açılmıştı. 1873’de kurulan Yakupbay Hoca Medresesi, irfan yuvalarından biriydi. 1825-1899 yılları arasında yaşamış olan Kâmil Harezmi Ev Müzesi, ilk Özbek bestekârının ebediyen yaşatılmasını sağlıyordu. Bu zat, Özbek musikisini ilk notaya alan kişiydi. Ünlü Türkmen ozanı Mahdumkulu Feraği’nin 1750-1755 yılları arasında tahsil yaptığı Şir Gazi Medresesi, 1712’de kurulmuştu. Kadim bir bina içerisinde bu medrese adıyla yaşatılıyordu. 166 İçeri Kale’de bir de Tıp Tarihi Müzesi oluşturulmuştu.
Müze girişinde 10-19. yüzyıllarda Harezm’den yetişen âlimlerin portreleri bulunuyordu. Biruni, İbni Sina, Kamariy, Yusuf Harezmi, İbn Irak, İbn Hammar, Mesihî, Çağminin, İlâki, Me’mun, Ebul Gazi Bahadır Han, Musa Harezmi, Hazarankiy vb. gibi âlimlerinin portresi sergilenirken; müzenin bir odası da Biruni Salonu olarak düzenlenmişti. Biruni 973-1048 yılları arasında yaşamış bir bilgindi. Müzede bitkilerden ilaç yapımı ile ilgili yayınlar da sergileniyordu.
***
Sonuç: Afyonkarahisar-Semerkand kardeşliği gerçekleştikten sonra, Özbekistan’a yapılacak gezilerde, mutlaka görülmesi gereken kentlerden ve mekânlardan söz ettim. Örneğin, Semerkand’a gidecek hemşehrilerimin, Taşkent, Buhara, Şehri Sebz gibi kentleri ziyaret edecekleri gibi, vaktiyle bağımsız bir cumhuriyet olarak ilan edilen Harezm’e de gitmelidirler.
Özellikle tarihi Hiva kentinde görecekleri mekânlar, yıllar yılı hafızalarından silinmeyecektir…Kuşkusuz, Özbekistan cumhuriyeti bünyesinde yer alan Karakalpakistan Cumhuriyeti de mutlaka görülmelidir.

Yazarın Diğer Yazıları